Mustafa Karadağlı

SİVEREK VE MISIR


Mustafa Karadağlı
2 Şubat 2011 Çarşamba 00:00

 

Şu sıralar, hiçte mübarek olmayan Hüsnü’nün memleketi isyanlarla çalkalanıyor.
80 milyonluk aç nüfusuyla ender bir ülke Mısır.  Dünyanın koruması altında olan bir turizm potansiyeli, 20 milyona yakın istihbarat elemanı ve vergilerin çoğunun bu kısma ayrıldığı bir dikta rejimi. Ne hikmetse yinede aç halk, korkusunu yenerek artık susturulamayacağını sokakların özgür kulaklarına haykırarak söylemeyi başardı.

 

Kanımca bu bir model. Son zamanlarda dünyaya esen Tayip Rüzgârının esintileri. İhvan’nın  da yıllardır süren kardelen çalışmaları filizlenmeye başlayan çalışmalarını inkar etmemek lazım.

 

Dünya artık birbirinden domino etkisiyle etkileniyor. Halk, artık gürleyen, elini masaya vuran bir lider istiyor. Bir arkadaşım Başbakanın: “ ananıda al git, ıksırıncaya kadar, tıksırıncaya kadar içiyorlar, ucube bir heykel” sözlerini ayıp bulduğunu ve kendisine oy kaybettireceğini söylemişti. Ben ise aksini savunmuştum. Demiştim ki: “ Bu halk yeri geldiğinde tıpkı kendisi gibi küfreden doğal bir lider istiyor. Yapmacık hareketlere artık kimse puan vermiyor”. Ortadoğu’da böyle bir karaktere sahip işte.

 

Ortadoğu ve civar ülke liderlerinin tahtını, Tayip ERDOĞAN Davos’ta salladı. Özellikle Ortadoğu Halkı için İsrail’e karşı çıkacak bir lider bu halklarında lideri olacaktı. Batının bazen aşağılayıcı, bazen hilekâr tavırları bu halkları artık tecrübe sahibi yapmıştı zaten.

 

Ülkemiz içinde bu durum geçerli, siyaset rahmetlisi Süleyman DEMİREL, yıllarca bu halka liderlik yaptı. Halk her seferinde bunun vaatlerine binbir umutla bağlandı, demokrasi gelecek diye dört elle cumhuriyetine sarıldı. Neticede ise perişan bir halk. Yolsuz, susuz, tuvaletsiz, çatısız, eğitimsiz ve acınacak bir öfke dolu bir kitle.

 

Zavallı, uyanık beşerin planları olur da Hakkın planları olmaz mı? Elbette vardır. DEMİREL sayesinde bu halk şunu da öğrendi: “Siyasiler yalan söylüyor, deneme yanılmayla artık kandırılamayacağız, dünyayı izleyip öyle karar vereceğiz. Evet, muhafazakâr bir kimliğimiz var ama bu hiç de öyle olmayan siyasilerce sömürülemez” dediler.  Ve dindarlıkla insani evrensel değerleri birleştirebilin bir siyasi görüşü benimsediler sonunda. Sanırım bu da bir önceki siyasilerin farkında olmadan öğrettikleri- kazandırdıkları bir kazanımları oldu.
 Sokakların Değerli Halkı, dünyayı wikileaks’dan El Cezire’den takip ediyor, model seçiyor, beğendiğini ülkesinde şehrinde, köyünde mahallesinde istiyor. Yani olması gerekeni… Neticede su yatağını buluyor.

Mısır’da küçük bir İslam devleti bile İsrail’in uykularını kaçırır. Çünkü yıllardır güvendiği Lamübarek Firavun Hüsnü, sokakların değerli halkını artık uyutamıyor. Biraz zor olacak bir devrim gibi. Çünkü; Mısır kadim bir devlet ve halk! Ama şu da bir gerçek ki; her saltanat bir gün yıkılır. Tarihin fosilleştirdiği kültürler, devletler, başkanlar, deccallar ve zalimler ancak seyirlik viranelerde kaldı.
Batının sömürdüğü halklara öğretmeye çalıştığı bir kavram vardır; Cumhuriyet. Bu kavramı en çok kullananların kendi ülkelerinde krallıkları devam ederken fakir köle devletlere Cumhuriyet kavramını öğrettiler; ama demokrasiyi öğrenmeyi hep engellediler. Çünkü Cumhuriyet ve Demokrasi birlikte olursa, ekonomide gelişir, özgürlüklerde..

Kendi Cunta Rejimlerini mason teşkilatlarıyla destekleyip, yıllarca halkların kanlarını emdiler; düşünece felçli bireyler yetiştirdiler. İnsanlar, sesli ve sessiz düşünmeyi unuttular. Yani Işığı bilemediler.
Platon’un çok güzel bir mağara temsili vardır:

Tek kapılı bir mağarada sırtları ışığa dönük insanlar sadece önlerindeki duvara bakarlar. Bu insanların boyunları, elleri ve ayakları zincirlerle bağlı ve ışığın geldiği yeri göremiyorlar. Birbirlerini de net bir biçimde göremiyorlar. Bütün görebildikleri, duvardaki gölgelerdir yani. Bu gölgeleri yorumlayarak, konumlarını, diğer insanların hallerini, mağaranın dışını, eşyanın tabiatını anlamaya çalışırlar temsilde.

İşte insanlar, o “ışık” denilen şeyden bihaber, sadece gölgeler üzerinden düşünürlerken, filozof denilen hikmet sahibi fertler, zincirlerden
kurtulup mağaranın dışına çıkabilen, ardından gelip mağaradaki insanlara ışığı (hikmeti) ve dışarıdaki dünyayı anlatabilen insandır.  
 Fakat Eflatun, akıllı bir adamdır ve şunu da demiştir: “Mağaranın dışını görebilen insan, bunu mağaradakilere anlattığında, ‘anlaşılmamak’ ile imtihan olacaktır.” Bu öyle bir imtihandır ki, filozof veya aydın bu vazifeden vazgeçebilir.

Sevdiğim ve değer verdiğim öğretmen ve yazar bir arkadaşımla da hep bu konuyu tartışıyoruz. Siverek için de bir ışık. Bu halkın mevcut durumu, ve bilmedikleri ışık hangi şekilde beyinlere aktarılabilir. Hangi stratejiyle? Beynimi kemiren sorular harmanı. İbrahim Hakkı gibi “pencerelerden seyret içlerine karışma mı diyelim? Ya da ışığın voltajını mı arttıralım?

Şurası muhakkak ki önce anlaşılmayacağız.  Işığı anlatmak, bütün dünyası gölgeler olan birine, ışıktan ve nesnelerin gerçek hallerinden bahsetmenin sancısına işaret eder. Bize düşen ışığı haykırmaya devam en hayırlısı olacaktır.
Allahın, dünya ile ilişkisinin en güzel Nur Süresinde anlatılması, Bediüzzaman’ın eserlerinin adlarının Lem’alar, Şualar… olması, Oğuz Atay’ın

Tutunamayanları’nın karakterinin isminin Selim ışık olması, İncil’de “müsaade edin ışık görünsün denmesi. Tasavvuf’un aynalarla ilgilenmesi, Rönesans Ressamlarının ışık takıntılı tablolar sergilemeleri boşuna değildir.

İnsanoğlunun her zaman bir Işığa ihtiyacı vardır. Ve insan, yaşamaya devam ettikçe yeni ışıklar aramaya devam eder.  Bu arama neticesinde ise;  ancak halkın baskı altında kalmayıp yönetime katıldığı devletler,  makamlar, mevkiler doğru ilerledikçe ve yenilendikçe ayakta kalır. Çünkü; yenilenmeyenler yenilirler.

Selam ve Muhabbetle…


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık