Mustafa Karadağlı

ALTAN TAN'DAN BİR ÇARK HİKAYESİ


Mustafa Karadağlı
6 Temmuz 2011 Çarşamba 00:00

     Eskiden kalemine ve kelamına hayran olduğum şark aydınlarından Altan TAN'ın ilginç bir çıkışı oldu 2011 yılında. Uzun süre sarf ettiği kategoridan farklı bir kategoriye atlayarak adeta zihinsel bir dönüşüm sergiledi Sayın TAN.  Kişilerin kişisel sorunlarını sorgulama haddimiz değil ama yıllardır kendisine gönül veren birileri olarak şaşırdık doğrusu. Ve bu şaşkınlığımızı dile getirmeyi bir vicdani borç bildik.Uzun süredir ne kadar kaleme almak istedim ise bir türlü elim klavyeye varmıyor yazmak istemiyordum. Gel zaman git zaman tamam orda kal zaman dedim ve gönüllerin mahzun olduğu bir demde Altan TAN'ın sarf ettiği bir kelam ile ilk kelamı karaladım...Sayın TAN,  bilindiği üzre bir davaya inanmak ve inanılan davayı en yüce değer olarak görüp onun uğrunda çalışmak insana kişilik kazandırdığı gibi aynı zamanda toplumun gözünde  de saygıdeğer kılar ve yüceltir. Oysa ikilem içinde bulunmak ve tutarsızlık, ise insanı kişiliksizleştirdiği gibi aynı zamanda onu toplum nazarında küçük düşürür ve acınacak bir hale sokar. İkilem içinde bulunan insanların hem dünya hayatında hem de ahrette rezil olacaklarını ve bunlar için acı bir azabın olacağını ve ilahi esaslar doğrultusunda hayatını tanzim edenin ise  , en üstün kimseler olduklarını ve bunlar için kesintisiz bir mükafatın olduğnu müjdeler kelam-ı kadim.  Şayet unutmadıysan tabiki...   “Onlar şerrinden emin oldukları dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Dostluklarından emin oldukları için… Düşmanlarını kazanmak için kendilerine yakın tuttular. Yakın tuttukları düşmanları dost olmadı; ancak uzak tuttukları dostları düşman oldu. Herkes düşman safında toplanınca yıkılmaları mukadder oldu.
Evet, Endülüs Emevi Devleti yıkılırken, Ebu Müslim-i Horasani yukarıdaki şaheser kelamını sarf etmişti .”

     
 Kanımca şehirlerde çok sık izlenen bir senaryo oldu bu söz. Her gün bir grupta, bir vakıfta bir dernekte bir siyasi partide, bir sivil toplum örgütünde nakışlarını görmek  mümkün. İlk önce o kadar güzel düşüncelerle yola çıkılıyor ki; fikirler, idealler ard arda  gidiyor. Sonradan yaşananlarla önceki güzellikler gece ile gündüz kadar birbirinden ayrı bir kompozisyon sergiliyor. Önce söylemler sonra daeylemler değişmeye başlıyor. Sonraki değişenlerle önceki yapılanlar arasında da inanılmaz bir uçurum söz konusu oluyor. Sonra bu duruma alışıyorlar. Kendileri için hazırlanmış sahte gülücüklü makamda şımartılıyorlar. Uyarılar ve ikazlar çare bulmuyor. “Yapmayın etmeyin!” nidaları karşılıksız kalıyor. O kadar evrensel ve küresel oluyorlar ki büsbütün yuvarlak cümleler, yapmacık davranışlar, sahte gülücükler, içi dolmamış kavramlarla, faydası olmayan kurallar koyarak devam ediyorlar bu en yeni cicili bicili davranışlarına. Sonra ama birden etraflarında daha ve önce olamayanları görmeye başlıyorlar. Ne kadar doğru yaptıklarını inandırıyorlar kendilerine. “Ya o eski halleriyle kalsalardı ne kötü olurdu değil mi?” demeye başlıyorlar. “Ya o birlikte yola çıktıkları aman aman şeytan görsün yüzlerini.” Bu hayata alışıyorlar sonra. Yüksek kaliteli hokkabazlara karışıyorlar. Makamların, mevkilerin ve VİP salonlarının vahşi cazibesine kapılıyorlar. Ben ve benlik duyguları o kadar zirve yapıyor ki; egolarını zapt edebilmek pek mümkün olmuyor. Ben varsam herkes var; ben yoksam gerisi Nuh Tufanı demeye başlıyorlar. Her şeyin merkezine kendilerini oturtturuyorlar. Yaptıklarına ve söylediklerine tapıyorlar adeta. Hele etrafındaki şakşakçılarla şımartılmışlarsa… Tarih yine tekerür mü ediyor ne? Firavun’u şımartan Haman değil miydi?

     
Dün düşman dedikleriyle enaniyet küpünü doldurmak adına utanmadan sıkılmadan bir araya gelip gelecek için daha yüksek makamlara kendilerini ısmarlıyorlar.

Oysaki arkalarındaki ve altlarındaki zeminin yavaş yavaş kaydığını görmüyorlar, hissedemiyorlar. Ya da görmek istemiyorlar. Zemin eski dostlardan oluşuyor. Eski ama samimi, eski ama candan… Belkide üzülüyorlar bu duruma; ama çırpınışlarının fayda sağlamadığını görerek ve ikazlarının dinlenmediğini hissederek çekiliyorlar arkalarından. Zaten bin bir zahmetle tuttukları aralarındaki bağı koparıyorlar. Yıkılmaya başlıyor gücü elinde tutanlar. Titanic batıyor ama onlar hala zafer marşlarını dinlemeye ve çalmaya devam ediyorlar sahte gülücüklerle. Sonra birden beklenen tehlike geliyor. Uzun olmayan bir zamanda. Sirenler çalmaya ikaz ışıkları yanıp sönmeye başlıyor, başlayacak…
        
Birden akıllarına o eski kadim dostları geliyor. Hani o dostluklarından emin olup siz bizdensiniz dedikleri ama yeni dostcuklarıyla kol kola girerek unuttukları dostlar. Aralarında oluşturdukları derin vadilerden karşıya geçemiyorlar sonra.

Derin bir uçurum oluşuyor aralarında. “Yalvarmak yakarmak nafile bugün, gözünün yaşına bakmadan gider” diyordu,  Cahit Sıtkı ölüm için. “Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” diyordu” Yahya Kemal. Çünkü hiçbirisi gerçek ve samimi değil. Yıkılıyorlar, yıkılacaklar… Hem de şiddetli bir gürültüyle. En çok sevinenlerde az önce birlikte zafer şarkıları terennüm ettikleri zevatlar olacak maalesef. Bin bir pişmanlık içinde dönecekler evlerine. Yıkıntıların arasından geçerken, o yükselirken sırtına bastıkları insanları görecekler. Başlarını önüne eğerek uzaklaşacaklar ortadan. Döne döne, keşke olmasaydılar la birlikte…
     
Bu tür şımarık nefisliler, yeni yeni  atmosferler oldukça hayat bulup neşu nema bulacaklar. Çünkü bu zihniyetlerinin bir sorunu. Bugün kendini büyük ve güçlü olarak gören anlayışların hemen hemen hepsinde aynı sıkıntı yaşanıyor, yaşanmalı. Olan değil oluşturulandostçuklarla iş yapıyorlar. Samimi insanları iteliyor ve dışlıyorlar. Yok sayıyorlar. Dün parmağındaki yüzüğünü, kolundaki bileziğini her namazdan sonra gözyaşlarıyla ıslattıkları kimliklerinden de utanmış olmalılar ki enaniyet küpünü doldurma uğruna her şeye perde çekiyorlar…

     
Hayat yine aynı aldanmışlıklarla beraber akmaya devam edecek. Etmeli… Etmeli ki cennetin ucuz,  cehennemin lüzumsuz olmadığı tekerrürle zuhur etsin... Aynı delikten defalarca ısırılmaya şahitlik etsin vefalı zaman. Evet, dün Emevi Devleti yıkıldığı zaman onların üzerine söyledi Ebu Müslim-i Horasani yukarıdaki muhteşem sözü. İmdi!!!! Hepimiz aynı rehavetle söyleyebiliriz artık. Aldanmış ve aldatılmışlıkla geçen hayatımızda bunu yapanlara bedel ödettirmeden bunun sonu gelmeyecek ve şeytanlar yürekleri makam, mevki iktidar, şan ve şöhret ateşiyle yananları ve egolarını ve sadece ama sadece kendilerini ilah edinenleri yalnız bırakmayacaktır.
 Altan Bey'e derizki; Eski aleminizi yeniden değerlendiriniz ve hayatınızı onunla yeniden düzenleyiniz! Göreceksiniz ki, şu anda bulunduğunuz durumun sizi yüce Yaratıcının azabına sürüklediği ve içinizdeki enaniyet küpünde bulunanların da bunu daha da hızlandırdığın fehm edeceksiniz. Eski aleminizle yeniden yepyeni parlak bir kimlik kuşanınız ve yüce Allah’ın size bahşedeceği güzelliklerden yararlanınız. Size söylediklerimizden dolayıda bize kırılmayınız. Biliniz ki, bunun karşılığında sizden bir ücret istemediğimiz gibi, tam aksine sizin iyiliğiniz için söylüyoruz. Size acıyor ve sizin için dua ediyoruz. Selam ve Muhabbetle...

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık