Kadir BÜYÜKKAYA

BİR YANIM SÜLEYMANİYE, BİR YANIM HALEPÇE-4


Kadir BÜYÜKKAYA
2 Ekim 2014 Perşembe 22:51

BİR YANIM SÜLEYMANİYE, BİR YANIM HALEPÇE ...

 

4. BÖLÜM

 

Sabah erkenden dinlenmiş olarak uyanıyorum. Dün üzerime sinen yorgunluktan eser kalmamıştı. Yandaki mutfaktan kapkacak sesleri geliyordu. Anlaşılan ev sahiplerimiz bizden önce uyanmış ve kahvaltı hazırlıklariyla uğraşiyorlardı. Newroz’un ilk gününde Süleymaniye’de olmak benim için çok özel bir durumdu. Bu yüzden son derece heyecanlıydım. Aklım yıllar öncesine Siverek’te geçirdiğim bir Newroz sabahına gidiyor. Necmettin Abi’nin ölümünden yıllara sonra ilk kez bir Newroz gününde Siverek’te bulunacaktım. Huzursuz geçirdiğim bir gecenin ardından bir Newroz sabahında güneşin doğuşunu Necmettin Abi’nin mezarı başında karşılamıştım. Necmettin Abi’nin baş ucunda durarak Karacadağ’ın ardından doğacak kızıl güneşi beklemiştim. O gün Karacadağ’ın zirvesinden yükselen güneşin doğuşu beni öylesine etkilemişti ki kalkıp uzunca bir şiir yazmıştım. Aklımda kalan o hüzünlü şiirin iki mısrasını içimden okuyarak o Newroz sabahında hissettiklerimi yeniden yaşıyorum.

 

“Bak kekom

Güneş bir başka doğuyor

Bu Newroz şafağında

Diyarbekir

Diyarbekir diyarından

Bak ve gör

Gör ve duy kekom

Duy ve gör”

diye başlayan ve

“Bir özgürlük türküsüdür

Söylenir Halebçe’de

Bir özgürlük şarkısıdır

Söylenir ta Süleymaniye’de”

 

diye devam eden bu şiirimi Süleymaniye’de bir Newroz sabahında okumak bana tarifi imkansız duygular yaşatıyor.

 

Derken aklıma yeni bir şiirin dizeleri düşüyor....

 

“Elma satışı yasak bugün

Çarşı pazar

Bütün tezgahlarda

Binbir elma çeşidi

Utanır kokusundan

Kavrulur çocuk yürekleri

Bu Newroz sabahında

Annalar kan ağlar

Bu sisli Newroz sabahında

Hawraman Dağları yasta

Sirwan suyu hırçın mı hırçın bugün

Newroz çiçekleri üzgün bugün

Özgürlük yetimi çocuklar

Ölüme yenildi bugün

Elma kokusuna aldanan

Bahar gülüşlü bebeler

Körebe oyunu onar gibi

Ölüme koştu bugün...”

 

Süleymaniye’de Newroz’un ilk gününde yüreğimden kopan keder kokulu kelimeleri yaslı yüreğime döşeyerek yatağımdan kalkıyorum.

 

Eşimle birlikte oturma odasına geçtiğimizde Nebez dostumun bütün aile bireylerini ayaklanmış halde buluyoruz. İçeriye girince herkes bizi olanca içtenlikleriyle karşılıyorlar. Newroz sevincine boğulan ev sakinleri giydikleri en şık giyisileriyle ortamı bayram ve bahar yerine çevirmişlerdi. Böyle olsa da herkesin yüzünde yinede bir parça hüzün rahatlıkla okunabiliyordu. 1988 yılından beri Kürtler her Newroz sabahında sevinç ve hüznü ne yazık ki birarada yaşamak zorunda kalıyorlar. Saddam diktatürlüğünün Kürtlere ve bütün dünyaya armağan ettiği Halabçe katliamı her Kürdün yüreğinde kanayan bir yaraydı ve bu yara her Newroz sabahında yeniden kanıyordu. Newroz’larda gülen bütün yüzlere bir parça hüzün düşmesi bundandı.

 

Oturma odasına geçttiğimizde akşam havaalanı kapısında bizi karşılayanlar arasında bulunan Kak Şıvan’ın yanında tanımadığımız genç bir arkadaş oturuyordu. İçeri girince Kak Şıvan ile birlikte yerinden kalkan bu kibar genç yanımıza kadar gelerek bize “hoş geldiniz ”diyor. Kendisini bizimle tanıştıran bu genç arkadaşın ismi Aso idi ve bizim Kak Nebez’in kayınbiraderiydi.

 

Şıwan ve Aso bizim kak Nebez’n hem yakın akrabaları ve hem de resmi korumalarıydı. Federal hükümet toplum içinde ağırlığı olan eski peşmerge komutanlarının güvenliğini sağlamak için onların hizmetine korumalar vermişti. Memur statüsüne alınan ve maaşı devlet tarafından ödenen bu korumalar devletin bütün yasal haklardan fazlasıyla yararlanıyordu. Kak Nebez’ın dört koruma almaya hakkı olduğu halde o dört kişilik korumayı kendisi için fazla bulduğundan iki korumayla yetinmişti. Bunları da kendi akraba çevresinden güvenilir insanlar arasından bizzat kendisi seçmişti.

 

Kak Nebez’e göre geçmişte hizmeti olmuş emekli peşmergelerin güvenliğini sağlamak mevcut hükümetin görevi olsa da en güvenilir güvenlik, insanın kendi insanları tarafından korunup kolanmasıdır. Ona göre geçmişinden duyduğu bir utancı ve bir korkusu yoksa insanların silahlı korumalar tarafından korunmasına hiçte gerek yoktur. Kak Nebez geçmişteki pratiğine o kadar güveniyordu ki emniyetini sağlayan iki korumasının silahlı olarak çevresinde dolanmalarına çoğu zaman müsaade etmiyordu. O kimi zaman tek başına çarşı-pazara gidecek kadar kendinden emin ve rahattı. Ona göre insanın eli temiz, vicdanı rahat oldu mu hiçbir şeyden korkmasına gerek yoktu. Böyle olmadı mı peşinden bir ordu da yürütse yaptıklarının hasabını vermekten kurtulamazdı.

 

Sabah kahvaltısından sonra Kak Nebez o gün uyacağımız programımızı açıklıyor; Kak Nebez’in Süleymaniye’nin batı yakasında şehir dışında hakim bir tepenin üstünde güzel bir bağ evi vardı. Kak Nebez, yakın dostları ve akrabalarıyla Newroz’un bu ilk gününde bu bağ evinde biraraya gelmeyi plânlamıştı. Daha önceden oluşturulan bu programa bizlerde dahil edilmiştik. Aslında Hollanda’dan gelirken kendi kendime oluşturduğum programa göre Newroz’un ilk gününde önce Necmettin Abi adına açılan parkı ziyaret edecek ve ordan da Halepçeye gidecektim. Kak Nebezler’in hazırlığını yaptığı programa müdahale etmemek için gönlümde yatan programımı birgün sonrasına ertelemek zorunda kalıyorum.

 

Kahvaltı için masaya oturuyoruz. Kak Aso’nun az önce fırından getirdiği ince tandır ekmeğinden ortalığa mis gibi kokular yayılıyor. Güzel ekmek kokusu beni çok eskilere, ta çocukluk yıllarıma götürüyor. Çocukluğumuzda sabahın erken saatlerinde köy yerinde annelerimizin saçta pişirdiği saf buğday ekmeği aynen böyle kokardı. Yaşamak zorunda kaldığımız Avrupa ülkelerinde hasret kaldığımız taze ekmek kokusu iştahımı kabartıyor. Masadakiler yemeğe başlamadan ben şeker hastalığıma aldırmadan tüm bir ekmeği önüme çekerek başlıyorum iştahla yemeye.

 

Herkes masadaki yerini alınca evin hizmetçisi Nima Hanım gelip yanıma oturuyor. Oturması için kendisine yer açtığımda Nima Hanım kolumdan tutarak; “Na Baba can zahmet nekéşe” diyor. Nima Hanım’ın kısa bir süre içinde Kürtçe’yi bu kadar düzgün konuşması beni şaşırtıyor. Yanımda oturan Nima Hanım’la sağdan soldan biraz sohbet ediyoruz. Onun bir yıl için de öğrendiği Soranice’yi görünce aklıma Kürt ve Kürtlük konusunda mangalda kül bırakmayan ve halen tek kelime Kürtçe konuşamayan bizim çok bilmiş entelektülerimiz geliyor. Ana diliyle konuşamamyı asimlasiyona bağlayan ün ve şan sahibi akademisiyenlerimiz dünyanın diğer köşesinden Süleymaniy’ye gelen Mina Hanım’ın bir yıl için de öğrendiği Kürtçe’nin mükemelliğini görmüş olsaydılar, inaniyorum ki kendi durumlarını bir kez daha gözden geçirir ve ana dilini öğrenmek için biraz daha gayret sarfederlerdi...

 

Evin hizmetçisi Nima Hanım’ın yemekteki rahatlığı fazlasıyla dikkatimi çekiyor. Öyle ki masada birşeylere ihtiyaç duyulduğunda Nima Hanım’dan önce Kak Nebez’in çocukları yerinden fırlıyordu. Nima, rahat yemek yiyişi ve sohbete iştirak etmesiyle adeta kendi evindeymiş gibi çok rahat hareket ediyorudu. Nima’ya evin hizmetçisidir demek için bir sürü şahide ihtiyaç vardı. Oysa Türkiye ve bölgemizde hizmetçiye böyle mi davranılırdı? Son yıllarda büyük şehirlerde ve özelikle Diyarbakır gibi yerlerde halkın yoksullaşmasıyla yaygınlaşan hizmetçilik sektürü ve uygulamalarını göz önünde bulundurduğumuzda Nima Hanım’ın bizimle masaya oturması, aileden birisiymiş gibi rahat davranması doğrusu bana biraz tuhaf geliyordu. Öyle ya hizmetçi dediğin kendisine ayrılan bir köşede iki böklüm oturmalı ve efendisinden gelen emirlere koşmalıydi! Hizmetçinin ev halkıyla birlikte aynı masada yemeğe oturması ve içinden geldiği gibi sohbet etmesi nerde görülmüştü?

 

Yani en azından Türkiye toplumunda ve onlardan etkilenen bizim varlıklı ailelerimizin hizmetçi anlayışında bu tür yaklaşımlara tanık olmak imkansız birşeydi. Hata yıllardır yaşadığımız Avrupa ülkelerinde bile hizmetçilerin bu kadar rahat hareket etmeleri çok zor görülürdü.

 

Sabah kahvaltısından sonra birkaç araba ile evden topluca çıkıyoruz. Çıktığımız Salım Caddesi Süleymaniye’nin en işlek caddelerinden birisiydi. Doğudan batıya uzanan bu uzun cadde adını Kürt dilinin gelişimine büyük katkıları olmuş ünlü bir dil bilimcisinden alıyordu.1800 yıllarında yaşamış olan Salım, Kürt dilini temeline oturtan üç önemli şahsiyeten birisi olarak kabul görüyordu.

 

Bir-iki ara sokaktan sonra ana ceddeye çıktığımızda gözüme çarpan ilk şey insana ferahlık veren çevre düzeni ve caddenin temizliği oluyor. Çıktığımız Salım Caddesi Avrupa başkentlerindeki anna caddelerin sahip olduğu düzen ve temizliği aratmayacak kadar ileriydi. Hata bana kalırsa onlardanda ileriydi. Yol aldığımız cadde son derece düzenli ve bir o kadar temizdi. Dünden başlanan Newroz kutlamalarından geriye kalan ve dün gece Süleymaniye’ye girdiğimizde gözüme çarpan çöplerden eser kalmamıştı. Gece boyu çalışan temizlikçiler her yeri pırıl pırıl yapmışlardı. Süleymaniye’nin bu kadar temiz olabileceğini aklımın ucundan geçiremezdim. Gözlerimle görmemiş olsaydım ve birisi bana Süleymaniye caddelerinin bu kadar düzenli ve bu kadar temiz olduğundan sözetmiş olsaydı belkide inanmayacaktım. İki milyonluk bir şehrin bu denli temiz tutulması sıradan bir iş değildi. Sağlanan bu düzen ve temizliğin arkasında bu şehirde yaşayan insanların sahip oldukları kültürel düzeyin rol oynayabileceğini düşünüyorum.

 

Bu sosyal ve kültürel avantaj olmamış olsaydı, şehir idaresinin bu düzeni yasa ve yasaklarla sağlaması pek mümkün olamazdı. Kural ve yasaklarla çevre temizliği, huzur ortamı, insanların birbirine karşı olan hareketleri sağlanabilmiş olsaydı Avrupa’da yaşayan biz yabancıların bunu çoktan başarmaları gerekirdi. 40 yıldan beri Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaşadıkları halde geldikleri ülkelerin geri alışkanlıklarından kendilerini bir türlü kurtaramadıkları için, halen kırmızı ışıkta geçen, yerlere rast gele çöp atan, sağa sola tükürük savuran, çarşı-pazarda yüksek sesle konuşup çevreye rahatsızlık veren yabancıların sayısı ne yazık ki çok yüksektir. Avrupada yaşayan yabanıcıların çoğu düzen ve temizlik konusunda o kadar geri ve ittici davranışlar sergiliyorlar ki düğün, konser ve benzer etkinlikler için bir yer kiralanmak zorunda kaldıklarında salon sahipleri onlara salon kiralamaktan özenle kaçınıyorlar. Bu tavırlarıyla haksızlık yaptıkları da söylenemez. Adamlar yabancılara salon ve lokal gibi yerlerini kiraya verdiklerinde ertesi gün her yeri enkaz halinde teslim alıyorlar. Tuvaletlere atılan çocuk bezleri, ortalığa saçılan fıstık, çekirdek kabukları, yemek artıkları ve daha bir sürü şey yüzünden adamlar aldıkları kira bedelinden daha fazlasını temizlik firmalarına ödemek zorunda kalıyorlar. İşte bu yüzden de salon ve lokal sahipleri elden geldiğince yabancılara yerlerini kiraya vermemeye çalışıyorlar. Bizimkiler geri yaşam biçimlerini sorgulayacaklarına Avrupalılar’ı ırkçılık ve ayrımcılıkla suçluyorlar. Süleymaniye’deki çevre temizliğini ve düzeni görünce insanların hal ve hareketlerine yön veren şeyin geçmişten günümüze ulaşan kültürel değerler olduğuna ve bunun çok önemli olduğuna bir kez daha inanıyorum..

 

Newroz kutlamaları için şehir dışına bulunan mesire alanlarına doğru yol alan Süleymaniyeliler birbirlerine en ufak bir rahatsızlık vermeden şehir dışına doğru akıyorlar. Sürücülerin birbirine karşı son derece saygılı davranmaları gözümden kaçmıyor. Bayan şöfürlerin çokluğu dikkatimi çekiyor. Korna sesleri, gereksiz sollamalar, el kol hareketleri, kısacası Türkye’de bolca karşılaştığımız o malüm hareketlerin hiç birisiyle Süleymaniye’de karşılaşmamak beni hayretlere düşürüyor.

 

Ortadoğu gibi bir yerde iki milyonluk bir şehirde, araba ile yol aldığıma bir türlü inanamıyorum. Bu neşeli Newroz gününde insanların yol ve caddelerde taşkınlık yapmamaları, herkesin birbirine karşı saygılı davranmaları beni derinden etkiliyor. Ve bir kez daha anlıyorum ki insanların edindikleri kültürel değerler onların hal ve hareketlerine doğrudan etkide bulunuyor.

 

Siyasi partilerin tamamına yakını parti merkez binalarını yol aldığımız bu tanınmış cadde üzerinde inşaa etmişlerdi. Ana caddenin sağında yer alan Süleymaniye Belediye binası estetik mimarisiyle insanda hayranlık uyandırıyor. Birkaç yıl önce tamamlanan beş-altı katlı bu zarif bina Süleymaniye kentinin kısa bir zaman için de nerelere geldiğini gösterir gibiydi. Belediye binasının az ilerisinde kapısına Necmettin Büyükkaya’nın büstünün bulunduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin merkez binası yer alıyordu. Binanın önünden geçerken Necmettin Abi’yi hatırlayıp duygulanıyorum.

 

Şehrin doğusunda Mevlevi Kapısı’ndan başlayan ve batıda Serçınar bölgesinde son bulan Salım caddesinin sonunda yüksek bir kaide üzerinde yükselen bir bayan heykeli gözüme ilişiyor. Elinde yanan bir maşale tutan bu anıtın kime ait olduğunu sorduğumda, yanımda oturanlardan birisi bana; “Bu anıt Zekiye Alkan’nındır” diyor.

 

1990 yılının o zor ve karanlık günlerinde, halka uygulanan ağır baskıları prostesto etmek için bir Newroz sabahında Diyarbakır surlarında bedenini ateşe veren üniversite öğrencisi Zekiye Alkan’ın Süleymaniye gibi bir yerde sahiplenmiş olmasını fazlasıyle anlamlı buluyorum.

 

Kısa bir yolculuktan sonra Kak Nebez’in bağ evine varıyoruz. Birkaç yıl önce inşaa edilen bu güzel evin doğuya düşen yamacına, birkaç dönümlük arazi üzerinde bakımlı bir bahçe yetiştirilmişti.  Bahçe bir uçtan diğer uca baharın en güzel renkleriyle bezenmişti. Bahçenin şurasına burasına bol miktarda çeşit çeşit meyva ağacları dikilmişti. Topraktan fışkıran renk renk ot ve çiçeklerden çevreye mis kokular yükseliyordu. Meyve ve çiçeğe duran ağaçların çevresinde bal arıları, börtü-böcek cirit atıyordu. Baharın gelişini müjdeleyen taze bademler “gel ye beni” diyordu.

 

Kak Nebez’n yeşilikler içerisinde kaybolan ve insanın içini ferahlatan bu güzel bağ evi, bir dağın güney yamacında hakim bir tepeye kondurulmuştu. Bahçe işleriyle ilgilenmeyi Arap asılı bir vatandaş üstlenmişti. İsam isimli bu vatandaş bütün hünerini ortaya koyarak bahçeyi cennete çevirmişti. Bağ-bahçe işlerindeki deneyimi ile Kak Nebez’in taktirini kazanan İsam, eşi ve çocuklarıyla birlikte bahçenin bir köşesinde kendisine tesis edilen küçük bir evde kalıyordu. Newroz tatilinden doğan doğal iznini kullanmak isteyen İsam birkaç günlüğüne yakınlarda oturan akrabalarına gitmişti. Eşi ve çocuklarıyla birlikte birkaç yıldan beri Kak Nebez’in yanında çalışan İsam dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla Kak Nebez’in sevgisini kazanmıştı. Kak Nebez ondan söz ederken, “oğlum kadar sevdiğim birisidir”diyordu.

 

Evin doğu cephesinde, bahçenin üst kesmında geniş ve bakımlı bir balkon duruyordu. Balkondan Süleymaniye şehri bir kartpostal gibi görünüyordu. Bulunduğum yerden Süleymaniye’yi kuş bakışı seyrederken aklıma bizimkilerin beyaz kilise dedikleri Paris’in en yüksek noktası olan Sacré Coeur tepesinden Paris’in o mühteşem manzarası geliyor. Şehrin şurasında burasında yükselen birkaç yüksek yapı insanda hayranlık uyandırıyor.

 

Newroz buluşması için biraraya gelecek olanların tümü öğle saatine yakın Kak Nebez’in bağ evinde toplaniyorlar.Gelenler arasında Kak Nebez’in kayinvalidesi ve kayınbiraderleride vardı.Genç-yaşlı, kadın-erkek herkes Newroz bayramının ruhuna uygun giyinmişti. Çocukların ve genç kızların giydiği renk renk giysiler insanın ruhunu okşuyordu.Kak Nebez’in Newroz davetine gelenlerin çoğu onun yakın akrabaları ve yıllardan beri ilişki içinde olduğu en yakın aile dostlarıydı. Kak Nebez, Newroz kutlamasına gelen yakınlarıyla beni bir bir tanıştırıyor. Odayı dolduran insanlarla hemen kaynaşıyoruz. Kak Nebez 34 yıl önce Amsterdam’da başlayan dostluğumuzdan söz ederek beni gereğinden fazla iltifatlara boğuyor. Misafirler arasında Necmettin Abi’nin ismini ve mücadelesinden haberdar olanlar var. Bu şahıslardan bir-ikisi bana onunla ilgili sorular yöneltiyorlar. Dersim ve Diyarbakır ismi herkes için aşina bir isim. Çoğu eski peşmerge olan bu insanların Seyit Rıza, Şeyh Sait, İhsan Nuri Paşa gibi Kürt şahsiyetlerini tanıması ve o dönemlerde yaşanan birçok hadiseden haberdar olmaları beni fazlasıyla şaşırtıyor.

 

Biz erkekler içerde geçmişi ve geleceği sohbet ederken, kadınlar dışarda el ele vermiş türkü-halay eşliğinde Newroz’u kutluyordu. Bir arabanın CD çalarından yükselen hareketli bir müzüiğin sesi oturduğumuz odaya kadar ulaşıyordu. Dışarda olup bitenleri merak ederek elimde kamara dışarı çıkıyorum. Kadınların ve gençlerin oluşturduğu Newroz halayı görülmeye değer bir manzara oluşturmuştu. Kürt elbiseleri içinde halaya duran gençler, yıllar sonra elde ettikleri özgürlüğün tadını çıkarıyorlardı. Ortalığı inleten hareketli müziğin ahengine ayak uyduran kadınlar, sergiledikleri ritmik hareketleriyle bütün dünyaya Kürdün gerçekleşen düşünü haykırmak ister gibiydi.

 

Seyrine daldığım manzara karşısında duygulanmamak elde değildi. Yasaklı Newrozlar’dan bu günlere kendiliğinden gelinmemişti.Bu halk şu an yaşadığı bu güzel günler uğruna az bedel ödememişti. Bu halk çekilen onca çilenin yorgunluğunu bugün halaylar çekerek berteraf etmeye çalışıyordu. Yaşanan onca sıkıntıdan sonra Kürt insanının bugün bu dağ yamacında halaya durması en tabii haklarıydı. Halaya duran insanların coşkusunu kayıt altına almak için kamaramı çalıştırıyorum. Kamaraya çekildiklerini gören gençler biraz daha hareketleniyorlar. Gençler ritmik hareketlerle dost-düşman herkese çok önemli mesajlar yoluyordu. Kürtler özgürlük uğruna çok ağır bedeller ödemişti. Kan ve göz yaşı karşılığında elde edilen bu özgürlük ortamı öyle kolay kolay terk edilmiyecekti.

 

Öğle saatlerinde Newroz yemeği için yer sofrasına oturuyoruz. Yemek sırasında geçmişte kalan eski Newroz günlerinden söz edilerek artık hayatta olmayan bir çok insan rahmetle anılıyor. Sofraya oturan eski peşmergelerden anılar dinledikçe bu halkın özgürlük kavgasında ne kadar ağır bedeller ödediğini, hangi badirelerden geçtiğini biraz daha iyi anlıyorum.

 

Yemekten sonra çaylarımızı evin geniş terasında içiyoruz. Akşam serinliğinde içilen çaylar insanın canına can katıyor. Süleymaniye’nin uzaktan görünen güzel manzarası baş dönderecek kadar muhteşemdi. Şehrin tam ortasında yükselen ve Irak genelinde en yüksek yapı olma özeliğini elinde bulunduran Şahri Ciwan oteli geceye hazırlanmak için kendini yavaştan maviye boyuyordu. Hakim bir noktaya inşaa edilen bu görkemli otelin tam tepesinde kendi ekseninde dönen daire biçiminde yuvarlak bir restorant kondurulmuştu.

 

Yanımda oturan Kak Nebez yıllardan beri tiryakisi olduğu ve bir türlü vazgeçemediği sigarasını tütürürken, ben yıllar yılı göreceğimi hayal ettiğim Süleymaiye’ye bakıp derin düşüncelere dalıyorum. Süleymaniye’nin güneyinde bizim Karacadağ’ı andıran bir dağ yükseliyordu. Bir tesadüf olsa gerek doğudan batıya uzanan bu dağın ismi de Karacadağ’dı.Yöre halkı bu dağ silsilesine “QERAX” diyordu Süleymaniye’nin kuzeyinde Megnun Dağı yükseliyordu. Nüfusu iki milyonu bulan Süleymaniye’nin yüzölçümü Diyarbakır’ın en az iki misli kadardı. Evler genelikle tek katlı yapılmıştı. Çok katlı yüksek apartmanlara her nedense fazla ilgi gösterilmemişti.

 

Devam edecek...

 

 

Kadir Büyükkaya /Hollanda

k.buyukkaya@hotmail


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık