Mustafa Karadağlı

BU ÇOCUKLAR NE YAPSIN?


Mustafa Karadağlı
27 Haziran 2011 Pazartesi 00:00


Derler ki; “dil bazen gül, bazen kül eder”. Baş döndürücü bir hızla gelişen iletişim, bir yandan hayatı kolaylaştırırken bir yandan da kitleleri çok kolay bir şekilde yönlendirebilmektedir. Bu bağlamda, iletişimin esaslı bir eğitime ihtiyacı vardır. İletişim dilinin medya aracılığıyla yanlış kullanılması sonucu bu ülkenin halklarını nerelere sürüklediğine dair kısa bir hikayemi paylaşmak istedim bu hafta sizlerle.

Arkadaşlarla tatili değerlendirmek üzere Doğu illerimizi ziyarete çıkıyoruz. İlk durak Bitlis ilimiz. Havası ve suyuyla bakir bir coğrafya Bitlis. Üniversiteden arkadaşlarla buluşuyor; günü Küçük Nemrut Dağı’nın eteklerinde piknik ile geçiriyoruz.

Duble yollar insanı sevindiriyor doğal olarak. Eskiden çok meşakkatli yollardı. Her zamankinden daha hızlı yol alıyor arabamız. Kısa bir Van Gölü gezisiyle Akdamar adasına münazır kumsalda güneşlenmek, bizi mutlu ediyor, serinletiyor... Eski hatıralar, eski mücadeleli yıllar bir bir anımsanıyor.... Vedalaşmalardan sonra Van'yol alıyoruz.

Yol arkadaşlarımızdan birinin Gevaşlı tertipine, yol üstü misafiri oluyoruz. Ziyaretimizle çok memnun olan aile hizmet için seferber oluyor. Büyük bir aile, bütün aile iç içe bir bahçede ikamet ediyor. Amca çocukları halalar, amcalar büyük bir mahalle kurmuş sahil kenarındaki kurulu arazide. Arılardan başlıyoruz gezmeye. Meyve bahçesi bir başka güzel. Doğal ve organik sebzelerden tadarak bahçeyi turluyoruz.
Hakikaten bütün insanların hayatlarının emeklilik kısmını huzur içinde geçirebileceği bir yer burası. Tavuklardan, arılardan, koyunlardan bahsederken babası Hacı Mehmet Abi bizi büyük bir ilgiyle karşılıyor. Çay ikram ettiniz mi diye soruyor gençlere. Yüreği sevgi ile dolu güzel bir insan.

Mesleğimizi soruyor. Öğretmen olduğumuzu öğrenince duraksıyor, hüzünleniyor ve gözleri doluyor. Şaşırıyoruz. Araya oğlu giriyor. “Küçük kardeşim Fetullah, bu yıl Isparta Anadolu Lisesini yatılı olarak kazandı. Çok zeki bir öğrencidir. (Övünerek ve gururlanarak) Doğu da okumasını istemedik. Gitsin Batıda okusun dedik. Yatılıdır diye Isparta Anadolu Lisesini yazdık ve kazandı. Kaydını yaptırdık. İlk dönemde sıkıntılarla birlikte teşekkür belgesi aldı. Bizlere sürekli sıkıntılarını anlatıyordu. Biz abarttığını söylerdik. Sen okumak istemiyorsun, okuyan adam hiçbir şeyi takmaz derslerinden başka der, olayı geçiştirirdik”.

İkinci dönemde gece telefonumuz çaldı. Kardeşim ağlayarak hastaneye kaldırıldığını ve yaralandığını söyledi. Arabamızla gece yarısı yola düştük. Sabaha doğru Isparta’ya vardık.

Olayın akışını gözyaşları içinde dinliyoruz:

Okulda Rıza Çelik adında bir öğretmen varmış. Erciş, Muş ve Van dan gelen üç öğrenciyi sürekli dışlar öğrencileri küçük düşürürmüş. Derken bu üç öğrenciyi sudan bir bahane ile çağırmış Allah ne verdiyse sopayla dövmüş çocukları. Muşlu öğrencinin Hayaları patlamış, Ercişlinin dişi kırılmış, ve Bizim Gevaşlı Fetullah’ın ise burnu kırılmış.
Sözü, babası da ağlayarak alıyor. Siz öğretmensiniz lütfen babalara bu acıyı yaşatmayın. Biz altı öğretmen, göz yaşlarımıza hakim olamıyoruz bu haksızlık karşısında.

Bazen Kürtçe bazen Türkçe anlatıyor olayı. Oğlumu bu durumda görünce elime silah alıp bütün okulu taramak istedim. Hayata isyan etmek istedim, insanlığın bu durumuna ağladım. Cami avlusunda telefonda Kürtçe konuştuğumu duyan bir vatandaş yanıma yaklaştı. Nereli olduğumu Kürtçe sordu. O da 20 yıl önce Erciş’ten göç etmiş Isparta’ya yerleşmiş inşaat işiyle uğraşıyormuş. Olayı anlattım. Derhal akrabalarını toplayıp öğretmeni ve taraftarlarını dövmek istedi. Ben yok dedim. 20 yıldır buradasınız huzurunuz benim için kaçmasın dedim. Onu sakinleştirdim. Nefesi karakolda aldım. Şikayette bulundum. Sağ olsunlar, onlarda ilgilenmeseydi daha iyi olurdu gibisinden sitemkar bir ifadeyle memnuniyetsizliğini bildirdi. Avukat tutmuş davacı olmuş. Öğretmen ise hala görevine devam ediyormuş. Sık sık ıspartaya geldiğini duyunca Mehmet Amca’nın, Yalvaç ilçesine tayin istemiş. Milli eğitim ise hiçbir işlem yapmamış öğretmen hakkında ve yaptığı kar kalmış yanında adeta. Muşlu ve Ercişli ailelerin avukat tutacak parası olmadığından Allah’a havale edip, çocuklarını alıp köylerine dönmüşler.
Bu adalet mi? Diyor Mehmet Amca. Çocuğumun bundan sonraki durumu nasıl olabilir? Bundan sonra ne yapabiliriz diyor. Hepimiz büyük bir nefretle bir birimize bakıyoruz. Söze karışıyorum. Bir öğrencinin suçu ne olursa olsun bu denli dövülmez. Hele hele ırkından dolayı bir öğrenciyi dışlayan döven bir mahlukata öğretmen demek öğretmen unvanına hakarettir.
Van da on gün kaldık. Ama Fetullah’ın kırık burnu bir türlü hafızamızdan silinmedi. Her konuda söz dönüp dolaşıp ona geldi. Konu açıldıkça bu konu ile ilgili anılar sıralanmaya başladı. Herkes ibretlik bir olay anlattı. Ve ben anlamaya başladım bazı konuları. Yibo’da görev yaparken birçok öğrenciyi Batı’daki okullara göndermiş çocuklar bir iki ay içerisinde eğitimden nefret ederek okulu terk etmiş köylerinin yolunu tutmayı eğitime tercih etmişlerdi.

Ülkemiz öyle bir süreçten geçiyor ki, insanları anlamakta zorluk çekiyorum. Bir insanı ırkından dolayı, dininden dolayı yargılayanlar, aşağılayanlar kendi zeka seviyelerine bir baksınlar lütfen.

Kişinin ırkını seçme gibi bir durumu söz konusu olmadığına göre neden insanlara hakketmedikleri bir aşağılamayı reva görelim?.
İşte bu zihniyettir ki bu ülkeyi bugün Cibuti Krallığına Çeviren. Bir ülke düşünün; kurulduğu günden beri bütçesinin büyük bir kısmını savaşa ayıran. Sürekli gözde kalabilmek için insanları isyana teşvik eden. Kuruluş felsefesine ters düşerek veya altı okuna ters düşerek. Milliyetçileri, Halkçıları, Demokratları, Laikleri asmaktan, imha etmekten birbiriyle çatıştırmaktan zevk alan. Kan ve göz yaşları içinde savaş zenginleri ve sözde cumhuriyet fedaileri türeten.

Bir ülke düşünün ki daha, dünyaca tanınan hiçbir markası olmayan. İkinci dünya savaşına girmemesine rağmen ikinci dünya savaşından yenilgi ile çıkan devletlerden kalite ve marka ithal eden.
İşte böyle bir zihniyet övüne övüne yaptıklarıyla pişmanlık duymayan Rıza Çelik gibi öğretmenleri yetiştirir.
Fetullah’ın hikayesi kaleme alındı belki. Belki, sözde mahkeme salonlarına taşındı ama kaleme alınmayan diğer Fetullahlar’ın kim bilir ne tür kaleme alınmamış acıları onları nerelere sürükledi?

Selam ve Muhabbetle


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık