DÜN GECE BİR RÜYA GÖRDÜM


28 Kasım 2008 Cuma 00:00
DÜN GECE BİR RÜYA GÖRDÜM 

Uyurken rüya görmek bazen insanı terletirken, bazen de hiç umulmadık şekilde mutlu eder ve sabah uyandığınızda adeta pişmanlık duyarsınız, keşke hiç uyanmasaydım diye hayıflanırsınız. İşte hiç uyanmasaydım dediğim gecelerden birinde gördüğüm rüya aynen şöyleydi.                                                                                          Çok uzun yıllar sonra İstanbul’dan özlem gidermek için memleketime gitme kararı aldım Diyarbakır’da Uçaktan iner inmez Siverek’e giden minibüslerden birine binip yola çıktım, araba hareket eder etmez gözlerime inanamadım yol kenarlarını kaplayan fıstık ağaçlarında çalışan insanların mutluluğu yüzlerinden okunuyor. Yanımdaki yolcuya ‘ne zaman bu ağaçlar dikildi’ diye sorduğumda şu yanıtı veriyor.                                                                  “Buralardaki taşları on sene içinde hem Diyarbakır’dan hem de Siverek’ten gelen binlerce insan büyük bir özveriyle nispeten temizleyip sonra da bu ağaçları diktiler. Gelecekte çocuklarımızın daha iyi koşullarda yarınları olsun diye.”                                                                                                                                           Hayretimi gizleyemiyorum. Yol boyunca keyifli bir yolculuk sonunda Siverek’e geliyorum, o da ne! Siverek gerçekten il olmuş. Bütün kahveler kapanmış yollarda sokaklarda kimseler yok. Üstelik her yer inanılmaz farklılaşmış ve gelişmiş. İnanamıyorum. Eski caddelerdeki peynirci dükkânlarının yerini lüks marketler almış, birinin içine girip yeniden sorular sormaya başlayınca adam çay ısmarlayabileceğini ancak oturunca bu sualimi yanıtlayabileceğini söylüyor. Dediğini aynen yapıyorum ve oturup can kulağıyla adamı dinliyorum, yanıtı aynen şu oluyor; “Siverek’te peynir ve yağ üreticileri ile birlikte bu ürünleri pazarlayanlar tek çatı altında toplanıp büyük şehirlerde sadece Siverek pazarı diye dükkânlar açmakla kalmadılar aynı zamanda lüks marketlere de özel ürünlerimizden pazarlama stratejisine girdiler. Dünyada yeni eğilim organik gıdalar üzerine olduğu için bu yapılanma paralelinde yolumuz da açılmış oldu. Bununla da kalmadık kengeri özel kaplarda lüks marketlerde ambalajlayarak pazarlamaya da başladık, nasıl ki Akdeniz bitkileri büyük şehirlerdeki lüks marketlerde pazarlanıyorsa biz de rüşvatı, pazıyı, ağbandırı ve kengeri bu şekilde özel buzhanelerde tutarak yaz kış pazarlama yöntemine girdik. Buna bağlı olarak kurulan entegre tesislerde her insanımız iş de bulmuş oldu ayrıca. Senin anlayacağın her karış toprağımızda, her taşın altından bir şeyler üretmeye çalışıyoruz.                                                                                                                                        Hayvancılık konusunda da buna paralel bir yol çizdik, son derece hijyen ortamlarda hayvan çiftlikleri kuruldu, süt inekçiliğinden tut da besiciliğe kadar çeşitli üretimler yapılmakta.” Bir an durdum, adamın anlattıklarını dinlerken ‘hadi canım sende’ diye aklımdan geçmedi değil, sanki o anın rüya olduğunu biliyorum da kabullenmeyen yanım sen yoluna devam et dercesine hayal olan bu görseli gerçeğe dönüştürmek istercesine yol açıyor kendine; üstelik benim hayretime karşın adamın şu söylemi de çok ilginç. “Aya gitmenin ne kadar zor olduğunu bilmemek aptallık olur muhtemelen o teknolojiyi ortaya koyan bilim adamları günlerce evlerini görmemiş ve dünyayla ilişkilerini kesmiş olabilirler, yoksa devasa bir füzeyi göklere çıkarıp aya göndermek mümkün olur mu? hem bizim yaptığımız şu an aya gitmekten daha mı zor?” Bir an sorduğum sorudan utanıyorum, ona ne cevap vereceğimi bilemesem de gerçekten Siverek’te yapılanlar dünyadaki gelişmenin yanında konuşulmayacak kadar önemsiz gibi geliyor ve benim hayretimin anlamsızlığı da ortaya çıkıyorken adam anlatmaya devam ediyor. “Üstelik artık peynirlerimiz yağlarımız el değmeden hijyen ortamlarda hazırlanıyor” der demez tam o anda farklı illerden gelen peynir talebini gören market sahibi bilgisayarındaki isteği yanında çalışan işçilerinden birine ileterek derhal kargoya ulaştırmalarını salık veriyor.                                                                                                                                                                     Adamı daha fazla rahatsız etmeden yerimden kalkıyorum, eski Uğurlu eczanesinin olduğu meydana geldiğim zaman orada da kimsenin olmadığını görerek hayretimi gizleyemiyorum, insanların boş zamanlarının olmadığı ortada, kendimi başıboş dolaşan avare insanlar gibi görüyorum. Yanıma bir adam yaklaşıyor; “Hoş geldiniz, yabancısınız galiba?” diye soruyor. Bir an ne cevap vereceğimi şaşırıyorum. “Hem evet hem hayır!” diyorum. Bu yanıt onu güldürürken aynı zamanda da şu söylem dudaklarından dökülüyor. “Bizler, ölümüne teknolojiye ayak uydurmaya, çağdaş düşünmeye, çok çalışmaya karar verdik, aç kalma ve bazılarımızın bu seferberlikte hayatını kaybetme bahasına gerçekleşti bütün bunlar. İşte gördüğün görüntü bu çalışmanın eseri, kaderci kimlikle ağrıyan yanlarımızı dinlemek yerine başarı dışındaki bütün olumsuzluklara da kulaklarımızı kapattık. Oturduğumuz yerden parasızlığı yıllarca telaffuz etmektense harekete geçmenin çok daha mantıklı olacağına karar verdik” diyor.                                                         Adamla vedalaştıktan sonra tekrar yoluma devam ediyorum, hayretimi gizleyemediğim birçok detayla karşılaşırken, İstanbul’un o sabah gürültüsüyle gördüğüm rüya sonlanıyor ve ben aniden uyanıyorum.                                                                                                                                     Rüyaların her şeyi başkalaştıran insanı kanatlandıran ya da terleten türleri vardır; ama bazen insanı mutlu eden güzel yanlarını da görmek mümkün.                                                                                                      İstanbul’da her pazara gittiğimde Siverek biberiyle karşılaşıp sevinirken pazarcının; “bu Adıyaman isotu” deyişine hep kızarım, ‘o Adıyaman’ınsa Nemrut bir biberdir adamı bitirir’ derim tabi işin şakası bir yana pazarcının, ‘ağabey bu Siverek biberidir’ demesini isteyen halim aslında komik.
Dünya küçülüyor artık kapalı ekonomiler kalmadı, kıran kırana bir didişme ve mücadele var. Firmalar, ülkeler artık daha iyisini daha farklısını üretmek zorundalar, bunun için mutlaka bilime ilime ve güce kapılarını açmalılar. Kapitalist bir ülkenin ayakta kalabilmesi için mutlaka yedi sekiz tane kapitalist olmayan ülkeye ihtiyacı var. Bu günkü krizin gerçek nedeni kapitalist ülkelerin artık kapitalist olmayan ülke bulma şanslarının ortadan kalkmış olması. Dünyadaki komünist ülkeler de dâhil olmak üzere tümü kapitalist sisteme geçmiş ve üretmeye başlamışlardır. Üretim çok, pazar yok, yalnızca finansal oyunlarla artık bu çarkın yürümeyeceğinin sinyalidir bu kriz.
Ne üretiyorsun, hangi amaçla üretiyorsun, kim pazarlayacak, hangi ortamda pazarlanacak, kimlere pazarlanacak, üretim maliyetleri, pazar fiyatları, farklılık göstergeleri, reklâm maliyetleri daha buna benzer türlü türlü sorular var üreticinin önünde, bunun için de mutlaka üreticinin ve pazarlayanın güçlü görünmesinin yanı sıra pazarlanan ürünün farklılığı da önemlidir. Devler ortaklıklar kuruyor, birleşiyor, pazara hâkim olabilmek silinmemek adına, kısacası güç göstergesi ve ölümüne bir savaş var dünyada.
Bir daha uykuya daldıktan sonra aynı rüyayı görmek istemiyorum, gördüklerimin rüya değil de gerçek olması için dua ediyorum, toprağımın insanının çok mutlu olması beni de çok mutlu edecek, aidiyet duygularından olsa gerek. Gerçekten bu günkü acımasız dünyada beklemekle hiçbir şey yürümüyor, sürekli çalışmak, çok çalışmak, bilime ilime saygılı olmak, yapıcı olmak, birleşmek, kurumsallaşmak, çocukları ne suretle olursa olsun okutmak gerekirken, son sözü yine ‘çalışmak, çalışmak, çalışmak’ olarak ifade ediyorum.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık