EĞİTİMSİZ EĞİTİMCİLER


15 Ekim 2007 Pazartesi 00:00
EĞİTİMSİZ EĞİTİMCİLER

  Ülkemizin son zamanlarda, tartışılan konularından biride din dersinin
verilip verilmemesi, yada din din dersleri zorunlu olarak verilmelimidir.
Bir(1) Vatandaşın Avrupa İnsan Hakları mahkemesine açtığı davayla gündeme
gelen bu konu uzun süre Türkiye’de gündem belirler gibi görünüyor.
Başta şunu belirteyim ki Türkiye Okullarında okutulan Din Dersi değil, Din
Kültürü Ve Ahlak bilgisi dersidir. Branşım olmadığı halde, bu dersi 5 yıl
içeriğini inceleyerek okutma fırsatım oldu. Toplumumuzun bir aynası olarak
dine bakış açısı ve geleneklerin dine yansıtılmış bir kültür karmaşası
diyebilirim. Dinin temelleri olan ibadetlerin yapılışı ve gerekli akaidinin
özetle anlatıldığı bir kültür dersidir. Bu dersi okuttuğum süre içerisinde
bu konuyla ilgilenmiş yabancı mütefikirlerin yazılarını okuma fırsatı
buldum.Bu konuyla ilgili olarak ilgimi çeken Fransız yazar Jean Jacques
Rousseau(1712-1778) nun Emile adlı eseri oldu. Bu kitabın ana fikrini
sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum.
 Rousseau, Fransız İhtilali’nin önde gelen fikir babalarından biridir.
Hristiyanlığı tasfiye ederek, yerine sırf aklın ve bilimin belirlediği yeni
bir “insanlık dini” tesis etmek istemiştir. Bununla birlikte o, Aydınlanma
felsefesiyle bir hesaplaşmaya girerek, dönemin akılcılığına da eleştiriler
yöneltmiştir. Rousseau, medeniyet ve kültür merkezli bir terakkiden ziyade,
tabiatçılığı ön plana çıkarmıştır. Tabiatçılık eksenli bir eğitim
felsefesinde doğal olarak insan da, doğal bir varlık olarak konumlanıp, onun
tabii şartlarına müdahale edilmemesi gerektiği savunulmuştur. Elbette
Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle bireycilik vurgulanmış ve bireyin doğal
yeteneklerinin önünü açmak, eğitimin hedefi olarak görülmüştür.
Toplumun düzelmesinin kişileri düzeltmekten geçeceğini düşünen Rousseau, işe
insandan ve eğitiminden başlamıştır. Şehir ve toplumsal yaşamın insanın
doğal gelişim seyrini bozmamasının gereğine dikkat çekilmiştir. Eğitim,
çocuğun doğal özgürlüğünü koruma işini üstleneceği için, okul doğallığı
tahrip edeceği gerekçesiyle okul karşıtı bir tutum sergilenmiştir.
Rousseau’ya göre, geleneksel eğitim ve dolayısıyla din eksenli eğitim
insanın tabiatını bozucu bir özelliğe sahiptir. Modern birey yetiştirmenin
yolu, onun doğal sinyallerinin öngördüğü kişiliği oluşturmaktır. Yapılması
gereken de, bu işaretlerin boy vermesine yardım etmektir. Doğallıktan
medeniyet kalıbına dökülmeye çalışılan insan, ibreyi şaşırmış olacaktır.
Kısacası ona göre, erdemli yaşamak için insanların ihtiyacı olan tüm bilgi,
başka insanlardan ve dinî kaynaklardan ziyade, kendi halindeki insanlara ait
olan vicdan tarafından temin edilir. İnsan iyi yaşam için gerekli olan
şeylere doğa gereği yeterince sahiptir. İnsan doğa gereği iyidir. Onun özünü
tahrif etmemek gerekir.
Rousseau’nun klasik siteye dönme gerekçesi de burada aranmalıdır. Çünkü
onlar, modern toplumun aksine, sivil toplum olarak, kendilerini
korumuşlardır. Kendini korumayan ve şekillendirilmeye açık olan bozulmaya da
maruz kalacaktır. Hatta toplum yasası da, dıştan dikte edilecek bir şey
olamaz. Toplumun işleyişindeki genel irade, toplumu sevk ve idare eder. Ona
göre, dinî ve aşkın yasalar, insanları sınırlayarak onların gelişmesinden
ziyade, kilitlenmesine neden olur. Bütün bu etkinlikler insanı kalıba döküp
biçim vereceği için, eğitimde saf dışı edilmelidir..
Rousseau Osmanlı Aydınlarını da derinden etkilemiştir. Mesela Ziya Paşa’ya
göre, ilerlemenin ve modernleşebilmenin pusulası Rousseau’nun eğitime dair
‘Emile’ isimli kitabından başkası değildir. Eserde, kitabın kahramanı
Emile’ye çocukluk ve gençlik çağında asla din eğitimi verilmemesi gerektiği
ısrarla vurgulanmıştır. Yetişkin olunca birey kendisi için en uygun olan
tavrı seçme yetkinliğine ve özgürlüğüne sahiptir. Böyle bir eğitim, yani
dinî bir eğitim ve öğretim verilirse, insanın doğallığı bozulacak ve bir
hilkat garibesi ortaya çıkacaktır. Ziya Paşa gibi düşünen aydınlara göre,
Osmanlı’nın hastalıklı birey yetiştirmesinin nedeni de tamı tamına buydu.
Öyleyse yapılması gereken ‘Emile’ bir model olarak alınmalıydı. Hastalıklı
sürgün verdiren yapı iptal edilmeliydi.
Ahmet Mihtah Efendi’nin modeli de Rousseau idi. Özellikle Rousseau’nun
Social Contract ve Emile’si tam da bir toplum ve eğitim ilmihaliydi. Hilmi
Ziya Ülken’in Çağdaş Düşünce Tarihi’nde ifade ettiği gibi, Tanzimat
aydınlarının ve Jön Türklerin, seküler tavır ve uygulamalarının tohumunu
Voltarire, Rousseau ve Comte gibi düşünürlerde aramak gerekir. Aynı şekilde,
İ. Hakkı Baltacıoğlu’nun tabiatçı ve serbest eğitim projesinin nüvelerinin
Rousseau’ya dayandığını söyleyebiliriz. Eğitim gücünü metafizik ve ideal
alandan değil, doğal yaşam ve toplumdan almalıdır, Baltacıoğlu’na göre.
“Tabiata göre eğitim” vazgeçilmez paralo olmalıydı.
Türk eğitim projesi tartışılırken, Emrullah Efendi ve Satı Bey gibi aydınlar
hem Rousseau’ya yakın hem de ondan uzak bir model arayışına girdiler.
Yakındılar, çünkü onlar da, Rousseau çıkışlı yaygın toplumsal eğitim görüşü
üzerinde, yani tabiatçılığı ve akılcılığı öne çıkaran bir model üzerinde
uzlaşmışlardı. Uzaktılar, çünkü Fransız menşeli ‘medeniyetçi’ yaklaşımdan
ziyade, Alman ve İngiliz Anglosakson ‘kültürcülüğü’ne yakın duran Ziya
Gökalp’in eğitim anlayışı tasvip ediliyordu. Yine Emile Durkheim kaynaklı
‘Sosyolojizm’le şekillenerek, yeni başlayan milliyetçilik akımlarının
etkisinde modern ve alternatif bir milli eğitim için ‘Türkçü’lüğü vurgulayan
bir tavır içine girmişlerdi. Takip edilen ve onaylanan Ziya Gökalp terbiyeyi
şöyle tanımlayacaktır: ‘…Bir cemiyette yetişmiş bulunan fertlerin, henüz
yetişmeye başlayan nesillere o cemiyete has fikirleri ve duyguları
aktarmasıdır…’ Yine ‘…Hakiki fertlerin ancak milli fertler olabileceğini,
diğerlerinin sadece dejenere olduklarını, terbiyenin gayesinin de milli
fertler yetiştirmek olması gerektiğini, milli fertler yetiştirmeye dönük
böyle bir çabanın da son tahlilde millet yapmak demeye geldiğini…’ ifade
etmiştir.
Öte yandan Şemsettin Günaltay gibi aydınlardan Rousseau ve anlayışına sert
eleştiriler gelir. O, açıkça ‘Emile’ modelinin mevcut cemiyette yaşayıp
yaşayamacağının sorgulanması gerektiğini düşünür. Ve o, ironik bir şekilde,
yetiştirilecek bireyin tabiata uygun olması gerektiği fikrine, ‘Acaba hangi
tabiata!’? sorusunu sorarak önemli bir gerçeğe göndermede bulunur.
Emile, belki Avrupai devletler için bir model olabilir, ama; kültürünü,
yaşam felsefesini İslam gibi bir kaynakla yoğurarak sinni kemale ermiş bir
toplum için model teşkil edemez artık. Din eğitimide nihayetinde bir
eğitimdir. Ve anasınıfında başlanması gerekli bir eğitimdir. Bu eğitimi
almak istemeyenlere ,anayasal bir hak olarak bu hak tanınabilir. Ama bir (1)
kişinin isteği umuma mal edilemez. Peki bu dersi almak isteyen
vatandaşlarımız Avrupa insan hakları mahkemesine baş vursalar acaba AİHM bu
talebi değerlendirmeye alabilecek mi? Peki, şimdi gelinen durum itibariyle
bakarsak, o dönem bir geçiş dönemiyse, şimdi taşlar yerine oturdu mu? Din
dersinin zorunlu olması tartışılıyor bugünlerde. Zorunlu olsa ne olur ki!
Bir saatte öğretmen Alaadin’in sihirli lambasıyla dönüşüm sağlayamayacağına
göre…Din eğitimi ilkin bir model şeklinde aileden alınacağına göre, sağ
olsun bizim medyalarımız zaten dinden gelebilecek olası tehlikelerin önü
kapatmış durumda. Örtü kötü, içki içmemek gerilik alameti vs vs. Türban
aşağı, türban yukarı, başka bir konu yok sanki… Din dersini okuyan çocuk,
tarih dersinde öğrenmediği Talas savaşını bari öğrenebilir. Kısacası
insanlarımız, bir kültür olarak da mı dini bilmesin! Ancak Cumhuriyet’in ilk
yıllarında çevrilen Batı klasiklerinin yazarlarının çoğu iyi bir Cizvit
eğitimi almıştır. Bu düşüncede mi insanımıza bazı şeyleri ima etmiyor?… O
zaman, hep cahil olmaya gönüllü olacağız. Bu durumda, eğitim sistemi Malezya
olur mu? sorusunu cahilce sorarız. Sosyoloji, antropoloji ve ilahiyat
bilmeyen gazetecilerimiz elbette korku vermekle meşgul. Zaten Emile
modelinin dikte ettiği gibi, çocuklukta ve gençlikte din eğitimi
vermeyeceğimize göre, yetişkinlikte de zararlı odaklardan hep uzak
durulacaktır. Ne garip… İslamofobi sahi Batı da mı diyeceği geliyor insanın!
Esas körlük; insanlar alıştıkları yaşam tarzının tehlikeye gireceğini safdil
bir şekilde varsayarak, olanca cehalet taşlarını eteklerinden
dökmektedirler. Kimsenin yaşam biçimine bence de karışılmamalı ve
karışılamaz. Ancak sırf bu gereksiz fobiden dolayı tozu dumana kattıktan
sonra aydınlık aramaya çalışmak nafile bir çaba. Göz yumulacak bir tablo yok
önümüzde. Bir ayağı gelecek, diğer ayağı gençlik ve eğitim. Şimdi
önyargılarımızın kurbanı mı olsun bunlar. Ya da Ülkemizin Eğitim Sistemi bu
Eğitimsiz Eğitimcilerin görüşlerinin bir dilek kutusu mu olsun?
Selam Ve Sevgi ile…

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık