ESKİDEN SİVEREK'TE..


31 Ekim 2008 Cuma 00:00
Tarih: 31 Ekim 2008 Cuma


ESKİDEN SİVEREK'TE..
Ramazan ayında, iftara bir saat kala, dükkanı kapatırdık... - Babam, dükkanın darabalarını -kepenklerini- bizim ellerimizin yetişeceği bölgeye yakın  indirir biz ise, zemindeki kilit bölgesine kadar çekerdik, darabanın kilit halkasına geçirme işi yine babama düşerdi çünkü, halkayı geçirmeye gücümüz yetmezdi......                                                                                                Eskiden, eski belediye binasının giriş kapısı önünden, Şeytan küçesinin, akbank'ın karşısına yakın gelen girişine kadar olan bölgenin tamamı - güneş batımına yakın- seyyar satıcıların yeri olurdu...Ben, babam ve abim yukarı kaleboğazından, eski belediye binası girişine doğru ilerlerken, Fırıncı Mehmut'un fırınının önünde -genelde- hal Paşa, Cemal beg ve Hurdacı Mehmut abi -taze- tırnaklı siverek ekmeğini beklerlerdi... gruba -bazen-toptancı Mısto dayı ve tavlacı hal Seydo'da dahil olurdu...Fırına karşı geldiğimizde, Babam, elini köşeli şapkasının yakınına kadar kaldırarak selamını verir  'Bıray mı allah kebulkero' derdi... Selam vermeden geçmek -babama göre- görgüsüzlüktü...Babam, tanısın/tanımasın herkese selam verir, selam vermeden kimseden geçmezdi......Aşağı kaleboğazında demirci Mahmut'un dükkanına vardığımızda,- herzaman - onu çalışır bulurdum... o, kaleboğazında herkesten sonra kapatırdı dükkanını, ben bunu - bana göre- dünyanın en zor işini yapmasına bağlıyordum...iş'i, demir'e istediği şekli vermekti, yani... demir yığınını bazen çekiç'e, bazen orak'a, bazen de balta'ya çevirirdi... ne muhteşem bir iş'ti o... -herzaman- onu seyretmekten büyük keyif alır.. amaa... çok da korkardım... hele, şekillendirecek demirin o dayanılmaz kızgın ateşin içine tutamaçla koymaya çalışırken yüz hatlarının çelik gibi gerilerek ateş'in yakıcılığına karşı direnişini ve  ateşten çıkan -kor gibi- demir'e öfkeyle... ama... bilinçli çekiç darbelerini, seri bir şekilde, yüz hatlarını gererek... öfleye-puflaya indirmeye başlaması anı... beni hem çook korkutur, hem de... çok ama çok imrendirirdi... -ahh!..ah. şimdi.. şu an, orada olsaydım,  Ba Mehmut'tan rica etseydim...komşusuna söyleseydi, o da izin verseydi de, ben de, o kor halini almış demir'e... öfkeyle.. öfleye-puflaya, yüz hatlarımı gererek, bir iki çekiç vurabilseydim...- ne güzel olurdu değil mi?!.. Zübeyir abi......Yeri gelmişken paylaşmak istediğim bir de üzüntüm var -bu- hemşerimle ilişkin... halkın -genelde- ifade biçimini her hatırladığımda üzülür, 'neden?, niçin?' derim -kendi kendime-... yaptığı işe bunca saygı duyduğum, takdir ettiğim, değer verdiğim bu kişiye, siverek'te halkın çoğunun  'dönme' veya 'dönmeler' demesi, çok ama çok hoş gelmiyor bana... bu ifade şekli -bence-çok ayıp... bize gelmiş - bizim gibi olmak istemiş olanlara  'dönme' diyerek farklılaştırmak, farklılık yaratmak doğru değil ... bu ifade tarzı...hoşgörülü, sevgi dolu, misafirperver Siverek'liliğe hiç yakışmıyor......Her neyse...biz, eski belediye binasının girişine doğru yaklaştığımızda...  Babam, elini yeleğinin cebine koyar...' Ronahi, sen bize bir liralık buz al' .. Abime dönerek ' Baver, sen de bize iki liralık biyan al '...derdi... bu satınalma işlemi, mubarek Ramazan ayı boyunca -her akşam- tekerrür ederdi... bazen abimle kavga ederdim, 'Biyanı bugün ben alayım' diye....ama abim izin vermez ' Naylon elinden kayar, dökersin' derdi....Beni 'kandırmasınlar' diye, buz almaya bile gitsem, abim yanlız bırakmazdı...bu tavsiye babamdan kalmaydı ona ...' o çocıktır, kandırırlar...sen de yanında ol' derdi.... Biyancı,  biyanı bardak sayısıyla poşete doldurarak, buz satıcısı ise buzu, karış'la ölçerek satıyordu... Satıcıya : ' parmaklarını iyice açmadın, karış'ın küçük kaldı, eksik ölçtün' de denilmez di ki - haa.. Usta Cerrıh olsa...- belki- müdahale ederdi... çünkü o haksızlığa gelmezdi..  'parmaklarını iyice açmadın, karış'ın küçük geldi ' der..' bak -bir avuç- buraya kadar geli' diyerek.. satıcının belirlediği yerden - belki- bir iki santim ileriye götürebilirdi... ama... abim, hayatta satıcıya müdahale etmezdi/edemezdi...çünkü, tartışmaktan çekinirdi... amma -genelde- satıcıdan ayrıldıktan sonra söylemesi gerekenleri -fazlasıyla- söylerdi: 'Gördün mü biyancıyı -ilk- bir iki bardaktan sonra, bardağı tam doldurmadan poşete boşalttı...herram olsın, sıkkım olsın' derdi...ve... o esnada yerde rastladığı çürük sebze, meyve veya -boş- kutu, yırtık poşet -kısaca ayakkabıya zarar vermeyecek ... -o an- yerde ne varsa ona- tekme atar, hırsını ondan çıkartırdı...Ben: 'Ben olsaydım - niye az doldırisan!...- derdim, dediğimde de...nefretle bana bakar, gözlerini faltaşı gibi açarak : 'tırr...senı de görecağiz' derdi.....Abimle, ilk siparişin tedariği için, biyancının yanına gittik...Biyancı; Sırtını tamamen kaplayan, kırmızı beze sarılı, yer yer yırtık bezden -göründüğü kadarıyla- saçtan yapılmış, kapaklı bidonu, sırtına, kırmızı kemerlerle bağlamıştı...önde -pantolan kemeri hizasında- büyükçe bir kemer bağlıydı, kemerin sağ tarafında üç.. sol tarafında üç olmak üzere... toplamda altı cam bardak diziliydi... Kemerin tam ortasında ise bıyancının demir paralarını koyduğu, 'paslanmaz' dediğimiz, krom bardak vardı... Biyancı, her para üstünü verdiğinde... seri hareketler ile... tası, sol eline boşaltır... demir paraları eşeleyerek, paranın üstünü verirdi... Kemerinin sol yanında... ucu bidona bağlı bidon renginde bezle sarılı, iki boru vardı, altta olanından su akardı.... biyancı suyu, bardak yıkamada kullanırdı... Üstteki musluktan ise... Biyancının ' şerr..bet gibi' -dediği...biyan akardı... Biyancı biyanı, bardağa doldurmadan önce- mutlaka- su musluğunu çevirir, akan suyla, bardağı, müşterinin gözleri önünde çalkalar, pis suyu yere attıktan sonra bardağa -şerr..bet gibi- biyanı doldururdu... adetten midir - yoksa- satış kuralımıdır onu iyi bilemiyorum amma... her satıştan sonra,  dikkatleri çekmek için- para tasını avucuyla ürter, tası avucunda sallayarak  'şeerr..bet gibi, ilaç gibi...şerr-bet' diyerek biyanı bardağa -taşırarak doldururdu....Bıyancının önünde üçüncü sıradaydık.. abim bana döndü... -biyancıyı kastederek- : ' bunun adı İsmet' dedi...  'Biyancı Kardeşler' derler...birkaç kardeşler... İsmet abi en büyükleri' dedi... 'beni çok iyi tanır, yolda gördüğünde -ne yapisen-' diye,  'sorar' dedi. Biyancının 'İsmet abi ' olması abimi çok mutlu ederdi... Çünkü .. İsmet abi, hem bardakları tam doldurur, hem de bir bardak fazla verirdi......Biyan sırası bize gelmişti..Abim, kendinden emin ve çok sevinçliydi,  'İsmet abi nasılsan' dedi... İsmet abi gür bir ses tonuyla 'sağool, babam benim... ne kederlık olsın'... abim 'İki liralık ver' dedi.-büyük edasıyla - İsmet abi : 'vay benım başımm..üstüne' dedi ve sağ tarafında, pantolon kemerine bağlı, dizlerine kadar gelen, siyah poşet torbasından, bir tane ince naylon poşet çekti, üstünü seri bir şekilde kıvırdı, abime 'tut' dedi... abim iki eliyle tuttu... biyancı seri bir şekilde, geniş kemerindeki bardakların, en sağında olanını aldı,sol yanında, birbirine sarılı boruların, altta olanının musluğunu açtı, çıkan suyla bardağı çalkalarken, gür bir sesle... 'Biiyaaaann...Biyaaaan' diye bağırarak, bardakları poşete seri bir şekilde, bir bir boşaltmaya başladı...'bir, iki..on...aa.. bu.. da.. benden' diyerek, onbirinci bardağı poşete doldurdu, poşete bir düğüm, bir düğüm daha attı. 'ikı liraya on bardak geli.., ben onbir verdım,.. hadı afiyet olsın,.. allah kabul etsin' dedi. Abim : 'Bıliyem, ismet abi, ma ben devamlı alıyam' diyerek 'kolay gelsın' dedi ve bana dönerek: 'hadı gıdah, buz alah... çabuk!..bıze kalmaz haa..' dedi ve buzcuya doğru hızlı bir şekilde yürümeye başladı....( Eğer biyancı görürsen Ramazan kardeş... üzellikle biyancı kardeşlerden... benim için... benim adıma...iki liralık biyan al ve poşete koy...amman... dikkat et!... -İsmet abi değilse- seni kandırmasın, bardakları tam doldursun!...- Haa.. bir de, -söylemeden geçemeyeceğim- bardağa biyanı doldurmadan, -mutlaka- kalçadan kıvırarak, sırtındaki bidonu çalkalasın... biyanın tadı -ancak o zaman- güzel olur... sonra da.. 'Biyaaan...Şerr-bet gibi biyan' demiyorsa -bilki- gerçek biyancı değil o...-işin erbabı olan biyancının emareleridir bunlar-)...Ben, Biyancıya şakayla takılmaya başlayan; Radyocu Hemzi, Sivereğin Cem Yılmaz'ı ve aynı zamanda sosyete terzisi Cerrıh Yavuz ve Fenerbahçe'nın efsane futbolcusu Rıdvan Dilmen (Şeytan Rıdvan) kadar hızlı olan Dayı Neşo'nun İsmet Abiye takılmalarını -ağzım açık- seyre dalmışken... Mevlehana'da -Halpazarı- dükkanı olan kirve Vehit, enseme tokatı indirerek, 'Abın gıttı, sen ne beklisen!' dedi... etrafıma bakındım... abim yoktu...kırve Vehit'in yüzüne hafif gülümsedim, sıradan çıktım...buzcuya yöneldim...Abımı gördüm, buzcu'da sıraya girmiş, bana eliyle 'gel ' diye işeret ediyordu... koşarak yanına gittim......Eskiden evlerde buzdolabı olmadığından, buzculardan satın alınan buz evde veya işyerinde parçalanarak su termosunun içerisine konulur, üzerine su doldurularak suyun soğuması sağlanırdı. Bizde -her akşam üstü olduğu gibi -yine,  ekşi suratlı buzcunun yanındaydık...Buzcu Cımo, marangozdan aldığı ince tahta talaş'ına buz kalıplarını bolca bandırmıştı...Eee ne de olsa.. buzun her santimi para idi, parasının erimesini istemiyordu tabii...İnsanın parasını, pulunu buz'a yatırması ne tuhaf!.. her an sermayen -sıcaktan dolayı -gözlerinin önünde eriyip bitebilir... Bir de borsa için en riskli yatırım aracı derler !.. Halt etmişler!...Bilmeyenler öğrensin...En riskli yatırım aracı Buz Kalıplarına para yatırmaktır. Bu yatırım aracını görmek isteyen Yetmişli yıllardaki Sivereği ziyaret etsin...ve lütfen bu terimi de İktisat terimleri arasına koyun ki öğrencilerimiz Riskli Yatırım araçlarını doğru öğrensinler-... ..Buzcunun buz kalıpları -takriben- bir metre uzunluğunda,yirmi-yirmibeş santim genişliğinde idi...Buzcu buz kalıplarını, enine ve boyuna üst üste koyarak buz kulesi oluşturmuştu... biz bu kulenin önünde müşteri kuyruğunda bekliyorduk...- tabi bana göre kule (!)... yoksa o kule.. Kömürcü Çetin'in boyunu, bir karış ancak geçerdi-......Önümüzde... İspahi çarşısı -bit pazarında- mobilya dükkanı olan, Hal Zıfkar'ın oğlu Latif  beklemekteydi... Latif'i görünce, aklıma sulu camiden su içerken.. O, marangoz Ali ve Nurettin'in ben ve Nüsret'e su atmaları gelmişti... Ben, Babasının bana bakıp bakmadığına bakmış, -Hal Zıfkar'ın- buzcu Cımo ile tatlıcı Hemo'nun tartışmasına daldığını görünce...seri bir hareketle, Latif'in çenkallı ayakkabısına arkadan basmış, ayakkabısını topuğundan çıkartmıştım... Abim bu hareketime çok kızmış, karnıma yumruk indirmişti...ben, iki büklüm olmuş kıvranırken... Latif tek bir söz etmemiş, gülümsemiş, sağ elinin işaret parmağını -ayakkabı çekeceği- olarak kullanarak, topuğunu tekrar çenkallı  ayakkabısının içine koymuştu... -Halen Latif'in o tatlı gülümsemesini anımsarım - ...Buzcu Cımo; Orta yaşlı, etine dolgun, sert bakışlı biriydi...Çok fazla konuşmaz, işine karışılmasına da tahammül etmezdi... Elinde hep, buz kesmekte kullandığı testeresi vardı tezteresini -sadece- buz kalıplarını indirirken bırakırdı.... Dizlerine kadar gelen siyah önlüğü sürekli kirli ve ıslaktı...Hergün buz alırken -mutlaka- sıra beklerdik ve her sırada beklerken de -onun- müşterisiyle tartışmasına tanık olurduk...tartışma genelde -ölçü üzerine- idi... Bir karış buz, bir lira idi.. Satıcı elini iyice açmaz ise, satın alınan buz küçük kalıyordu...bu da müşterileri memnun etmiyordu... Buzcu da çok istisnai müşterilere parmaklarını açarak karış'ı büyütürdü... ama genelde kendini zorlamazdı... sevilip sayılmakta onun umurunda değildi......İftara yarım saat vardı ve sıra bize gelmişti... 'Kaç liralık' dedi...korkuyla 'bir liralık' dedim..  Avucunu buzun üzerine koydu -parmaklarını fazla açmaya zorlamadan- küçük parmağını buz kalıbının köşesine getirdi...baş parmak ile küçük parmak arasındaki mesafeyi- bir karış- olarak belirledi .. büyük parmağının hemen bitiminde, hiç boşluk bırakmadan, hızlı kol hareketiyle. teztereyi vurdu... testere... buz kalıbından parça kesmek için yol alırken... buz kalıbının sağından ve solundan  masanın üzerine -testerenin yolundan- küçük buz taneleri dökülüyordu... bu taneler küçük, tatlı -mısır piramitleri gibi- yığınlar oluşturuyordu, buzcunun küçük oğlu Arcan, babasının buz kesme işini bitirmesini -sabırsızlıkla- bekler, testerenin durduğunu görünce de elini -seri bir hareket ile - küçük buz yığıntılarına atar, kaptığını ağzına atardı. Kendinize iyi bakınız... Sizinle olmak gerçekten çok hoş...Bir daha görüşmek dileğiyle...Cengiz BAYRAMcengizb2006@gmail.com

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık