FUZULİ


30 Haziran 2008 Pazartesi 00:00

 Mezopotamya, yemyeşil vadileri etrafını çevreleyen dağları, baharda süt, peynir kokan, dünyanın en güzel, en vahşi, en karlı, en serin, en barbar, en insancıl bölgesidir.  Medeniyetlerin odak noktası ve beşiğidir. Bir uçtan bir uca birbiriyle iç içe girmiş aşiretleri, ağaları, marabaları, topraksız köylüleriyle koca bir dünyadır hiç şüphesiz… Daha içlere daha içerilere girildiğinde masalların şehri, acıları, din savaşlarıyla ve sömürge ülkelerin işgalleriyle sıkıntılar çekmiş koca şehir vardır ve adı Bağdat’tır. Sürekli ağlayan yanının nedenleri vardır, öyle ağlar ki bu şehir; layık olmadığı halde yanlış insanların yönetimi ve Batı’nın insancıl olmayan çizmeleri altında adeta inlemiştir. Bu süreç çok daha eskilere gider ve ta Moğol imparatoru Hülagu Han’a kadar dayanır.  Dicle nehri çevresindeki setleri koruyan Abbasileri katleden Hülagu Han orduları Bağdat’a girerek taş taş üstünde koymayarak yüz binin üzerinde insanın ölümüne neden olmuştur. Bağdat’ta bulunan cami, saray ve en önemlisi tıp tan astronomiye kadar birçok bilginin olduğu kütüphaneyi adeta parçalarcasına tahrip ederek ne kadar kitap varsa tümünü Dicle nehrine attırmıştır. Rivayete göre o zamanın kitaplarından akan boyalarla Dicle nehrinin rengi adeta siyaha bürünmüştür. Bütün bu süreçler yaşandıktan sonra, aynı bölgede aynı yerde yazım sanatının canlılığını koruduğu başka bir asra gidelim
 Yıl 1500–1560 arası yer Bağdat yakınlarında Hile ve Kerbela. Bu bölgede yaşamış çok önemli bir kimliğe mercek tutalım… Daha doğarken farklılığını hissettiren bir çocuğun ileride büyük bir şair olabileceğini kim söyleyebilirdi. Üstelik Batı’da insanlar kesilip biçilerek, vahşice katledildiği engizisyon mahkemelerinde yargısız infazları yaşarken…
 O yıllarda insan meselesine verilen önem bakımından batıdan nispi farklı tutumlar sergileyen Osmanlı padişahlarının bilime ilme kapalı yanları yokmuş görünse de bu dalları küçümseyen yanları hep olmuştur. Öte yandan sanata bakış açıları da dinsel ve günah penceresi ile sınırlanmıştır. Dönemin Osmanlı padişahı Bağdat’ta yaşamaya başlayan büyük şaire önceleri kayıtsız kalmış sonradan yaptığı yardımlar da büyük şair tarafından kabul görmemiştir. Bu şair Fuzuli’den başkası değildir ve 450 yıl önce yaşadığı yer kültür şehri Paris, hayır hayır değil kısacası şu anki Irak’ın başkenti Bağdat’tır.
 1530’larda Fuzuli kendisine bağlanan maaşları ya reddetmiş ya da muhtemelen almamıştır. Maaş için Osmanlı’nın nazlanışı veya mazeretsiz geciktirişi onun reddetmesinin bir nedeni olabilir. Onur, gurur, şeref, haysiyet, sevgi gibi insan olma erdemlerini barındıran kavramları, son derece derinliğine yaşayan bu şair Bağdat’ta yaşamıştır. Yazdığı şiirler din dışıdır. İnsanların din için kesildiği ve yakıldığı Batı’ya karşın o yıllarda Bağdat’ta onun yazdığı şiirler evet din dışıdır ve aşka dairdir.
 Yoksulluğundan gocunmayan ve bu uğurda yalakalık yapmayan, onurundan taviz vermeyen büyük şair Fuzuli 1556 yılında dünyayı kasıp kavuran veba salgınında hayata gözlerini yummuştur.
 Yapıtları, Türkçe, Farsça ve Arapça üç divan Leyli vü Mecnun mesnevisi ile birlikte Kerbela olaylarını anlattığı nesir ve nazım karışımı Hadikat- üs-suada ve Şikâyet-name adlı Mansur mektuplardır.
 Bütün yaptırımları göze alarak mücadele ettiren, insanı farklı şekillerde sürükleyen, hayatın bir başka gerçeği, yaşamın ayrı rengi hiç kuşkusuz aşktır. Başı sonu olmayan serseri mayın gibi yerden yere vuran, bazen sağır bazen de çıldırtan büyük anlamdır aşk… İnsanoğlunun suçları, günahları ve sevaplarının başlangıç noktası, yalvarışlar, yakarışlar sövgülerin adı, özellikle yaşama bağlanmanın en güçlü silahıdır aşk… O yıllarda aşkı son derece güzel bir şekilde tasvir edebilen, yoksulluğuna rağmen kendini satmayan, aşkla-aşk için yazdığı şiirlerin sahibi olan şairin yaşadığı yer 470 yıl öncesi masallar şehri Bağdat’tır…
 Yıl 2008, yer Bağdat… Batı’nın engizisyon mahkemelerini kurdukları yer Bağdat… İnsanlar ölüyor, çocuklar, yaşlılar, çarşı pazarda, gelinlik kızlar, gençler, patlayan bombaların içinde kollar, bacaklar savruk bir şekilde sağdan sola darmaduman oluyor Hayat en büyük gerçeğini yani ölüm gerçeğini bonkörce hoyratça sere serpiyor, yoksul zengin zalim naçar demeden alıyor, ölüm kendini her an hatırlatıyor.
 İnsanlar ölüyor, analar çocuklarını, çocuklar, babalarını, analarını kaybediyor, daha dün Halepçe’de gazla öldükleri gibi bugün de bombalarla ölüyorlar… Ne için öldükleri belli değil; kim bilir belki de ölmüşün özgürlüğü için… Ölmüşün özgürlüğü…
 Renkler biribirine karışmış, kırmızılar kan, griler barut ve bombadan arta kalan duman olarak anılıyor, Batılı onlara ne vermek onlardan ne almak istiyor bunu bile tam öğrenemeden ölüyorlar. Daha tam anlamıyla Batı’nın mahkemelerinde bile yargılanamadan kurulan tuzaklarda ölüyorlar, insan insanı öldürüyor… Daha düne kadar Halepçe’de bugün her yerde çocuklar ağlıyor, analar ağlıyor, babalar ağlıyor, dedeler, nineler niye öldüklerini bilmeden ölüyorlar. Batı’nın geleceği uğruna gazı, petrolü uğruna dünden bu güne aynı oyunla ölüyorlar…
                   ya rab belayı aşk ile kıl aşina beni
                   bir dem bela-yı aşktan etme cüda beni
        Tanrım, aşk belasıyla beni tanıştır
        bir an bile aşk belasından uzak tutma beni
 Fuzuli bu dizeyi yazdığından bu yana 450 yıl geçmiş aşk belası yerine silah ve ölüm belası ile yaşayan, üstelik bu süreci Batı sayesinde yaşayan bir bölge olmuştur Irak ve Ortadoğu…
 Diktatörler kimyasal silahlar kullanarak binlerce insanı gözünü kırpmadan öldürebilmiş, Batı’nın tayyareleri insan hakları adına bombaları insanların üzerine dökmekten hiç sakınmamışlardır.
 İnsanlar ölüyor insanlar… Geride gözü yaşlı, yıkık dökük evler, viraneye dönmüş çarşı pazar, kolsuz ve bacaksız insanlar kalıyor.
 Kesik dumanın içinde ne aşk için iki damla gözyaşı, ne bembeyaz bir kâğıda iki satırlık bir şiir, ne de sevgi adına dudaklardan iki mısra söz dökülebiliyor. Kültür şehri Bağdat ve Ortadoğu sürekli kaynıyor ve yargılanıyor kim tarafından belli değil, insanlar ağlıyor, çarşı Pazar kan kokuyor, kitap yerine silah satılıyor…
 Fuzuli o zamanlarda vebadan öldüğü için, en azından kolu bacağı farklı yerlerden toplanıp mezara gömülmediği için çok şanslı olmalı.
 Bir ülke bir bölge sürekli dövülerek yargılanıyor ve içi boşaltıyor. Orta doğu kendi içinde kendi kendini yerken bilim ilim konuşacağına, diktatörler, aşiretler, ağalar, şıhlar, baronlar, batının acımasız cellâtları konuşuyor. Şiirler yerine, kâğıtlara ölümler yazılıyor. Pakistan da, Afganistan da, Filistin de, Irak’ta, daha sayamayacağım başka başka yerlerde insanlar kâğıtlara ölü olarak yazılıyor. Özgür ölüler…      

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık