Hasankeyf - 2


3 Şubat 2009 Salı 00:00

Zeynel Bey Külliyesi’nden çıkıp Hasankeyf şehir merkezine doğru yol alıyoruz. Açık hava müzesinin girişinde, yol boyu hediyelik eşya satan küçük dükkânlara rastlamak mümkün. Bölgeye ait yöresel örtülerin, takıların, süs eşyalarının olduğu küçük bir turistik çarşı da denebilir buraya.
Güneşin tam tepede olduğu bu saatte, arabamızı park edecek uygun, gölgelik bir yer arayışına giriyoruz. Mağara altları biraz daha gölgelik geliyor ve müsait bir yere bırakıyoruz biz de.
Taşlık ve basamaklar halindeki tırmanış yolunda buluyoruz kendimizi. Her yer irili ufaklı mağaralardan oluşmakta. Büyük mağaraları, önlerini biraz yeşillendirip çay ocağı olarak işletenler çarpıyor gözümüze. Gayet hoş ve otantik bir ortam yaratılmış. Yemek yiyebileceğiniz yerler bile var bu mağaralar içerisinde.
Tırmanışımız biraz yorucu geçiyor. Sıcağın bunda büyük etkisi var. Aşağıda yanımıza aldığımız buzlu sular, daha yukarı ulaşmadan tükeniyor, kalanlar ise güneşin etkisiyle zaten içilmeyecek kadar ısınmış oluyor.
Tıpkı Zeynel Bey Külliyesinde olduğu gibi, burada da rehber çocuklar çıkıyor karşımıza. Bir tanesini kırmayıp, bize rehberlik yapmasına izin veriyoruz (çok da iyi oluyor hani). Çok iyi ezberlediği Hasankeyf tarihini, seri bir şekilde anlatmaya başlıyor;
“Tarih boyunca birçok medeniyeti bağrında barındırmış bir yerleşim merkezi olan Hasankeyf’in, Ortaçağ İslam tarihçileri tarafından “HISN KEYFA” olarak bilinen adından daha başka isimlerinin de olduğu tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. En kuvvetli ihtimal ile kayalardan oluşan sağlam kalesi ve korunmaya çok elverişli coğrafi yapısı nedeniyle bu ismi almıştır. Nitekim Süryanicede “kifa” ; kaya, taş manasına gelmektedir. Osmanlı kaynaklarında ise buranın adı, “Hısnkeyf” olarak geçmektedir.
Milattan önce kimlerin elinde olduğu bilinmemekle birlikte, milattan sonraki asırlarda Bizans ve Sasaniler’in mücadele sahası olmuş, kimi zaman Bizanslıların, kimi zaman da Sasaniler’in eline geçmiştir. Müslümanlar Hasankeyf’i, Hz. Ömer döneminde h. 638 yılında ele geçirmişler. Bu tarihten itibaren Hıristiyan ahali burada yaşamakla birlikte, hep Müslümanların hâkimiyetinde kalmışlardır. Önce Emeviler, sonra Abbasiler tüm bölge ile beraber Hasankeyf’e de hükmetmişlerdir. Bu dönemde Hasankeyf'in stratejik bir önemi olmadığı için pek dikkatleri çekmemiştir. Hamdaniler (m.906–990) ve Mervanilerin (m.990–1096) hâkimiyetleri döneminde de, Hasankeyf aynı özelliğini korumuş, bu hanedanlar, Hasankeyf’i merkez edinmediklerinden, burayı temsilcileri vasıtası ile idare etmişlerdir. Günümüzde, civardaki ''Mervani'' (Akyar) Köyü ve o yönden Hasankeyf’e getirilen suyolu dışında, Mervanilerle ilgili bir ize rastlanmamaktadır.
Hasankeyf’in parlak dönemi M.11O1 yılında Artukluların buraya sahip olması ve merkez edinmesi ile başlamıştır. Selçuklu sultanı Melik şah’ın komutanı Artuk'un oğlu Sökmen bu tarihte Hasankeyf’e yerleşerek Hasankeyf Artuklular’ının temelini atmış, Diyarbakır (Amid)’ın 1183 Selehaddin Eyyubi tarafından alınarak Hasankeyf Artukluları’na hediye edilmesi ile Artuklular Diyarbakır’a yerleşmişlerdir. Artuklular bu tarihten yıkılışa kadar (1232), Hasankeyf’i temsilcileri vasıtası ile buradan idare etmişler. Bu gelişme, Hasankeyf’in stratejik önemini gerilettiği gibi, mimari gelişimini de aksatmıştır. Artukluların Hasankeyf’te kurdukları darphanelerde para bastıkları, medreseler yaptıkları, kaleye su çıkardıkları (çıkardıkları suyu yer altındaki büyük su depolarında saklarlardı), köprüyü ve Büyük Sarayı inşa ettikleri kaynaklardan anlaşılmaktadır.
1301 yılında Moğolların çevreye verdiği hasardan, Hasankeyf de nasibini almış; Moğol şokunu üzerinden atan Eyyubiler, Hasankeyf’i yeniden imar etmeğe başlamışlardır. Bugün, Hasankeyf’te mevcut birçok eserde imzası bulunan El Melik El Adil Sultan Süleyman (1378–1432) zamanında bu imar faaliyetleri zirveye ulaşmış; Hasankeyf, Artuklu dönemindeki haşmetine yeniden kavuşmuştur. Osmanlılar 1515 yılında bölgeyi İdris-i Bitlisi'nin gayretleri ile ele geçirince, burası da Safavilerden temizlenerek Osmanlı hâkimiyetine geçmiş ancak mahalli idare yine Eyyubilere bırakılmıştır. Eyyubilerin bu zorluklarla beraber saltanat kavgası içine girmesi sonlarını hazırlamış, 1524 de son Eyyubi hükümdarı Melik Halil’in saltanattan feragat etmesi ile Eyyubiler tarihe karışmıştır. Hasankeyf’in içinde bulunduğu bölge Osmanlıların eline geçmiş, Diyarbakır da eyalet merkezi kabul edilmiştir. Hasankeyf, bu idari düzenlemeye göre liva (sancak, kaza) merkezi olmuştur. Osmanlı kayıtlarına göre 16. asırda şehir gelişmiş, 10 000’e yakın bir nüfusu barındırmıştır. Bu sıralarda Hıristiyan nüfusu oranı yüzde atmışı bulmaktadır. Osmanlı döneminde, Hasankeyf’in idari sınırlarının bir hayli geniş olduğu anlaşılmaktadır. Bu günkü Batman’ın tümü ile Siirt ilinin (merkez dâhil) önemli bir kısmı ve Mardin’in Midyat, Dargeçit, Ömerli ilçeleri Hasankeyf’e bağlı olmuştur. Ancak buranın idari ve stratejik önemi zamanla azalmıştır. 19. yüzyılın ortalarına geldiğimizde Hasankeyf, Midyat ilçesine bağlı bir nahiye konumuna gerilemiştir. Cumhuriyete kadar bu durum devam etmiştir.
Hasankeyf, Cumhuriyet ile beraber Mardin’in Midyat ilçesine bağlı bir nahiye iken. 1926 yılında Gercüş’ün ilçe yapılması ile buraya bağlanmıştır. İ990 yılına kadar idari statüsü böyle devam etmiş, 1990 yılında Batman’ın il olması ile Hasankeyf de ilçe yapılarak buraya bağlanmıştır.”
Rehberin ağzından dinlediğimiz tarih böyle… Çalkantılı bir geçmişe sahip bu şaheser, insanlık tarihinin önemli ve bir o kadar da paha biçilmez kültürel değerlerine sahip yerleşim yerlerinden biri olmasına rağmen, son 20–30 yıla kadar pek dikkatleri çekmemiş; hep ihmal edilmiştir. 1970’li yıllardan itibaren ILISU Barajı projesi ile birlikte gündeme gelen Hasankeyf’in, sular altında kalmaması gerektiği, gerek ulusal bazda, gerekse uluslararası düzeyde dile getirilmiştir. Hasankeyf’in kurtarılması yönündeki çabalar 2003 yılında sonuç vermiş; T.C. Başbakanı, Hasankeyf’i kurtaracaklarını kamuoyuna duyurmuş ve Hasankeyf’teki kültür varlıkları, içinde bulundukları şehir ile birlikte 1981 yılında Kültür Bakanlığı’nın ilgili birimlerince koruma altına alınarak SİT alanı ilan edilmiştir. 1986 yılından itibaren başlanan arkeolojik kazılar ise halen devam etmektedir.
Hem Sit alanı olması, hem de baraj suları altında kalacak düşüncesi, ne yazık ki ilçenin gelişimini engellemiş, tarihi zenginliğine rağmen ülkenin en geri, en fakir üç ilçesinden biri olmuş Hasankeyf… Ekonomik olarak gerilediği gibi, nüfus olarak da gerileyen bu tarihi ilçedeki son 15–20 yılda meydana gelen olağanüstü durumlar da eklenince, bu gerileme dramatik bir hal almıştır.
Beklenen olumlu karar nihayet 2003 yılında gelmiş, Hasankeyf’in artık sular altında kalmayacak olmasının açıklanmasıyla birlikte, bölgenin gelişmesi yönünde hareketlenme başlamıştır. Bu olumlu gelişmelerin hem ilçe ekonomisi, hem de bölge ekonomisini iyi yönde etkileyeceğini umut ediyorum ben de…
Çok keyif alarak, doya doya tarihi hissederek, her karesinden ayrı bir haz alarak gezdiğim, yurdumun nadide güzelliklerinden biriydi Hasankeyf benim için… Eğer siz de tarihi mekânları seviyorsanız ve hala Hasankeyf’i görmediyseniz, ilk fırsatta gidin diyebileceğim bir yer. Pişman olmayacaksınız.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık