Cuma Özusan

SANAT VE EDEBİYAT ÜZERİNE-II


Cuma Özusan
7 Mart 2011 Pazartesi 00:00

İnsanda çok derin bir güzellik duygusu ve arzusu vardır. Bu yaratılıştandır. İnsan güzel olmak, güzel görünmek, güzel şeylere sahip olmak ve her vesile ile güzelliğini sergilemek ister. Tasavvufta Allahın âlemi yaratmasının sebebi olarak güzelliğini temaşa etmek gösterilir. Yarattığı insan onun güzelliğini temaşa ederek ona hayran olur. Yani Allah da güzelliğinin takdir edilmesini istiyor. “Allah güzeldir ve güzel olanı sever” der bir hadisi şerifte. İnsan yaptığı her şeyin güzel olmasını ister. Evinde, giyiminde, çevresinde güzelliği arar. Yemek yerken bile güzel bir ortamda yemek ister. Söz söylerken güzel söylemeye çalışır. Kederlerini, sevinçlerini çeşitli yollarla ortaya koyarken bunları bir sanat eseri haline getirmeye çalışır.

Yapılan her iş ve eser sanat değildir şüphesiz. Sanat ile zanaatı birbirinden ayırmak mümkündür. Zanaat bir işi evvelce meydana getirilen kalıplara göre yapmak ve bir kar ve kazanç sağlamak amacıyla çalışmaktır. Sanatta ise önde gelen öğe yaratıcılık ve hasbiliktir. Gerçek sanatçı hiç bir kar amacı gütmeden kendini sanat faaliyetine verir. Ondan bir kar sağlasa bile bu birinci derecede düşünülen bir şey değildir. Birçok şairin, ressamın, müzisyenin, artistin sefalet içinde yaşaması, ancak öldükten sonra tanınması ve eserlerinin asırlar sonra sanat müzayedelerinde çok yüksek fiyatlarla satılması kaderin garip bir cilvesidir. Çoğu eserinden yaralanmadan bu dünyadan çekip giderler.
İmdi ayrı türden bir güzellik yaratan bir sanattan bahsetmek istiyorum. Bu, insan davranışlarını konu alan güzel yaşama sanatıdır. Yaşamanın da yakalanması gereken bir estetiği vardır. İnsan davranışları bir güzellik alanı meydana getirir. Güzel yaşama, insanı hayran bırakan bir davranış sergilemektir. Onu gözleyenin hoşuna gider. Tanınmış veya tanınmamış pek çok insandan güzel davranış örnekleri sadır olmuştur. Bir davranış da bir sanat eseri gibi estetik bakımdan güzel veya çirkin olabilir. Mesela zulmün ve haksızlığın karşısında direnmek güzeldir, boyun eğmek çirkindir. Vakar güzeldir, zillet çirkindir. Sadakat güzeldir, sadakatsizlik çirkindir. Akıllı olmak güzeldir, akılsızlık çirkindir. Cömertlik güzeldir, cimrilik çirkindir. Cesaret güzeldir, korkaklık çirkindir. Kendini ebediyete adamak güzeldir, faniliklere düşkünlük çirkindir.

Sanatın öğeleri gerçek hayattan alınmış olsa bile sanatçının tasarruflarını yansıtır. Sanat; taklit ve kopya etmek değil, özgür yaratmadır. İnsan sanatla gerçeği değiştirir, yeni bir dünya oluşturur. Tarihi romanlarda vakanın bazı yerlerde yaşanmış gerçeklere uymaması gayet normaldir. Çünkü tarihi roman ile tarihin romanı ayrıdır. Birinde gerçeğe sadakat aranırken, birinde gerçeğe sadakat aranmaz. Sanatta aranan şartlar ve ortamlar bazen gerçek hayatta bile olmayabilir. Bir manevranın şartlarının gerçek bir savaştakinden farklı olması gibi… Sanat mükemmelliği ister. Fakat bu mükemmellik gerçek hayattaki mükemmellikten farklı bir eksendedir.

Bütün büyük filozoflar, düşünürler sanatın temel kavramı olan güzellik üzerinde düşünmüşlerdir. Platondan Kant’a, Baumgarten’e kadar pek çok filozof ve yazar güzel hakkında fikirlerini ortaya koymuştur. Bunları anlatmaya gerek yoktur. İsteyen kitaplara bakar. Kant’a göre güzel kavramı; hoş, yararlı, doğru, iyi, hakikat, yüce kavramlarından ayrıdır. Güzellik kendi başına bir realitedir. Başka şeylerle birlikte olabilir, bu ona zarar vermez. Güzellik içerikten bağımsızdır. Bir Ayasofya veya Süleymaniye hangi inanç için yapıldıklarına bakılmaksızın büyük sanat eserleridirler. Her ikisinin de sanatkârları dahi sanatkârlardır.  Her ikisinin de eserine hayranlık duyuluyor. Birinin cami, birinin katedral olması sanat yönünü etkilemez.

Sanat eseri bir fikrin ve ideolojinin propagandası için olamaz. Olursa ona sanat eseri denmez. Hiçbir kıymeti de olmaz. Onu yapmaya çalışanlar basit bir propagandacı veya misyoner olurlar. Bazı sanatçılar bir fikre bağlandıktan sonra eskisi gibi üretici olamamışlardır. Bunun sebeplerini ayrıca araştırmak lazımdır. Sanatçının bir fikri ve inancı olmasın demek istemiyoruz. Sanatkârın bir fikir dünyası vardır ve eseri de bundan ayrı tutulamaz. Önemli olan, yüksek sanat değeri taşıyan ürünler ortaya koymak, sanatı hiçbir şeye alet etmemektir. Sanat değeri düşük bir yapıtı hiçbir ideoloji yükseltmez. Benim için sanatın birinci amacı güzelliktir, fayda değil.

Bir sanat eserinin güzel olması yanında ahlaka, moral ve manevi değerlere uygun olması gerekip gerekmediği konusu tartışmalı bir konudur. Saf sanatı savunanlara göre sanat eserinde güzellik öğesinden başka bir şey aranmaz. Sanatkârın dini ve ahlaki görüşleri ve yaşantısı sanattan ayrı bir konudur. Meydana getirdiği esere bakılır. Sanat içeriği ve konusu ile değerlendirilmez. Ahlaka aykırı bir sanat yoktur ve olamaz. Böyle kaygılar sanatçıların değil ahlakçıların ve dincilerin kaygılarıdır. Mesela Oscar Wilde: “ahlaka aykırı sanat yoktur, ancak kötü yazılmış eser vardır diyor. Keza Flaubert de: sanatkârın bir dini ve fikri olmamalıdır diyor. Ama Tolstoy tam bunların karşısında duruyor. Sanatı hakikatin araştırılması ve üstün ahlakın vasıtası sayıyor.

Bir sanat eserinde yapılması güzel olan bir şeyi gerçek hayatta da yapmak istemeniz çirkindir. Örneğin televizyonda bakıyorsunuz entelektüel biri bir şey anlatıyor, önüne birkaç kitap koymuş, sahte bir dekor meydana getirmiş. Veya bir bahçede birkaç kişi oturmuş sohbet ediyorlar, arka planda yalandan bir kapı, bir pencere, bir tekerlek veya başka bir şey dekora eklemlenmiş. Veya bir yazarın hayatı anlatılıyor. Yazarın program için yaptığı jestler, verdiği pozlar fonda gösteriliyor. Bütün bunlar düzenbazlıktır. Çünkü burada otantiklik lazımdır.

Sanattan ve estetik zevkten gittikçe uzaklaşıyoruz.. Sanat olmayınca insanlıktan da uzaklaşıyoruz. Eskiden insanlar daha fazla güzellik öğesi taşıyan bir çevrede yaşıyorlardı. Bir kapı kolundan tutun pencerelerin, kapıların, köprülerin kemerlerine kadar her şey sanatkârane idi. Hayvanların eğerleri,  üzerlerine atılan heybeler bile sanatlı öğelerle süslenmişti. O eski kesme taşlarla yapılan binalarda, evlerde yaşamak ne zevkti! O geniş avlular içinde gökyüzünü her an seyrediyordunuz. Çarşıdaki, pazardaki yapıların çoğunda kubbe vardı, o da göğü temsil ediyordu. Eskiden, yapılarla çevre tam bir uyum halinde idi. Bugünkü çirkinlik ve orantısızlık yoktu.

Bugün bütün yapılarda kapılar, pencereler, odalar, holler geometrik şekillerden ibaret kalmış. Hiçbir zarafet ve zevk yok.  Yeni yapılan binaların hangisinde estetik kaygı göz önüne alınmış! Hele camiler; kubbenin minarelerle, minarelerin yapının bütünlüğü ile her ikisinin çevresi ile hiçbir uyumu yok. Bursa’da, İstanbul’da, Edirne’de, Kütahya’da, sair yerlerde Osmanlı’dan kalan camilerin zarafetlerine bakın, bir de bugünkülere! İşte bütün bu sebeplerden dolayı diyorum ki, okullarda sanatın ve güzelliğin önemi vurgulanmalı. Edebiyata ve sanata fizik ve kimyadan daha fazla önem vermeliyiz. Çünkü sanat insanı anlatır ve insan içindir. Sanat hayatımızdan kalktığı zaman insanlıktan uzaklaşmış oluruz. İnsan olmadı mı hiçbir şeyin de değeri kalmaz

Bütün büyük eserler sevmenin ve aşkın sonucudur. Bu aşk ister mecazi ister hakiki olsun fark etmez. Sevmenin bütün çeşitleri yaratıcıdır. İnsanın kendini aşmasına sebep olur. Sevilen şey aşkın olmalı ve hiçbir zaman ona kavuşulmamalı. Kavuşulunca cazibesini ve gücünü kaybeder. Pek çok sanatçı sevdiklerine kavuşamamaları yüzünden ıstıraplarını eserleriyle ebedileştirmiştir. Platonik aşklar edebiyatın ve sanatın gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Hayal gücü olmadan,  zengin tasavvurlar olmadan bir şey geliştirilemez. “Eğer Dante sevgilisi Beatris’e kavuşsaydı İlahi Komedya’yı yazamazdı” derler. Acaba Abdülhak Hamit Fatima’yı kaybetmeseydi o ölümsüz “makber” şiirini yazabilir miydi? Büyük felaketler olmasaydı antik trajediler yazılabilir miydi? Vesselam.


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık