Kadir BÜYÜKKAYA

SİVEREK’TE DOĞMAK,FRANKFURT’TA ÖLMEK.............


Kadir BÜYÜKKAYA
3 Eylül 2012 Pazartesi 10:11

SİVEREK’TE DOĞMAK,FRANKFURT’TA ÖLMEK.............

 

Otuz iki yıldan beri yaşamını
Almanya’da sürdüren değerli arkadaşım ve akrabam Bekir Sıtkı Parlak’ın ölüm
haberini aldığımda kıymetli bir dostumla birlikte sabah kahvaltısındaydım. Otuz
üç yıldan sonra evime ilk kez misafir ettiğim dostum ile birlikte geçmişte
kalan anılardan söz ettiğimiz bir sırada Almanya’dan gelen bir telefon Bekir
Parlak’ın yaşama veda ettiğini söylüyordu. Kanım dondu. Ağzımdaki lokmayı ne
yutabiliyordum, ne de çıkarabiliyordum. Bekir’in ölüm haberi karşısında taş
kesilmiştim. Bir şeyler yapamamanın üzüntüsüyle bütün bedenim titreyerek elimde
tutuğum telefona tükürüyorum. Yüzümdeki ani değişiklik masada oturanları
korkuya boğmuştu. Gömüldüğüm sessizlik karşısında önemli şeyler olduğunu
anlayan eşim, çocuklarım ve misafirim büyük bir endişe ile olup biteni anlamaya
çalışıyorlardı. Ben bir şeyler demeye fırsat bulmadan Türkiye’den telefonlar
gelmeye başlıyor. Kara haber dost ve akraba çevresine tez ulaşmıştı. Otuz üç
yıldan sonra görüşebildiğim misafirimi ev de bırakarak, daha doğrusu onu
çocuklarıma emanet ederek Almanya’ya hareket ediyorum.

 

Yol boyunca
telefonum susmuyor. Türkiye’den ve Avrupa’dan arayanlar meselenin iç yüzünü
öğrenmeye çalışıyordu. Ne var ki en az onlar kadar ben de bir şey bilmiyordum.
Bildiğim tek şey Bekir’in artık yaşamadığıydı. Niçin ve nasıl olmasının ne
önemi vardı ki? Bekir, günün birinde herkesin mutlaka karşı karşıya geleceği
kaçınılmaz sonu kendi elleriyle ileriye almıştı. Yaşam ve insana ilişkin
karmaşık denklemleri çözmede yetersiz kalan Bekir, hayatının son durağında, her
şeyi ve herkesi elinin tersiyle bir tarafa iterek, hiç alışamadığı, bir gün
olsun ısınamadığı bu gurbet diyarında, tadı-tuzu olmayan yaşamın ortasına
tükürerek” benden bu kadar” diyerek kendini sonsuzluğun fırtınasına savurmuştu.

 

Olay duyulduğunda
başta çocukları olmak üzere bütün dostları ve sevenleri hep bir ağızdan “İşte
bu olmadı Bekir “ dediler. Lakin olan olmuştu. Bekir, zorluklarla geçen elli
bir yıllık sıkıntılı yaşamı kendisi için yeterli bulmuş ve Allah’ın kendisine
bahşettiği ömrünün arta kalan kısmını geride bıraktı ğı insanlara armağan
ederek dosta, yaşama ve yoldaşa veda ederek bu fani dünyaya elveda demişti.
Bekir, görevliler nezaretinde ambulansla hastane morguna kaldırıldığında Frankfurt
şehri yeni bir güne daha yeni başlıyordu. Kürdü-Türkü yüz binlerce yabancının
mesken tutuğu kentin semalarında siyah bulutlar kaynıyordu.

 

Bekir’in lanet olası
kaderi daha ilk günden kötü yazılmıştı. Babası öldüğünde o henüz sekiz yaşında,
Küçük kardeşi ise Annesinin karnında daha üç aylıktı. Her İki kardeşin yaşam
hamuru talihsizlikle yoğrulmuştu. Babasızlık fena dokunuyordu onlara.
Çarşı-pazar dönüşü babalarını sokak başlarında karşılayan çocukların sevinçleri
onlara iğne gibi batıyordu. Çocuklarını şefkatle kucaklayan babalar, babalarını
ellerinden sımsıkı tutan çocuklar Bekir’i ve kardeşini içten içe hep
kıskandırmıştı. Mahalle arkadaşları baba elinden elmalı şeker, bisküvi
alabilirken onlar ancak annesinin verdiği parayla macunlu şeker alabiliyordu.
Babalar sevgi gösterileri ile çocuklarını mutlu ederken onlar başlarını
okşayacak bir baba eli aradılar hep. Baba şefkatinden mahrum yaşamak onlara
tadı-tuzu ve hiçbir özeliği olmayan berbat bir yiyecekten ibaretti.

 

Özel günlerin ve
bilhassa bayramların hiçbir özeliği yoktu onlar için. Bayramlar herkes için
sevinç kaynağı olurken onlar en çok bayram günlerinde hüzün ve kedere
boğulurdu. Bu yüzden olsa gerek, onlar bayram günleri gelsin hiç
istemiyorlardı. Bayram günleri, babasızlığın en fazla hissedildiği günler
olurdu onlar için. Bayram hazırlıkları başladığında mahalledeki bütün çocuklar
havalara uçarken bir tek onlar üzüntüye kapılırdı. Bir tek onlar boynu bükük
kalırdı annelerinin koltuğunda.

 

Çocuklar için bayram demek
yeni giysiler demekti. Bayram demek baba elinden bayram harçlığı almak demekti.
Ne var ki Bekir ve kardeşi bütün bunlardan büsbütün yoksundular. Çünkü onların
yeryüzünde yaşayan bir Babaları yoktu. Bayram arifesinde bayramlık elbiseler
alındığında herkesin yanı başında babaları varken, onların yanında sadece
Anneleri olurdu. Herkes Bayram harçlığını babasının elinden alırken onlar
annelerinin avuçlarına bıraktığı harçlıkla mutlu olmaya çalışırdı.

 

Babasızlık hayatının her
alanında kendisini hissettiriyordu. Okulla kayıt oldukları ilk gün diğer
çocuklar babalarının gölgesinde kendilerini bir padişah kadar güvende
hissederken onlar annesinin yanı başında kırık bir dal gibi boynu bükük
durmuşlardı. Yılsonunda karne günü gelip çattığında sınıf arkadaşlarının içi
içine sığmazken onlar bu heyecanı istediği şekilde yaşayamazdı. Çünkü onların
ellerinde karneleriyle koşacakları bir babaları yoktu. Oysa onlar mahallenin en
uysal, en kibar ve en zeki çocuklarıydı. Onlar okulun en çalışkan, en saygılı ve
en takdir toplayan öğrencileriydi. Ne var ki bu özeliklerine rağmen onlar hiçte
mutlu değillerdi. Çünkü onları bu meziyetlerden dolayı kucaklayacak, onlara
şefkat dolu sözler söyleyecek, onları kollayıp, onurlandıracak bir babaları
yoktu dünyada.

 

Bekir ve kardeşi için yeryüzünde
tutunacak tek dal, gölgesine sığınacak tek ağaç anneleri idi. Genç yaşta eşini
kaybeden, yaşamın zorlukları karşısında bir başına kalan annenin işi zordu. Ne
var ki anne çocuklarını el âleme muhtaç etmemek için var gücü ile çabalamaya
kararlıydı. Çocuklarına babasız kalmanın sıkıntısını yaşatmamak için didinen
anne canını dişine takarak gece-gündüz çabalıyordu. Gel görelim ki Siverek gibi
bir yerde eşini kaybetmiş genç bir kadın için yaşam mücadelesi hiçte kolay değildi.
Ama böyle de olsa genç anne çocuklarının geleceği için saçını süpürge yapmaktan
geri kalmıyordu. Onun tek kaygısı çocuklarının geleceğiydi. Bunun dışında onun
düşündüğü bir şeyi yoktu. Çocuk-evlat sevgisine dayanan anne, olmadık
zorluklara katlanıyordu. Kendi elleriyle ördüğü yün çorapları ve evinin bir
köşesine koyduğu boncuk-mercan türü şeyleri satarak çocuklarını geçindirmeye
çalışıyordu. Anne’nin azim ve kararlığı dağları yerinden oynatıyordu.
Çocuklarını kanatları arasına alan anne hiçbir zorluğa ve hiçbir sıkıntıya
eyvallah etmiyordu. Onun hiç kimseye minnet etmeye niyeti yoktu. Kendini
bütünüyle çocuklarına adayan anne eğilmeden, bükülmeden dimdik ayakta idi.
Merde ve namerde avuç açmadan, çocuklarını büyüttüğü için kendini dünyanın en
mutlu insanı olarak görün anne, çevresinden övgü ve takdir topluyordu. Alın
teri, göz nuru dökerek çocuklarını büyüten annenin gözünde çocukları her şeydi.
Yakın akrabalardan gelen ufak tefek yardımları geri çevirecek kadar onurlu idi.
Çocuklarımı incitir, kimse çocuklarıma yetim muamelesi yapmasın diyerek yakın
akrabalardan gelen yardım tekliflerini reddedecek kadar gururluydu. Kimselere
el açmamak, kimselere muhtaç olmamak için gece gündüz, kar-kış demeden hep
didindi durdu. Onun tek derdi çocuklarıydı. Amacı çocuklarını kimseye muhtaç
etmeden ayakta kalmaktı. Çocuklarını alnının akıyla büyütmek onun tek gayesi
idi. Kol kanat gerdiği çocuklarının mürüvvetini görmek onun dünyada ki tek
arzusu ve hayali idi.

 

Yıllar sonra oğlu Bekir
Almanya’da evlendiğinde, yaşlı Anne Allah’a şükür edip kurbanlar kesmişti.
Binlerce anının uçuştuğu taş döşemeli evlerinin avlusunda kurban ettiği, kendi
elleriyle dağıtığında sevinçten gözyaşlarına boğulmuştu. Evlerine kurban eti
giren fakir-fukaranın duasını arkasına alan Anne’nin tanrıya olan yalvarışı o
günden sonra sadece küçük oğlu içindi. Küçük oğlunu evlendirmeden bu dünyadan
göç etmek ona büyük bir haksızlık gibi geliyordu. Oğlu, Karahan’ın düğününe
kadar canını almasın diye durmadan Allah’a yalvarıyordu. Yeri zamanı geldiğinde
küçük oğlu evlendiğinde sırtından ağır bir yük kalkmışçasına rahatlamıştı.
Allaha karşı olan şükran borcunu
ağlayarak dile getiren yaşlı annenin çocuklarının mutluluğu ve selameti dışında
Allah’tan isteyeceği hiçbir şeyi kalmamıştı artık. Böyle olduğu için de o,
bütün dua ve istekleri kabul görmüş bir insan olarak gözü arkada kalmadan,
gönül rahatlığıyla ölebilirdi artık.

 

Bekir çevresiyle uyum
içerisinde yaşayan mütevazı bir insandı. Birçoklarımız gibi onunda kendine göre
hayalleri vardı. Hayalleri gerçekleşsin diye onunda kendine göre uğraşları
olmuştu. Kimlik kavgasında zamanında onunda kendince uğraşları olmuştu. Yaşam
kavgasında kararlı ve azimliydi. Önüne koyduğu hedeflere varmak için adım adım
durmadan çabalıyordu. Otuz iki yıl önce geldiği Almanya’da birçok insanın
göstermekte zorlanacağı azim ve çabayı göstermiş, sonuçta bulunduğu bölgede
herkesin aradığı yetenekli bir tercüman olmuştu. İşi gereği birçok insana
yardımı dokunuyordu. Kendi insanına yararı dokunduğu için kendini mutlu
hissediyordu. İnsanlara yol göstermekten büyük haz alıyordu. Yolunu bulmada
zorlananlar, yaşamın sıkıntılarıyla boğuşanlar onun deneyimlerinden
yararlanmaya çalışırdı. Bildiği şeyleri çevresiyle paylaşmaktan bir gün olsun
geri durmadı. Yardım ve yardımlaşmayı yaşamın gayesi olarak benimsedi. Onu
sevenler onun bu başarısından dolayı onunla hep övündü.

 

Bekir meşakkatli
bir didinmeden sonra en nihayet özlemini duyduğu rahata kavuşmuştu. Rahat ve
huzurlu bir yaşamı için gerekli olan bütün olanaklara kavuşan Bekir şen
şakraktı. Fabrika köşelerinde yıpranan normal bir işçiye göre rahat bir işi
vardı. Maddi geliri fena değildi. Yaşam standardı iyi sayılırdı. Eşi ve
çocuklarıyla mutlu bir aile manzarası sergiliyordu. Kimse ile bir sorunu,
takıntısı yoktu. İyi ve saygın bir aile reisiydi. Çocuklarının eğitim sorunu
ile yakından ilgileniyordu. Çocuklar sağlam ve iyi bir eğitim görsünler diye
durmadan çabalıyordu. Birkaç yılda bir Almanya’ya davet ettiği annesine karşı
vefa dolu idi. Her şeyin üstünde tutuğu yaşlı annesi çok uzaklarda ta Urfa’da
yaşasa da, annenin onun hayatında önemi bir yeri vardı. Anne onun için yaşam
kaynağı demekti. Yaşamı çile ve sıkıntılarla geçen yaşlı annesini son deminde
mutlu etmek için elinden geleni fazlasıyla yapıyordu. Bekir’in kendisi için
yaptığı fedakârlıkları gören yaşlı anne beş vakit kıldığı namazda uzaktan uzağa
ona hayır dualar gönderiyordu.

 

Ne var ki bütün
bunlara rağmen Bekir’in kafası pek rahat değildi. Onun yüreğinin bir köşesinde nedeni
belirsiz bir tedirginlik vardı hep… Kılı kırka yarayacak kadar titizdi. Her şeyden nem kapacak
kadar hassas bir yapısı vardı. Son derece alıngandı. Kaba hareketler karşısında
anında kırılıyordu. Bütün yaşamını bir programa bağlamıştı. Oluşturduğu program
dışında gelişen en ufak bir durum onu fazlasıyla huzursuz ediyordu. Günlük
yaşamın kurallarını kendisi belirliyordu. Belirlediği kuralların dışına çıkmaya
zorlandığında bütün dünyası altüst olurdu. Onun kendine göre mutlak doğruları
vardı. Doğrularına ters düşen davranışlarla yüz yüze geldiğinde gereğinden
fazla huzursuz olurdu. Dünyanın bin bir hali ve terslikleri karşısında risk
almayı kesinlikle göze alamıyordu.

 

Onun yaşamında risk almak diye bir
şey söz konusu olamazdı. İşi oluruna bırakmayacak kadar sağlamcıydı. Onun
yaşamında işi şansa bırakmak diye bir şey yoktu. Atacağı her adımı hesaplayarak
atardı. Yere hep sağlam basmak istiyordu. Kişiliğinde yer edinen bu özelikler
toplamı kimi zaman onu ve yakın çevresini zora sokuyordu.

 

Çok sevdiği ve fazlasıyla değer verdiği
bir sürü dost ve arkadaşı vardı. Özel durumlarda onlara gittiğinde temizlik ve
hijyen ile ilgili sorunlar kafasında depreşir ve çoğu zaman gittiği yerde adeta
istemeden, yemeğe otururdu. Gittiği yerde gecelememek için elinden geleni
yapardı. Yüzlerce kilometre kat ettiği halde yatakların temizliği vs meseleler
kafasını kurcaladığından, üstündeki yorgunluğa aldırmadan ne eder eder ve bir
bahane bularak gece mutlaka evine dönerdi.

 

İşi gereği bazen
yüzlerce km yol kat ettiği olurdu. Giderken ve dönerken, bırakalım yolda yemek
yemeyi bir tesiste bir bardak çay-kahve içmeyi bile içine sindiremezdi. Ona
göre yaşadığımız dünyada her şey insan yaşamını tehdit edecek kadar kusurlu ve
sağlıksız üretiliyordu. Akılı olmak bütün bunlardan uzak kalmayı
gerektiriyordu.

 

Sağlığını fazlasıyla
önemsiyordu. Sıradan bir rahatsızlık karşısında hemen panikler ve zaman
geçirmeden doktora koşardı. Gittiği doktor onu tatmin etmez üşenmeden
ikincisine giderdi. Doktorların söylediği şeyler onu rahatlamaya kâfi gelmez
birde kendi çapında araştırmalara girerdi. Bu yüzden hastalıklar konusunda
doktorlara taş çıkartacak kadar bilgili idi.

 

Aşırı titizliği,
kuralcılığı ve temkinliği yüzünden çok sevdiği ve inandığı insanlara karşı bile
hep mesafeli idi. İnsanlarımızın geri kalmışlığından kaynaklanan kimi ilkel
davranışlar onda hiçbir şekilde kabul görmezdi. Ona göre herkes her şart ve
merc altında mükemmel olmalı idi. Hiç kimsenin bir başkasına zarar ve sıkıntı
vermeye hakkı yoktu. Yaşama ilişkin katı kuralları ve prensipleri olduğu için
dost ve arkadaş çevresini elden geldiğince sınırlı tutuyordu.

 

Bekir’in çocukluk
döneminden kendisine miras kalan kimi özelikler onun yüreğinde ve beyninde
ciddi anlamda boşluklar oluşturmuştu. Elde edilen maddi olanakların hiçbirisi
Bekir’in yüreğine kök salan bu sıkıntıları gidermeye kâfi gelmiyordu. Onun
çocukluğunda yaşayamadığı ya da yaşamaya fırsat bulamadığı birçok şey onu iki
adım gerisinden adım adım takip ediyordu. Çocukluğunda yaşamadığı bir sürü şey
ağır bir yük gibi sırtına binmişti Bekir’in. Temel dolgusunda eksiklikler
olduğundan sıradan sıkıntılar bile onu fazlasıyla tedirgin ediyordu. Sahip
olduğu bütün olanaklar onun yorgun yüreğine oturan sıkıntıları gidermeye kâfi
gelmiyordu. Yaşadığı rahat hayat ve gördüğü her türlü konfor ona yaşamın gerçek
tadını veremiyordu. Onun güzünde her şey eksik ve renksizdi. Geçmişte yaşanan
sıkıntılar her olayda kendini hissettiriyordu. Olaylar üzerinde düşünürken
netliği yakalayamıyordu. Her şey ona muğlâk ve bulanık geliyordu. Yaşam ona
çözümü olmayan bir bulmaca gibi geliyordu. El attığı bütün meseleler kalın bir
sis perdesi altında idi. Sis perdesinin arkasından dünyaya bakmak ona işkence
gibi geliyordu. Oysa o, her şeyi olduğu gibi, net ve açık görmek istiyordu.
Bazen çevresinde gördüğü birçok şey ona boş ve gereksiz gibi geliyordu. Günlük
yaşamda karşılaştığı sıradan bir sıkıntı ona aşılması imkânsız bir sorun gibi
geliyordu. Zorluklar karşısında direnç gösteremiyordu. Güçlükler onu
ürkütüyordu. İnsanların koşuşturmaları ve söyledikleri ona anlaşılması zor
şeyler gibi geliyordu. Kısacası bazen yaşam denen koşturmaca ona çok anlamsız
geliyordu.

 

Bekir çocukken, birçok
anne gibi, onun da annesi ona “oğlum okuyup büyük adam olursan para pul sahibi
olursun. Bunu başarırsan güc-kudret
sahibi olursun. O zaman el attığın her şey senin olur. Bunu başaramasan
dost-arkadaş, hısım-akraba hiç bir insanın sana hiç bir yararı olmaz” demişti.
Ve Bekir kendisine sunulan bu reçetenin doğruluğuna inanarak hayata bakış
açısını en azından bilinçaltında birazda böyle kurgulamıştı. Bu noktadan
hareketle bütün gücünü ve her türlü yeteneğini kullanarak üniversite kapılarına
kadar gelebilmişti. Özlemini duyduğu rahat yaşama kavuşmak için eldeki
imkânları en iyi şekilde değerlendirerek Almanya’da tercüman olmayı başarmıştı.
Tercümanlık mesleği onu kariyer sahibi etmişti. Bu kariyer sayesinde geniş bir
dost ve arkadaş çevresi edinmişti. Lakin ne kariyer ve ne de kazandığı para
onun ruhunun derinliklerinde yatan yaşam biçimine olanak tanımamıştı.
Çocukluğunda kendisine empoze edilen reçetelerin hiçbirisi, hiçbir şeye
yaramamıştı. Kariyer ve kariyere bağlı diğer imkânların hiçbirisi onu ihtiyaç
duyduğu gerçek huzura ve rahatlığa kavuşturamamıştı. Maddi ilişkilere dayalı
imkânlar onun o güzel yüreğine çöken sıkıntıları silip süpürmeye kafi
gelmemişti. Bekir’in yüreğinde oyulan ve bir türlü kapanmayan devasa boşluk
ancak onun cansız bedeniyle dolmuştu.

 

Bekir’in cenazesi Baba toprağı
Siverek’e doğru yola çıktığında Frankfurt’un bir köşesinde bir dönerci
büfesinde Ahmet Kaya’nın “Bir intihar çiçeği “ türküsü çalınıyordu. Güneşin
batışına ve gecenin karanlığına isyan eden martılar Frankfurt’u ikiye ayıran
Main nehri üzerinde, zamansız ölenlerin anısına kanat çırpıyorlardı.

 

Bekir’in
cansız bedeni çetin ve yorucu bir yolculuktan sonra Siverek mezarlığında
toprağa verilirken, hayatının otuz iki yılını verdiği Frankfurt kaldırımlarında
insanlar koşuşturmaya devam ediyordu. Bekir, yıllar önce vefat eden babasının
yanında toprağa verildiğinde, Frankfurt kentini ikiye bölen Main nehri kalleş
ve sinsi akışını utanmadan sürdürüyordu. Bütün eller Bekir’in ruhu için havaya
kalktığında başucunda, yaşlı annesi, eşi, dostları, arkadaşalari, akrabaları ve
geride bıraktığı iki oğlu vardı. Bekir’in şansız başlayan yaşam serüveni, çok
talihsiz bir şekilde Main nehrinin soğuk sularında son bulmuştu. Elime aldığım
bir avuç toprağı büyük bir saygıyla Bekir’in mezarına serpiştirdiğimde, bütün
dualarım onun huzuru içindi...


Kadir Büyükkaya / Hollanda

K.buyukkaya@hotmail.com


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık