SİYAH-BEYAZ


1 Haziran 2006 Perşembe 00:00
SİYAH-BEYAZ

 

Siverek’te Sinemalı Yıllar
Yerli filmler çekildikleri dönemlerde çok izlendiler ve sevildiler. Daha sonra Amerikan Hollywood filmlerinin yaygın olarak gösterime girmeleri ile  haksız eleştirilere uğramaya başladılar. Bu yıllarda  toplum değişmeye başlamış, Türkiye yavaş yavaş sanayileşme yoluna girmişti.  Bu arada 1945- 1980 yılları arasında meydana gelen savaşlar, askeri müdahaleler defalarca değişik görüş ve bakış açılarıyla filmlere senaryo oldu. Psikolojik savaşlarda sinema etkin ve iyi bir silah olarak kullanıldı. Türkiye’nin terör olaylarıyla çalkalandığı 70’li yılların sonunda sinema salonları da bundan payını alınca  sinema sektörü kötü günler geçirmeye başladı. Bu yıllarda sadece para kazanmak için yapılan erotik ve porno filmler Yeşilçamın sanata duyarlı ve aileye hitap eden yönünü çoktan  değiştirmişti. Televizyonların da evlere girmesiyle aileler tamamen sinemadan çekildi. Sinemalar sadece gençlere kalarak bir nevi yer altına inmiş oldu.Sinemalar Seyircisini Kaybediyor
1980 öncesinde toplu gezmenin, eğlenmenin, toplanmanın büyük riskleri vardı. Gazeteler, sinemalar, tiyatrolar, kahvehaneler gibi insanların toplu bulundukları yerler anarşistlerin, provokatörlerin kolayca silahlı, bombalı eylem yaptıkları yerler haline gelmişti.  Sinemaların izleyici kaybetmesinin sebeplerinden biri de budur.
Fakat sinemaya asıl darbeyi televizyonlar vurdu. Önce televizyonlarda yerli filmler ardından Beta Max ve VHS videolar, onlar da yetmedi yüzlerce TV kanalı, VCD, DVD ve bilgisayarlarla beraber  “home cinema”, “cep sinemaları” ortalığı sardı. Ama hiç birisi arada çekirdeklerin yenildiği ve gazozların içildiği, çivileri çıkmış kırık tahta sandalyeli o yazlık sinemaların tadını veremedi.
1985 yılından sonra kaliteli filmlerin yapılmasıyla Sinema yavaş yavaş televizyonlara kaptırdığı seyircisini istemeye başladı. Ama eski seyircisi artık yoktu. Eskiden orta tabakanın ucuz eğlencesi olan sinema artık entelektüel kesimden müşterisini buluyordu. Sonraları daha çok gençlerden oluşan seyirci bol efektli “Matrix”, “Yüzüklerin Efendisi” v.s. son derece hareketli bilim-kurgu türü filmlerden hoşlanmaya başladı.
Eski duygusal filmler hareketsiz bulundukları için gözden düşmüştü. Oysa şimdi sadece televizyonlarda, izleyicinin televizyon başında olmadığı saatlerde oynatılan eski filmlerden ders alınacak çok  güzellikler vardır. Genellikle umutsuz aşkları anlatan filmler kel, kör, topal karakterlere yüklenen güzel dostlukları, güzel komşulukları, iyi arkadaşlıkları, kötülerin sonunun iyi olmayacağını ve adaletin er veya geç sağlandığını, kötülüğün kimsenin yanına kalmadığını bize her filmde anlattı durdu. Filmlerin sonunda meydana gelen mucizeler bizi hep mutlu etti. Az da olsa mutlu sonla bitmeyen filmler ise günlerce aklımızdan çıkmadı.
Filmlerden ve sinemadan etkilenen çocuklar biraz da mucitlik ruhuyla  mahallelerde yaptıkları derme çatma perdelerin arkasına geçerek perdelere yansıyan gölgeleriyle sinemacılık yaparken belki para kazanamadılar, ama kendi yaşıtları veya genellikle daha küçük seyircilerden aldıkları doyumsuz ücretlerle (küçük paralar, şeker, meyve kurusu, üzüm, pestil v.s.) yetindiler.
            1948’de Siverek’te ilk sinema  açıldıktan bir iki yıl sonra...
Yıl 1950. Elinde tenekeden bir huni ile sokakları dolaşan  genç avazı çıktığı kadar “..BU AKŞAAAMM   Halk Sinemasındaa....!” diye bağırarak oynayacak filmin reklamını yapıyor. Daha sonraları at arabasının üzerinde tahtaya yapıştırılmış  afişlerle devam ediyor ilanat işi. Ayrıca filmden çeşitli kareler ve oynatılacak sinemanın ismi sokaktaki çocuklarla beraber gençler ve esnafta meraklı  bekleyişlere neden oluyordu.

 

Görüntüsüz Sesli Sinemalar

O dönemlerde sinema en güzel eğlenceydi. Henüz televizyon yayınları yoktu. Sinemaya gidip filmi izlememişseniz filmi dakikası dakikasına en ince ayrıntısına kadar size anlatacak birileri muhakkak bulunurdu. Onlar filmi anlatırken herkes pür dikkat dinler ve filmi görmüş gibi olur, kendisi de başkasına anlatmaya kalkardı. Bu dinleyiciler daha çok  sinema bilet parasını denkleştiremeyen  çocuklar, gençler ya da  anne-baba korkusuyla sinemaya gidemeyenlerden oluşurdu.
Filmi seyredip anlatanlar şanslı sayılırdı. Gerçi belki de  şimdi ballandıra ballandıra anlattıkları bu film için evden iyi bir dayak da yemişlerdi. Yine de  filmi sinemanın büyük perdesinde seyirci sandalyesinde bizzat yorumsuz  izlemeye değerdi. Bazen filmin konusunu dinleyerek öğrenenler sanki kendileri o filmi izlemiş gibi gidip başkalarına anlatırlardı.
 Sinemadan dönüşte o filmi seyretmemiş birilerine denk gelindi mi  başlanırdı abartılarak ve dakika dakika film anlatılmaya. Film anlatılırken herkes dikkatlice araya laf sokuşturmadan dinler ve biraz da o heyecanı bedavadan yaşarlardı
Siverek’te Sinemacılar               
Konu ile ilgili röportaj yaptığımız eski bir sinemacı- Makinist Sakıp Küçükbayrak o günleri şöyle anlatıyor; “Siverek’te amcam Şefik Küçükbayrak ortağı Mustafa Ataman’la Siverek Halk Evi’nde sinema işletmekteydiler.  Ben o zaman çocuk sayılırdım. İzlediğimiz o  ilk filmler sessizdi. Arka tarafta bir pikap veya radyo çalınırdı. Sesli sinemalar birkaç ay sonra geldi. Film makineleri problemli idi. Dikkat edilmezse film tutuşur yanardı. Birkaç yıl sonra makinistlik yapmaya başlamıştım. Gelen  ilk filmlerin afişleri de yoktu. Sokaklarda huni ile ilan ederdik. İlancılar, filmde oynayan artistleri saydıktan sonra “göz yaşlarınızı tutamayacaksınız”, “aşk ve intikam bu filmde” gibi sloganlarla halkı heyecanlandırırlardı. Sinema seyircisi çok kültürlü idi. Sinemada kesinlikle kimse kimseyi rahatsız etmez, isteyen ailesiyle  gelirdi. Çarşamba günleri saat birde bayanlar matinesi olurdu. Locaların abonesi olduğu gibi, günlük  biletleri de satardık. Hiç unutmuyorum,  Tarık Akan ve  Filiz Akın’ın oynadığı “Azat Kuşu” filminde aileler çok fazla gelince bekarları içeri almadık. Film aralarında güzel müzikler çalardık.
İlginç olaylar da yaşadığımız oluyordu. Mesela ilk defa sinemaya gelen bir köylü filmde kendisine doğru silahını nişanlayan artistten önce davranarak bir el ateş etmiş ve perdemizi delmişti. Adamı zor sakinleştirip dışarı çıkardık. Sinemanın bir filmi birkaç defa izleyen müdavimleri de vardı. Tenekeci Yaşar bunlardan biriydi. Her zaman en öndeki sırada oturur, bazen daha önceden izlediği için filmi yüksek sesle anlatırdı. Halk tarafından bilinen ve sevilen bir kişi olduğu için diğer seyirciler ona kızmıyorlardı.  Bazı izleyiciler özellikle Tenekeci Yaşar’a yakın oturmaya çalışır ve filmden çok onu izlerlerdi.
Bazen aksaklıklar olur film kopardı, seyircinin sabrı taştı mı makinisti “makiniisst” diye bağırarak protesto ederlerdi. 
Önceleri Yılmaz’ın (Güney) vurdulu- kırdılı filmlerini getirirdik. Epey bir hasılatımız olurdu. 70’lerden itibaren Siyasi (Sosyal içerikli) filmler oynatmaya başladık. Olaylar artınca sinemayı kapattık. O dönemlerde can sıkıntısından kurtulmak için 16’lık bir makine getirttim. Evimde  avlumda  kurduğum perdeden konu komşuya sinema oynattım, ama baskılar gelmeye devam edince bundan da vazgeçtim.”

 

            Makinist  Ramazan Gülek (Asker Ramazan) anlatıyor...

 

“..... Bildiğim kadarıyla Siverek’te ilk sinemayı 1945-47 yılları arasında Sezai Bucak açmıştır. Sinemanın yeri Hasan Oral’ın evinin arka sokağında idi. Sinemanın bir ismi yoktu. Daha sonra Mustafa Ataman  Odabaşı’ların evini yazlık sinema olarak işlettiyse de  komşuların gürültü şikayeti üzerine Halkevine taşındılar. Siverek Halkevi binasının tiyatro salonunda localar yapıldı, sinemayı Eyüp Küçükbayrak ve Mustafa Ataman beraber işletiyorlardı (Halk Sineması). Sinemanın makinistini Urfa’dan getirmişlerdi.  Daha sonra  Ahmet Koyuncu (Ahmet Emromi) 1960’larda Ordu Sinemasını kurdu, ben aynı sinemada makinisttim. Kışlık olarak da Aile Sinemasını kullanırdık. Küçükbayraklar Halkevindeki  sinemayı kapatıp (Halk Sineması) Ordu Sinemasının karşısına, Şehir Sinemasını açtılar. Onlarla rekabet ederdik. Sinemaya gelen seyircilere minder kiralardık
Bundan sonraki dönemlerde bir çok yerlerde sinemalar açıldı. Eski elektrik müessesinin yanında bir sinema kuruldu, şimdiki Özeyranoğlu Petrol’un yanında bir sinema vardı. Daha sonra Ali Utkun’a (Hamamcı Alo’ya) satıldı.  Siverek’te kurulan ünlü sinemalar  Halk Sineması, Şeref sineması, Aile Sineması ve  Ordu Sineması idi.
 Eskiden film ilanları  değişik şekillerde yapılırdı, en ünlü ilancılardan biri Tırşık Mahmut’tur. Bir gün Tırşık Mahmut  elinde Huni, üstünde Kut Aba, at arabasının üstünde, sırtında bir tüfek, büyük bir heyecanla çarşının ortasında akşam oynayacak  Yılmaz’ın filminin reklamını  yaparken fazla heyecanlanmış ve bir el ateş etmişti. Polisler onu yakalayıp  karakola götürmüşlerdi. Gidip rica minnet onu çıkardım. Yılmaz Güney Siverek’e gelip giderdi. Geldiğinde Ahmet Koyuncu’ya uğrardı. O dönemde Alageyik Filminin senaryosunu yazıyordu. Daha sonra bu film Atıf Yılmaz tarafından yapıldı. O dönemlerde en çok hasılatı yerli filmler yapıyordu. Türkan Şoray’ın, Zeki Müren’in, Yılmaz Güney’in filmlerinden iyi kazanırdık.
            Sinemanın o dönemdeki en meşhur müdavimleri (aboneleri) Tenekeci Yaşar, Cuma Eşdur, Kasap Hüseyin (ale) ve Dr. Mustafa Helaloğlu idi. Hiçbir filmi kaçırmazlardı. Tenekeci Yaşar filmi izlerken başrol oyuncusu dayak yediğinde galeyana gelir,  kürsüyü, sandalyeyi kaptığı gibi sahneye yürürdü, sinemadaki 10-15 kişi onu zor zapt ederdi.
1950’lerde  Hüseyin Yolcu (Marangoz Hüseyin Usta) 13-14 yaşlarında iken Köroğlu filmini izlemek için Sezai Bucak ve Osman Bucak’ın kurduğu sinemaya  arkadaşları Haleplinin oğlu Hamo, Muhterem, Mustafa (Ali reis) ile beraber gitmişler. Kürsülerini kapıp perdeye çok yakın bir yerde sahnede oturmuşlar. Filmin başında hızla ilerleyen atların kendilerini ezeceğini  zannedip kürsüleri bırakıp kaçmışlardı.”

 

Sinema Seyircileri  
            Sinemalı günlerde sektör kendi kültürünü oluşturmaya başlamıştı. Sinemada oturuş şekli, film aralarında davranış biçimleri vs belli bir şekil almış, şehirli olmanın gerektirdiği her türlü protokole uyulur olmuştu. Biraz fazla parası olanlar minder kiralarlardı.
Özellikle çocuklar önce sinema parasını tedarik etmeye bakardı. En şanslılar bilet parasının yanında bir de gazoz parası bulanlardı. Film arasında gazoz içenler ailelerin oturduğu localara dönerek güya onlara bakmıyormuş gibi soğuk gazozları kafaya dikerlerdi. Sıcak yaz günlerinde gazozlar (mahalli gazozlar) en güzel içeceklerdi. Buzlu olan şişeler torpilliler tarafından kapılır, bazen de leğen içerisine konmuş buzla soğutulurdu. Sandalye aralarında dolaşan gazozcular tahta kasalar içerisindeki şişelere metal gazoz açacaklarıyla ahenkle vurarak  “tırak, tırrrrak, tırak”  sesleri arasında  “Savuğ gazoz” diye  bağırırlardı.
Bir de sinemacılar dediğimiz (sinema müdavimleri) vardı. Bunlar bazen bir filmi birkaç defa izlerlerdi. Son gidişlerinde de sinemada uyurlardı En gıcık olanı arkanızda oturur yeni getirdiği arkadaşına filmin en heyecanlı yerinde biraz sonra olacakları sanki marifetmiş gibi anlatır, öteki “oğlum anlatma heyecanı kaçiyi” derdi.
Sinemaya gelen sarhoşlar hiç çekilmezdi, çoğunlukla attıkları naralardan sonra dışarı atılırlardı. Sinemaya beraber gelmiş arkadaşlar film arasında da birbirinden ayrılmaz bazen de bir gazozu iki kişinin içtiğine de şahit olurduk. Sigara tiryakileri film başlamadan sigaralarını atmışsalar da film başlarken yeni bir sigara yakar keyifle tüttürürlerdi. Etrafta tanıdık büyükleri olanlar  sigaralarını avuçlarının içine alır çaktırmadan içerlerdi.
Filmden önce parçalar (gelecek film fragmanları) gösterilirdi.  Parçaların çok olması izleyiciyi bıktırır, bir an önce filme geçilmesi istenirdi. Seyircinin çileden çıktığı durum ise daha film yeni başlamışken meydana gelen teknik arızalarda (en çok film kopması) makinist ıslıklanır ve hep bir ağızdan “ Makiniiiiisst ses ver.” diye bağırılırdı. Bazen ıslıklar kasıtlı devam eder etrafta ciddi takılanlar gençlere kızarlardı. Bu sürtüşmelerde arada bir kavgalar da olurdu. Arıza giderilince hiçbir şey olmamış gibi  herkes sandalyesinde düzelir ve heyecan kaldığı yerden devam ederdi. Eğer büyük bir arıza varsa vay o makinistin haline. Maçlardaki hakemlerden beter olurdu.  Makinist Asker Ramazan “bu küfürler yüzünden yakınlarımız çalıştığımız sinemalara gelmezlerdi” diyor.
 Filmin esas oğlanı birilerini kurtarıyorsa alkışlanır, kalleşler istenmeyen bir şey yapıyorlarsa yuhalanırlardı. Bazen filmin sonunu tahmin edemeyenler (genellikle Türk filmlerinin mutlu sonla bittiğini unutanlar)  kötülerin yaptıkları kötülüğün yanlarına kalacağını zannederek yuhalamayı uzatır dolayısıyla filmin sonunu tahmin edenler  veya filmi ikinci kez izleyenler tarafından sakinleştirilirlerdi.  (Yılmaz Güney’in bir filminde ana rolündeki Aliye Rona’ya  kaçırılmak için tuzak kurulur. Filmin akışına kapılarak heyecanlanan seyirciler tuzağa doğru giden Aliye Rona’ya “Gitme anam gitme seni kaçıracaklar “ diye bağıran seyircilere    Tenekeci Yaşar “korkmayın ulan korkmayın ben bu filmi dün de seyrettim Yılmaz (Güney) yetişiyi onların anasını ………,   kendi anasını kurtariyi) “ diyerek ortamı sakinleştirmişti.
Film arasında sinemaya evden habersiz gelen birini görenler “ne ariyisin burada babana söylemesem .....” diye tehdit ederken kendisi evden azar işitmediğinden veya umursamadığından  böbürlenerek dolaşırdı.
Sinema çıkışında herkes filmin etkisinde kalırdı. Kimi kendini başroldeki oyuncunun yerine koyar , kimi gençliğin verdiği cesaretle bunları kendisinin de rahatlıkla yapabileceğini düşünerek olmadık hareketlerde bulundukları olurdu. Yüksekten atlayıp kolunu bacağını kıranlar, ya da beş altı kişiyi tek başına döveceğini zannederek girdiği kavgadan yara bere içinde sıyrılanlar gibi hatırlanması hoş olaylar olurdu.
Sinemaya ailesinden izinsiz gelen sinema severler film bittikten sonra gece geç saatte eve dönüşte  parke taşlı sokakları adımlarken “kendilerini öfkeyle bekleyen babalarını ikna etmek için senarist”  kesilirlerdi. “O olmaz inanmazlar”, “bu olmaz yutmazlar… “ “geçen sefer zor kurtarmıştım” düşünceleri  ile kafasında bin tilki dolaşır, korku ve endişeler yüzünden tilkilerin kuyrukları bir birine dolaşırdı.  Sadece iyi bir senaryo hazırlamak da yetmezdi. Genellikle ikisi çok sinirli,  bir kaçı da kışkırtıcı izleyicisi olacak ve biraz sonra sahneye konacak evdeki film için iyi bir oyuncu da olmak gerekirdi. Sinemaya gitmeyi büyük bir günah ve kötülük sayan  anne ve babayı atlatmak kolay değildi. Kaçak olarak sinemaya gidenlerin çoğunu evde azar ve bazılarını da sopa beklemekte idi. Yaz mevsiminde insanlar avlularda veya damlarda yattığından eve girmek bir hırsız mahareti gerektirirdi. Baba genellikle geç gelenlerden haberdar olmak için çeşitli tuzaklar kurmuş ve avı beklerken uyumuştur. Eve girerken kapının arkasına konmuş bir tenekenin gürültüsü veya duvardan avluya inecek sinema sever için hazırlanmış tuzak büyük bir ihtimalle babayı (sinema sevmezleri) uyandırır ve ikinci film (kısa metrajlı)  evde başlardı. Bu ikinci filmin senaryosu iyi hazırlanmamışsa esas oğlanı kötü bir son bekliyor demektir. Bu filmde genellikle “kalleş Figüranlar” esas oğlanın pataklanmasına gizli destek sağlardı. Sinema dönüşü evde yaşanan bu kısa drama Türk  sinemasındaki filmler gibi mutlu sonla bitmezdi. 
Hey gidi günler. Hey ..dedirten ne hoş hatıralardı bu kısa geçmiş zaman diliminde yaşananlar. Bakın Sinema yine görevini yaparak hayalen de olsa bizi o güzelim siyah beyaz renkli günlere tekrar götürdü.



VUŞŞŞ... KELE!

Çalgıci Püro’nun oğli sinemada çalışidi
Kubbe patlatan sesini cümle alem tanidiAfiş tahtası belinde
Büyük bir huni elinde
Filmin adı dilinde şeheri dolaşidi
Her küçenin başında velvele koparidi
“Dikkat!Dikkat!...
Bugün saat ikide
Nilgün Sineması’nda yalavuz karilara
İki filim birdenBiri “Abdo’nun mezeri Urfa’ya karşi”
Öbüri” mezerimi daştan oyun”
Gelende koynuza mendil koyun
Uşahlarizi da evde koyun
Dendik mendik getirmeyin
Bişe mişe dimdiklemeyin
Gazoz parazi eksik etmeyin”deyip milleti azdıridi
Yemeğini pişiren, ortalığı döşüren kahıp yola düşidi
Toya gidimiş gibi sinemaya gididi.

Saat ikiyi vurmişti vakıt tamam olmiştiSinemanın içersi tıhlım tıhlım dolmişti
Parça göstermah bitmiş birinci film oynidi
Abdo atına binmiş dıgıdıg dıgıdıg gididi
Tam kızi kaçırırken sırtından vurulidi
Abdo’nun filimleri her zaman ağlamahli olidi
Seyreden hanımların cigerleri sızlidi
Filme ara verildi savuh gazozlar içildi
Oğlannan kız hakkında sohbetlere geçildi
Hınne Batman’ın kızi yalavuzluhtan patladi
Etrafa göz gezdirip tanıdıh birini aradi
Sağına dönmağinan fıkara dondi kaldi
Bir “VUŞŞŞ KELE”çektiki duyanlar acep kaldi.
Dedi ki: Heci Ana! Heci Ana!
Sende mi uydun şeytana ?Ne işin var anam sinemalarda?
Fatiha mı ohiyacahsan Abdo’nun mezarına?
Heci Ana utanmış, kızarıp bozarmişti
Yemin bilah ederah sözüne başlamişti:

Ne diyeyim kurban, ne diyeyim!
Yer yarılmi ki içine gireyim
Ayağım kırılaydi keşke hec gelmiyeydim
Ha bu gelinler yohmi, ha bu gelinler!
Allah’ın adaletine geleler
“Hazreti Ömer’in adaleti” dediler 
 Kandırıp Abdo’nun filmine getirdiler
Beni dinden imandan ettiler
Ne edeyim, heyran ne edeyim!
Çocuh degillerki Kulahlarıni çekeyim
Yaşıtım degillerki çekiş edeyim
Dilim varmi ki kocalarına diyeyim

                                   M. Kadri GÖRAL                                                           (Küçe Kapısı adlı Şiir kitabından)

 

 

Eski Sinemalar
Karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
Beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
Issız sarayların gün görmez prensiyim
Yalnızlığımı belki de aşk tamamlar
Bilmek zor hangi filmin neresindeyim
Ne yapsam içimde o eski sinemalar

Galiba tahtabacak korsan gemisindeyim
Prensesler cariyem akdeniz bana dar
Günlerdir teksas'ta eşkıya izindeyim
Hızlı tabanca çeken üstüme kim var
Tarzan zor durumda yetişmeliyim
Ne yapsam içimde o eski sinemalar

Kanlı bir sarışınla şanghay trenindeyim
Takma kirpiklerinde hülyalı dumanlar
Yabancılar lejyonu'nda fransız teğmeniyim
Belki harp divanından idamım çıkar
Bitmiyor nedense başlayan hiçbir film
Ne yapsam içimde o eski sinemalar
Attila İLHAN

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık