SOSYAL ŞAHİTLİKTE NEREDEYİZ


7 Ocak 2012 Cumartesi 00:00
Yaşadığımız asır egemen güçlerin acımasızlığına, zalimlerin zulümlerine, mazlumların ise aç, yoksul ve kimsesiz bırakılmalarına sahne olunmaktadır.
Peki, bu neden kaynaklanıyor?

Mazlumların açlığı, çaresizlikleri, kitle imha silahlarıyla toptan öldürülmeleri, kundaktaki bebeğe kadar sömürülmeleri Allah’ın takdiri olmasa gerek.

Allah hiçbir zaman mazlumlara düşman olmamış ve evrensel adaletinden ödün vermemiştir.

İnsanlara devamlı adaletle davranmalarını, hakkı söyleyip hakkın yanında olmalarını emretmiştir.

Allah böyle emretmesine rağmen neden gerek Müslümanlar arasında gerekse de tüm insanlar arasında bu kadar açlık, ölüm, kargaşalar ve insan olmadaki eşitlikte bu kadar uçurumlar bulunmaktadır?
Meseleyi daha iyi anlamak için çerçeveyi biraz daraltalım. Yaşadığımız coğrafyada ve hatta en küçük birim olan köylerimizde bile neden bu kadar uçurumlar bulunmaktadır?

Neden yan yana duran iki ayrı ailede gelir uçurumları bulunmaktadır?

Neden birilerinin ellerinde on binlerce dönümlük onlarca köy varken, bazılarının ise yaşadıkları, ektikleri, sürdükleri arazilerde tek dünüm arazisi bile bulunmamaktadır?

Birileri kat, kat binalar yükseltirken, neden binlerce aile tuttukları evlerin kiralarını dahi ödemekte zorlanmaktadır?
Oysa yaşadığımız coğrafya da ben Müslüman’ım diyenler yaşamaktadır.

Ben Müslüman’ım demek Allah’ın dini olan İslam’ı benimsemek demektir. Oysa Allah’ın dini İslam’ı benimsemek ise mazlumun hakkını korumak, kollamak vardır.
İslam bir toplumda hem aşırı zenginliği ve hem de aşırı fakirliği ortadan kaldıran iktisadi kurallara sahiptir.
Bunların en güzel şartları, zekât ve sadakadır.
Toplumda aşırı fakirliğin ortaya çıkış nedenleri birden fazladır ama en önemlileri, zenginlerin zekâtlarını tam ödememeleri ve sadaka kültürüne yabancı olmalarıdır.

Bunların yanında zenginlerin daha fazla çoğaltma yarışına girmeleri, para hırsına kapılmaları, daha lüks ve şatafatlı bir yaşam sürdürmek için sermaye sahibi olmayanların emeklerini sömürmeleri gibi birçok neden sayılabilir.

Bu sömürü günümüzde değişik şekillerde oluşabilmektedir. Bazen işverenin işçisinin emeğini gasp etmesiyle, bazen faiz sistemiyle, bazen toprak ağalarının köylülerin emeklerini sömürmesiyle gerçekleşir.

Mensubu olduğumuz din ise tüm bu adaletsizlikleri şiddetle yasaklamakta ve bu adaletsizlikleri gerçekleştirenler ile bunları seyredenleri aynı kefeye koymaktadır.

Bunun en güzel açıklamasını Hz. Ali söylemiştir: “ zulümde iki suçlu vardır; birincisi zulmü gerçekleştiren zalimler, ikincisi ise bu zulme rıza gösterenlerdir”.

İslam zulme ve zalime rıza göstermeyi bu derece yasaklarken, haksızlığa, zulme, sömürüye baş kaldırmayı, adaletsiz ve zalim insanlara isyan etmeyi de Allah’ a kulluğun zirvesi olarak tanımlar.

Onlarca yıldır yaşadığımız coğrafyada, fakirliğin, yoksulluğun, eşitsizliğin büyük bir yara olarak devam etmesinin ana sebebi; halk yığınların bilinçli bir şekilde cahilleştirilmesi ve İslam ruhundan habersiz edilmesinden kaynaklanmakladır.
Tüm bu gerçekler önünde adil şahitler olarak kendini tanıtan ve bu halk yığınlarının düştüğü duruma düşmeyip bilinçlenen ( veya bilinçlendiğini iddia eden) Müslümanlar nerede durmaktadır?

Müslümanlar tarih boyunca bir afyon gibi kullanılan bu dini eski ruhuna mı döndürecek yoksa sessizliğe gömülüp zalimlerin mazlumları ezmelerinin bir aracı olarak mı bırakacaklar?

Tarihte sömürü odakları devamlı Müslümanların sessizliğini fırsat bilip bu dini devamlı halka karşı kullanmışlardır.

İslam dinini kabul ettiğini iddia eden her şahıs, adaletin topluma hâkim olması, sömürü ve haksızlığın ortadan kalkması için elinden gelen tüm çabayı sergilemek zorundadır.

Hiçbir Müslüman adalet esasına ilgisiz kalamaz. Adaleti toplumsal yaşamının her safhasında sergilemeli ve adaletin hâkimiyeti uğruna malını, canını, ailesini, onurunu, gururunu ve hatta şerefini ve izzetini ortaya koymak durumundadır.

İnsan yaşamakta olduğu topluma müdahale edebilecek kapasitede yaratılmıştır.

Her bilinçli insan toplumu düşünmeye, bilgilenmeye, sorgulamaya ve en önemlisi cesarete sevk etmelidirler.
İslam İnancında da insan Allah’a ve topluma karşı sorumludur.

Bu çerçevede yeryüzünün kaynakları ve tabiatın nimetleri her hangi bir gurup, sınıf veya aileye ait olamaz.

Hiç kimse veya hiçbir aile insanları bu kaynaklardan faydalanmalarını men edemez. Aksi durumda bu hak gaspçıları Allah’ a karşı isyan içerisinde olduklarından, insanların emeklerini sömürmelerinden dolayı ben Müslüman’ım diyen herkes bu gurup veya ailelere karşı tavrını en belirgin bir şekilde göstermek zorundadırlar.

Toplumsal adaletin gerçekleşmesi ve Müslümanların sosyal şahitliklerini yerine getirmenin tek yolu zalime, sömürüye, haksızlığa karşı kendilerini siper etmelerinden geçer.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık