Siverek Haber

Siverek Haber

Ana Sayfa SİVEREK MÜFTÜLÜĞÜNDEN KONFERANSTAKİ ASILSIZ İDDİALARA CEVAP

SİVEREK MÜFTÜLÜĞÜNDEN KONFERANSTAKİ ASILSIZ İDDİALARA CEVAP

Siverek'te 16 Ağustos tarihinde düzenlenen ve İslam akidesine tamamen zıt düşüncelerin dile getirildiği tasavvuf konferansı hakkında Siverek Müftülüğü görevlilerinden İlçe Vaizi Alaattin Türkoğlu tarafından yazılı bir açıklama yapılarak, konferansta iddia edilen konulara cevap verildi.

Giriş Tarihi: 18 Ağustos 2009 Salı 10:41
SİVEREK MÜFTÜLÜĞÜNDEN KONFERANSTAKİ ASILSIZ İDDİALARA CEVAP
Açıklamada,  Kendini ilim adamı olarak tanıtan herkese necip milletimizin itibar etmemesi gerektiği vurgulanarak,  “Öncelikle bu ve benzeri hususlarda Diyanet İşleri Başkanlığının yerel temsilcisi olan müftülüklere müracaat ederek gerçek bilgiyi öğrenmek gerekir. Müftülükler ise müftüler, vaizler ve imam-hatipler aracılığıyla cami kürsülerinden bu gibi milletimizin imanını ifsat edici konularda halkımızı uyaracaktır.” Denildi.
               NAMAZ HAKKINDAKİ İDDİALAR
               İman sahibi bir insan ibadetlerine gösterdiği titizlikle kendini belli eder. Allah (cc)'ın farz kıldığı namaz, oruç, abdest ibadetlerini yaşamı boyunca şevkle sürdürür. Allah (cc) salih Müslümanların ibadet şevkini pek çok ayetiyle haber vermiştir. Bu ayetlerden biri şu şekildedir:

               Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (Rad Suresi, 22)

               Namaz, müminlere hayatları boyunca sürdürmeleri emredilen, vakitleri belirlenmiş bir ibadettir. İnsan unutmaya ve gaflete düşmeye müsait bir varlıktır. İradesini kullanmayıp kendini günlük olayların akışına kaptırırsa asıl dikkatini vermesi ve aklında tutması gereken konulardan uzaklaşır. Allah (cc)'ın her yönden kendisini sarıp kuşattığını, her an kendisini izlediğini, işittiğini, yaptığı her şeyin hesabını Allah (cc)'a vereceğini, ölümü, cennetin ve cehennemin varlığını, kaderin dışında hiçbir olayın meydana gelmeyeceğini, karşılaştığı her şeyde, her olayda bir hayır olduğunu unutur. Gaflete düşerek, hayatının gerçek amacını aklından çıkarabilir.

               Günde beş vakit kılınan namaz ise, bu unutkanlık ve gafleti yok eder, müminin bilincini ve iradesini canlı tutar. Müminin sürekli olarak Allah (cc)'a yönelip dönmesini sağlar ve Rabbimizin emirleri doğrultusunda bir yaşam sürdürmesine yardımcı olur. Namaz kılmak için Allah (cc)'ın huzurunda duran mümin, Rabbimiz ile güçlü bir manevi bağ kurar. Namazın insana Allah (cc)'ı hatırlattığı ve insanı her türlü kötülükten alıkoyduğu bir ayette şöyle bildirilmektedir:

                Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)

               Tarih boyunca peygamberler kavimlerine Allah (cc)'ın farz kıldığı namaz ibadetini tebliğ etmişler, kendileri de hayatları boyunca bu ibadeti en güzel ve en doğru şekilde uygulayarak tüm müminlere örnek olmuşlardır. Bu konuyla ilgili ayetlerden bazıları şu şekildedir:
               Rabbim, beni namazı(mda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. (İbrahim Suresi, 40)
                Kitap'ta İsmail'i de zikret. Çünkü o, va'dinde doğruydu ve gönderilmiş (Resul) bir peygamberdi. Halkına, namazı ve zekatı emrediyordu ve o, Rabbi katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı. (Meryem Suresi, 54-55)
                 Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl. (Taha Suresi, 14)
                 (İsa) Dedi ki: Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti. (Meryem Suresi, 30-31)

                  Mümin kadınlara örnek olarak gösterilen Hz. Meryem'e de namaz kılması emredilmiştir:
                 Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et. (Al-i İmran Suresi, 43)

               
BAŞÖRTÜSÜNÜN DİNDEKİ YERİ KONUSUNDA DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN 28 YIL ÖNCE VERDİĞİ FETVASI

                  Buna göre 1980 yılında dönemin Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş, Diyanet’ten başörtüsü konusunda görüş ister. Bunun üzerine toplanan Din İşleri Yüksek Kurulu, kadınların başlarını örtmesinin İslam’ın hükmü olduğunu belirten bir fetva verir. Diyanet’in başörtüsü konusundaki ilk ve son fetvası olan kararda, Kur’an-ı Kerim’de kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmasının emredildiği vurgulanıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun kararında başörtüsünün sonradan ortaya çıkmış bir âdet değil, İslam dininin bir hükmü olduğu belirtiliyor.

 
                   Kur'an-ı kerim, yalnız Türkçe’ye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Eski tefsirlerin ışığı altında verilen manalara da tercüme değil, meal demek uygundur. Kur’an ın yalnız manasını ifade eden sözleri, Kur'an hükmünde tutmak, namazda okumak caiz olmaz. Hiçbir tercüme, aslının yerini tutamaz.
                    Büyük İslam âlimi İbni Hacer-i Mekki :
(Kur'an-ı kerimi Arapça’dan başka harf ile yazmak ve Kur'an-ı kerim yerine tercümesini okumak haramdır. Kur'an-ı kerimi tercüme etmek başka, yapılan tercümeyi Kur'an yerine koymak başkadır. Arapça’dan başka harf ile yazmak ve böyle yazılmış olanı okumak haramdır. Kur'anı Arapça harflerle, okunduğu gibi yazmak bile haramdır.) [Fetava-i fıkhıyye s.37]

                    Tefekkürsüz Kur’an sözü herkes için değildir. Arapça’yı ve diğer İslami ilimleri bilen için doğrudur. Fakat Arapça bilmeyene Kur’an okuman faydasızdır demektir ki çok yanlış olur. Çünkü Allah teâlâ, (Anlamadan da Kur’an okuyan benim rızama kavuşur) buyuruyor.
 
CEHENNEMDEN ÇIKIŞ YOKTUR İDDİASI
 
                     Bu konuda Ebu Hureyre, Ebu Saidu’l-Hudrî, Ebu Derda ve diğerlerinden hadis rivayet edilmiştir Misal olarak Ebu Derda’dan gelen rivayete göre, peygamberimiz(a s m) şöyle buyurdu: “Kim la ilahe illallahu vahdehu la şerike leh, derse, cennet ona vacip olur”(bk Mecmau’z-Zevaid, 1/16)
                   Ancak, bu sözün olumlu sonuçlarından istifade etmek için, sözü diliyle söyleyip onun gereğini yerine getirmek gerekir Nitekim Sad b Ubade’den gelen rivayete göre: Kim “la ilahe illallahu vahdehu la şerike leh” dese, kalbiyle ona itaat etse, lisanıyla ona boyun eğse ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve resulü olduğuna şahitlik etse, Allah ona cehennemi haram kılar”( Mecmau’z-Zevaid, 1/21)
                     Ayrıca, bir kimse, “la ilahe illallah” deyip de hemen bunun ardından ölse bu o kimsenin imanla kabre girdiğinin delilidir İmanla kabre giren kimse –günahlarından ötürü cehenneme gitse bile- sonunda oradan çıkıp cennete girecektir Bu hadislerin bir kısmını bu anlamda yorumlamak mümkündür
- Sevabı günahlarından çok olan müminler, direk cennete gideceklerdir Günahı ağır basanlar ise bunlardan temizlenmek için cehennemde bir müddet kaldıktan sonra tekrar cennete gireceklerdir Kafirler ise ebedi Cehennemdedir

 
ŞEFAAT KONUSU
 
Öncelikle şefaat hususundaki ayetlere bakmak gerekir.
NOT:(Parantez içindeki ilk rakam sureyi, ikinci rakam o surenin ayetini ifade eder)
                      Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının (2/48, 2/123)

                      Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin Kâfirler Onlar zulmedenlerdir (2/254)

                        Allah O'ndan başka ilah yoktur Diridir, kâimdir O'nu uyuklama ve uyku tutmaz Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır Onların korunması O'na güç gelmez O, pek yücedir, pek büyüktür (2/255)

                       Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an'la) uyarıp-korkut; onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri Umulur ki korkup-sakınırlar (6/51)

                       Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azap vardır (6/70)

                       Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır (6/94)

                     Onlar, onun tevilinden başkasına bakmazlar mı? Onun tevilinin geleceği gün, daha önce onu unutanlar, diyecekler ki: "Gerçekten Rabbimizin elçileri bize hakkı getirmişlerdi Şimdi bize şefaat edecek şefaatçiler var mıdır? Veya geri çevrilsek de işlediklerimizden başkasını yapsak " Gerçek şu ki onlar, kendilerini hüsrana uğratmışlardır, uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır (7/53)

                       Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah'tır Onun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O'na kulluk edin Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? (10/3)

                        Allah'ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" derler De ki: "Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir " (10/18)

                          Rahmanın katında ahid almışların dışında (onlar) şefaate malik olmayacaklardır (19/87)

                          O gün, Rahman'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz (20/109)

                          O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir; onlar şefaat etmezler (kendisinden) hoşnut olunandan başka Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır (21/28)

                           Artık bizim için ne bir şefaatçi var," (26/100)

                          (Allah'a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur; onlar, ortaklarını inkar ediyorlar (30/13)

                          Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (32/4)

                      O'nun katında izin verdiğinin dışında (hiç kimsenin) şefaati yarar sağlamaz En sonunda kalplerinden korku giderilince (birbirlerine "Rabbiniz ne buyurdu?" derler, "Hak olanı" derler O, çok yücedir, çok büyüktür (34/23)

                       Ben, O'ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler " (36/23)

                        Yoksa Allah'tan başka şefaat ediciler mi edindiler? De ki: "Ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?" De ki: "Şefaatin tümü Allah'ındır Göklerin ve yerin mülkü O'nundur Sonra O'na döndürüleceksiniz " (39/43-44)

                       Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyar; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne sözü yerine getirebilir bir şefaatçi yoktur (40/18)

                         O'nun dışında taptıkları şefaatte bulunmaya malik değildirler; ancak kendileri bilerek hakka şahitlik edenler başka (43/86)

                         Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir şeyle yarar sağlamaz; ancak Allah'ın dileyip razı olduğu kimseye izin verdikten sonra başka (53/26)

                          Artık, şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz (74/48)

İmanını muhafaza ederek ölen herkes şefaate kavuşacaktır. Duha suresinin (Elbette Rabbin sana [şefaat hakkı ve pek çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın) mealindeki beşinci âyet-i kerimenin tefsirinde Resulullah efendimiz (Ümmetimden bir kişi Cehennemde kalsa razı olmam) buyurdu. Şefaate kavuşabilmek için de imanlı ölmek şarttır. İmanlı ölenler de ebedi kurtuluşa kavuşmuş demektir.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyorki:
                          (Kıyamette şefaat edeceğim. Ya Rabbi, kalbinde hardal zerresi kadar iman olanları Cennete koy diyeceğim. Bunlar Cennete girecekler. Sonra, kalbinde az bir şey olanlara, Cennete girin diyeceğim.) [Buhari]

                        (Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.) [İbni Mace]

                        (Ümmetimden, şirk üzere ölmeyen herkese Allah’ın izni ile şefaat edeceğim.) [Buhari, Müslim]

                         (Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.) [Müslim]

                         (Her peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.) [Buhari]

                         (Benden önce hiçbir peygambere verilmeyen beş şeyden biri şefaattir.             Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [Bezzar]

                        (Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [İmam-ı Ahmed, Nesai]

                        Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hazret-i Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu. (Hatib)

 
 
                        Kendini ilim adamı olarak tanıtan herkese necip milletimizin itibar etmemesi gerekir. Öncelikle bu ve benzeri hususlarda Diyanet İşleri Başkanlığının yerel temsilcisi olan müftülüklere müracaat ederek gerçek bilgiyi öğrenmek gerekir. Müftülükler ise müftüler, vaizler ve imam-hatipler aracılığıyla cami kürsülerinden bu gibi milletimizin imanını ifsat edici konularda halkımızı uyaracaktır.

Haber: Sinan Yarıcı/ A.Deniz Uğurlu

              
YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık