Göçün Gölgesinde Kalan Kadim Bir İnanç: Êzidîlik

Köşe Yazrımız Eğitimci Yazar Mustafa Karadağılı'nın Yezidilik hakkındaki müthiş araştırma ve röportaj yazısını sizlerle paylaşıyoruz


Göçün Gölgesinde Kalan Kadim Bir İnanç: Êzidîlik

Bir Makaleyle Başlayan Yolculuk

Şeyh Xwedêda Adanî ile yollarımız aslında Laleş’te değil, bir akademik çalışmanın satırları arasında kesişti.

Êzidîlik ve Laleş üzerine hazırladığım akademik bir makale için literatür taraması yapıyordum. Okudukça yeni sorular çıkıyor, her cevap beni başka bir kaynağa götürüyordu. Fakat bir süre sonra yazılı kaynakların yetmediğini fark ettim. Çünkü Êzidîlik yalnızca kitaplardan öğrenilebilecek bir inanç değildi. Yüzyıllar boyunca büyük ölçüde sözlü kültürle yaşamış, dualarını, qewllerini, ritüellerini ve hafızasını insandan insana taşımış bir topluluğu anlamaya çalışıyordum.

Makalelerin söylemediği şeyler vardı.
Kitapların anlatamadığı duygular vardı.
Ve bazı soruların cevabı dipnotlarda değil, insanların hafızasındaydı.
Avrupa diasporasında Êzidîler üzerine çalışan kişiler aracılığıyla Şeyh Xwedêda Adanî’ye ulaştım. Önce telefonla görüştük. Kürtçenin Kurmanci lehçesini kullanıyor. Birbirimizi anlamadığımız konularda İngilizce kelimeler devreye giriyor…
İlk görüşmenin kısa süreceğini düşünüyordum.
Öyle olmadı.
Konuşma uzadıkça sorular çoğaldı. Sorular çoğaldıkça mesafeler azaldı.
Telefonun diğer ucunda yalnızca inancı hakkında bilgi veren bir din adamı yoktu. Soruları dikkatle dinleyen, anlamaya çalışan, cevap verirken kelimelerini özenle seçen, başka inançlardan söz ederken dahi kırıcı olmamaya dikkat eden bir insan vardı.
Bilgisini göstermekten çok anlatmaya çalışıyordu.
İkna etmeye değil, anlaşılmaya çalışıyordu.
En önemlisi de karşısındaki insanı önemsiyordu.
Uzun telefon görüşmelerimiz zaman içerisinde akademik bir bilgi alışverişinin sınırlarını aştı. Şeyh Xwedêda’nın içtenliği, güçlü sosyal iletişimi ve karşısındaki insana hissettirdiği değer aramızda samimi bir yakınlık oluşturdu.
Fakat beni asıl etkileyen başka bir özelliğiydi:



İnsan sevgisi.
Kendi inancına son derece bağlıydı. Fakat bu bağlılığı başka inançları küçümsemeye dönüşmüyordu.
Müslümanlardan söz ederken öfke duymuyordu.
Hristiyanlardan söz ederken mesafe koymuyordu.
Kendi kutsalını anlatırken başkasının kutsalını incitmiyordu.
Yaşanan acıları anlatıyordu ama acıyı nefrete dönüştürmüyordu.
Bir araştırmacı olarak sorularına cevap arayan bendim. Fakat konuşmalarımız ilerledikçe kendimi yalnızca Êzidîlik hakkında bilgi edinirken değil, insana bakış konusunda da onu dinlerken buldum.
Belki de Şeyh Xwedêda’ya duyduğum yakınlığın asıl nedeni buydu.
İnancı farklıydı.
Duaları farklıydı.
Ritüelleri farklıydı.
Ama insana ilişkin söylediği pek çok şey son derece tanıdıktı.
Çünkü merhametin dini yoktu. Acının mezhebi yoktu. Hasretin ise milliyeti yoktu.



Telefonun Öteki Ucundan Laleş’e
Bu görüşmelerden sonra artık Êzidîliği yalnızca yazılı kaynaklardan incelemek yeterli gelmiyordu.
Onların kutsal kabul ettiği mekânı görmek istiyordum.
Duaların okunduğu yeri…
Çıplak ayakla basılan toprağı…
Kutsal eşikleri…
Kaniya Sipî’yi…
Şeyh Adî’nin türbesini…
Qewllerin yankılandığı vadiyi…
Kısacası makalelerde “kutsal mekân” olarak tanımladığımız Laleş’in, onu kutsal kabul eden insanlar için gerçekte ne ifade ettiğini yerinde görmek istiyordum.

Bu amaçla 2025 yılının Ekim ayında, Êzidîlerin en önemli dinî buluşmalarından birinin gerçekleştirildiği günlerde Laleş’e gittim.

Amacım yerinde gözlem yapmak ve fotoğraf çekmekti.
Fakat insan bazen araştırmak için gittiği bir yerden, araştırdığı şeyin kendisini değiştirdiğini hissederek döner.
Laleş benim için böyle bir yer oldu.
Akademik metinlerde defalarca okuduğum kutsal vadi artık bir kavram değildi.
Karşımdaydı.
İnsanlar ayakkabılarını çıkarıyor, kutsal toprağa çıplak ayakla basıyordu. Eşiklere basmamaya dikkat ediyor, kutsal sulara yaklaşıyor, kandiller yakıyor, dualar ediyor, kuşaklardan kendilerine ulaşan ritüelleri sürdürüyordu.
Bir araştırmacı için bunların her biri gözlem konusuydu.
Fakat orada bulunan insanlar için bunlar “veri” değildi.
İnançtı.
Hafızaydı.
Aidiyetti.
Atalarından kendilerine kalan kutsal bir emanetti.
O gün Laleş’te şunu daha iyi anladım:
Bir kutsal mekânı anlamak için yalnızca taşlarını incelemek yetmiyordu.
Oraya neden çıplak ayakla basıldığını da anlamak gerekiyordu.
Sonra O Benim Memleketime Geldi



Laleş ziyaretimizin ardından Şeyh Xwedêda Adanî ile iletişimimiz devam etti.
Bu kez yolculuğu yapan oydu.
Türkiye’ye geldi ve beni ziyaret etti.
Bu buluşmanın benim için ayrı bir anlamı vardı. Çünkü aylar önce telefonun diğer ucunda başlayan tanışıklık, Laleş’in kutsal atmosferinde derinleşmiş, şimdi benim yaşadığım coğrafyada yüz yüze devam ediyordu.
Söyleşimizin eksik kalan bölümlerini burada tamamladık.
Uzun uzun konuştuk.
Êzidîliği konuştuk.
Laleş’i konuştuk.
Viranşehir’i konuştuk.
Almanya’yı, göçü, çocukları, genç kuşakları ve geleceği konuştuk.
Ölümü, ruhu, Tanrı’yı ve insanı konuştuk.
Fakat bütün bu konuşmaların içerisinde tekrar tekrar aynı duyguya rastladım:
Memleket hasreti.



Şeyh Xwedêda Almanya’da doğmuştu. Orada büyümüş, eğitim görmüş ve hayatını orada kurmuştu. Fakat ailesinin hikâyesi Almanya’da başlamıyordu.
O hikâyenin başında Viranşehir vardı.
Köyler vardı.
Aile büyükleri vardı.
Geride bırakılmış topraklar vardı.
Ve yıllar geçmesine rağmen kapanmamış bir gurbet duygusu vardı.
İnsan doğmadığı bir yeri özleyebilir mi?
Şeyh Xwedêda’yı dinledikçe bu sorunun cevabının “evet” olduğunu gördüm.
Çünkü bazen insan memleketini kendi hatıralarından değil, annesinin ve babasının hatıralarından miras alır.
Hiç yaşamadığı bir evin hikâyesini dinleyerek büyür.
Hiç sürmediği bir tarlanın adını bilir.
Hiç görmediği bir akrabasının mezarını merak eder.
Ve bir gün o topraklara bastığında, daha önce orada yaşamamış olmasına rağmen yabancı olmadığını hisseder.
Çünkü bazı memleketler doğduğumuz yer değildir. Bize miras kalan özlemdir.


Bir Ülke İnsanından Nasıl Ayrılır?
Bazı göçler daha iyi bir hayat kurmak için yapılır.
Bazıları ise geride bırakılan hayattan vazgeçildiği için değil, artık o hayatı sürdürebilmek giderek zorlaştığı için başlar.
Urfa Êzidîlerinin Avrupa’ya uzanan hikâyesinde böyle bir hüzün vardır.
Geride bırakılan yalnızca bir ev değildir.
Bir avlu, bir tarla, birkaç mezar, çocukluğun geçtiği köy, komşunun kapısı, bayram sabahı, konuşulan dil ve insanın kendisini ait hissettiği toprak da geride kalır.
Êzidîler Urfa'nın yabancısı değildi.
Bir zamanlar Suruç’tan Harran’a, Birecik’ten Viranşehir’e kadar uzanan coğrafyada onların da köyleri vardı.
Evleri vardı.
Tarlaları vardı.
Mezarları vardı.
Komşuları vardı.
1980’lerin başlarında yalnızca Viranşehir çevresinde binlerce Êzidî yaşarken, Avrupa’ya gerçekleşen yoğun göçün ardından bu nüfus birkaç yüz kişiye kadar geriledi.
Bir topluluğun birkaç on yıl içerisinde binlerden birkaç yüze düşmesi yalnızca demografik bir değişim değildir.


Bu, bir coğrafyanın sessizce tenhalaşmasıdır.
Evlerin kapıları kapandı.
Aileler dağıldı.
Çocuklar başka ülkelerde doğdu.
Bir zamanlar birkaç kilometre uzakta yaşayan akrabalar birbirlerinden binlerce kilometre uzağa düştü.
Ama en ağır olan belki de mesafe değildi.
İnsanların bir gün kendilerini, yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda giderek daha güvensiz hissetmeye başlamalarıydı.
Êzidîlerin inançlarının yeterince bilinmemesi, “şeytana tapanlar” gibi ağır ve yanlış tanımlamalarla damgalanmaları, toplumsal dışlanma ve güvenlik kaygıları bazı dönemlerde hayatlarını zorlaştırdı. Bazı aileler toprak ve mülkiyet konusunda baskı ve sorunlarla karşılaştıklarını anlattı.
Yüzyıllarca komşu olan insanların arasına korku, çıkar ve önyargı girdiğinde, en eski komşulukların bile nasıl yaralanabileceğini gördüler.
Dün kapısını çaldığınız insanın bugün size başka gözle bakmasının ne demek olduğunu yaşadılar.
Toprağın yalnızca toprak olmadığını da belki en iyi o zaman anladılar.
Çünkü insanın elinden alınmak istenen bir tarla yalnızca birkaç dönüm arazi değildir.
Babanızdır.
Dedenizdir.
Çocukluğunuzdur.
Mezarınızdır.
Memleketinizdir.
Ve sonunda birçok aile gitti.
Başlangıçta çoğu için Avrupa geçiciydi.
Bir süre kalınacak ve geri dönülecekti.
Ama çocuklar orada doğdu.
Okula orada gittiler.
Mesleklerini orada edindiler.
Torunlar dünyaya geldi.
Dönüş ertelendikçe ertelendi.
Ve bir gün geçici olduğu düşünülen gurbet, ömrün kendisine dönüştü.
Memleket ise beklemeye devam etti.



“Bizim Kimseyle Bir Sorunumuz Yok”
Şeyh Xwedêda ile konuşmalarımızda beni en fazla etkileyen konulardan biri buydu.
Bunca yaşanmışlığa rağmen konuşmalarında toplu bir suçlama yoktu.
Müslümanlardan söz ederken yalnızca kötü günleri anlatmıyordu.
Dostluğu da hatırlıyordu.
Komşuluğu da.
Kirveliği de.
Zor zamanda kendilerine sahip çıkan insanları da.
Çünkü Êzidîlerin Urfa’daki hikâyesi yalnızca çatışmanın hikâyesi değildi.
Yüzyıllarca birlikte yaşamanın da hikâyesiydi.
Ramazan ve Kurban bayramlarında Müslüman komşularını ziyaret eden Êzidîler vardı. Êzidî bayramlarında onların kapısını çalan Müslümanlar vardı. Müslüman misafirleri için evlerinde namazlık bulunduran Êzidî aileler vardı.
Hatta kimi bölgelerde Müslümanlarla kirvelik kurulmuştu.
Dinler farklıydı.
Ama aynı toprak sürülüyordu.
Aynı yağmur bekleniyordu.
Aynı kuraklıktan korkuluyordu.
Aynı ölümün ardından gözyaşı dökülüyordu.
Şeyh Xwedêda’nın yaklaşımında bunun çok açık bir karşılığı vardı:
“Bizim kimseyle bir sorunumuz yok.”


Êzidîlik başka insanları kendi dinine çağıran bir inanç değildir. Müslümanla dostluğun, Hristiyanla komşuluğun, birlikte çalışmanın ve ticaret yapmanın önünde dinî bir engel bulunmadığını özellikle anlatıyordu.
Fakat beni etkileyen yalnızca söyledikleri değildi.



Söylerken taşıdığı merhametti.
Kendisine yapılan haksızlığı anlatırken bile başka bir insana haksızlık etmek istemiyordu.
Bir kişinin kötülüğünü bütün bir halka yüklemiyordu.
Bir dönemin acısını yeni kuşakların omuzlarına bırakmıyordu.
Bu tavrı karşısında bir araştırmacı olarak değil, bir insan olarak etkilendim.
Hatta söyleşilerimizin sonunda kendime şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum:
İnsan bu kadar acının içinden geçip yine de insanları sevmeye nasıl devam edebilir?


Belki Şeyh Xwedêda’nın bana öğrettiği en önemli şey Êzidîliğin ritüellerinden biri değildi.
İnsanı, kimliğinden önce insan olarak görebilmekti.
Biri Memleket, Biri Gurbet, Biri Kutsal
Şeyh Xwedêda’nın hayatında üç coğrafya yan yana duruyor:
Viranşehir, Almanya ve Laleş.
Biri kökleri.
Biri gurbeti.
Biri kutsalı.
Almanya doğduğu, büyüdüğü ve hayatını kurduğu yerdir.
Laleş inancının kutsal merkezidir.
Ama ailesinin hafızasında Türkiye vardır.
Urfa vardır.
Viranşehir vardır.
Coğrafi mesafe bu aidiyeti silememiştir.
Kendisine bağlı mirîdlerin ölüm, düğün, nikâh ve bisk gibi dinî ve toplumsal törenlerine katılmak için Türkiye’ye gelmesi de bu bağın yaşayan tarafıdır.


Onun aile hafızasında ülke hâlâ Türkiye’dir. Memleket hâlâ Urfa’dır. Kökleri hâlâ Viranşehir’dedir.
Ve kutsalın adı Laleştir.
Laleş Êzidîler için yalnızca Şeyh Adî’nin türbesinin bulunduğu tarihî bir yer değildir.
Orası yaşayan bir kutsallıktır.
Kutsal sular, mağaralar, eşikler, ziyaret yolları, qewller, dualar ve ritüellerle Laleş, dünyanın dört bir tarafına dağılmış Êzidîlerin ortak hafızasının mekâna dönüşmüş hâlidir.
Oraya ayakkabıyla girilmez.
Kutsal eşiklere basılmaz.
Toprağına başka bir toprağa basar gibi basılmaz.
Çünkü Laleş, Şeyh Xwedêda’nın dünyasında geçmişle bugün arasında kalan bir tarihî kalıntı değil, geçmişi geleceğe bağlayan yaşayan bir kutsal merkezdir.



Göçün Alamayacağı Şey
Göç çok şeyi değiştirdi.
Evlerin sahipleri değişti.
Köylerin nüfusu azaldı.
Çocukların doğduğu ülkeler değişti.
Konuşulan dillere Almanca eklendi.
Adresler değişti.
Ama bazı şeyler değişmedi.
2026 yılında Yukarıbağ’da gerçekleştirilen Çarşema Sor kutlamalarına Türkiye’nin farklı şehirlerinden ve Avrupa’dan Êzidîlerin gelmesi bunun en anlamlı örneklerinden biridir.
Bir zamanlar Avrupa’ya insan gönderen köyler, şimdi Avrupa’da doğan çocukların ve torunların geri döndüğü yerlere dönüşüyor.
Belki dedesinin yürüdüğü sokağı ilk defa görüyor.
Belki babasının anlattığı evin önünde duruyor.
Belki hiç tanımadığı bir aile büyüğünün mezarına dokunuyor.
Ve o anda göç, bir nüfus hareketi olmaktan çıkıyor.
Hafızaya dönüşüyor.
Çünkü insan bazen memleketini görmek için değil, kendinden geriye kalan parçayı bulmak için döner.
Şeyh Xwedêda’yı Dinlerken
Söyleşimiz boyunca Êzidîliği konuştuk.
Xuda’yı.
Tawûsê Melek’i.
Şeyh Adî’yi.
Duaları ve qewlleri.
Güneşi, ateşi ve kutsal suyu.
Şêxleri, Pîrleri ve Mirîdleri.
Evliliği.
Ölümü.
Kiras Guherîn’i.
Çarşema Sor’u.
Laleş’i.
Göçü ve diasporayı.
Ama bütün cevapların arkasında başka bir şey daha vardı:
İnsan.



Şeyh Xwedêda kendi inancını anlatırken başka inançları küçültmüyordu.
Kendi kutsalını yüceltmek için başkasının kutsalını aşağılamıyordu.
Müslümanlardan söz ederken dostluğu ve kirveliği hatırlıyordu.
Peygamberler sorulduğunda Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed’e karşı olumsuz bir yaklaşımlarının olmadığını söylüyordu.
Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’dan söz ederken bunların ilgili dinlerin kutsal kitapları olduğunu ve saygı gösterilmesi gerektiğini ifade ediyordu.
Bu cevapları dinlerken giderek daha fazla hayran kaldığım şey onun dinî bilgisi değil, insana verdiği değerdi.
Yaşanan acılara rağmen öfkenin diline teslim olmamasıydı.
Göçü anlatırken nefret üretmemesiydi.
Kendi inancına sıkı sıkıya bağlıyken başka bir insanın inancına aynı saygıyı gösterebilmesiydi.
Bana göre Şeyh Xwedêda’nın en güçlü tarafı tam da burada ortaya çıkıyordu:


Kendi kimliğini korumak için başkasının kimliğini küçültmeye ihtiyaç duymuyordu.
Belki bütün insanlığın ihtiyacı olan şey de budur.
Aynı olmak değil.
Farklılıklarımızla birbirimizin insanlığına dokunabilmek.
Bir Gün İnsan Gider, Hafıza Kalır
Şeyh Xwedêda genç kuşaklardan söz ederken sesindeki kaygı başka bir yere dokunuyordu.
Almanya’da doğan çocuklar Kurmancîyi unutursa ne olacak?
Qewller artık söylenmezse?
Dualar çocuklara öğretilmezse?
Aile hikâyelerini anlatacak büyükler kalmazsa?
Laleş yalnızca internette görülen uzak bir mekâna dönüşürse?
Çünkü bir topluluğun kaybolması için bütün insanların ortadan kalkması gerekmez.



Bazen hafızanın kaybolması yeterlidir.
Memleket de böyledir.
Memleket yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir.
Dilimizdir.
Annemizin sesidir.
Babamızın mezarıdır.
Çocukluğumuzdur.
Dönmek istediğimiz yerdir.
Ve bazen dönemediğimiz için ömür boyu içimizde taşıdığımız yaradır.
Urfa Êzidîlerinin hikâyesi bu nedenle yalnızca bir dinî topluluğun hikâyesi değildir.



Bu, göç etmek zorunda kalan insanın hikâyesidir.
Evini kapatıp anahtarını cebine koyarak “bir gün döneriz” diye yola çıkanların…
Yıllar sonra o anahtarı hâlâ saklayanların…
Çocuklarına hiç görmedikleri köylerin isimlerini öğretenlerin…
Başka ülkelerde doğan torunlarına “bizim memleketimiz orası” diyenlerin hikâyesidir.
Fakat bütün bu hikâyenin içerisinde beni en fazla etkileyen yine Şeyh Xwedêda’nın insan sevgisi oldu.
Acısını inkâr etmeden barıştan söz edebilmesi.
Geçmişi unutmadan komşuluğu savunabilmesi.
Kendi inancını korurken başkasının inancına saygı gösterebilmesi.
Gurbette yaşarken memleketini sevmeye devam edebilmesi.
Onu tanımadan önce Êzidîlik üzerine bir akademik makale yazmaya çalışan bir araştırmacıydım.
Onu tanıdıktan, Laleş’i gördükten ve saatlerce kendisini dinledikten sonra araştırdığım şeyin yalnızca bir inanç olmadığını daha iyi anladım.
Bir insan hikâyesiydi.
Göçün hikâyesi.
Hasretin hikâyesi.
Kutsalın hikâyesi.
Ve bütün farklılıkların üzerinde yükselen insan sevgisinin hikâyesi.
Almanya onun hayatını kurduğu yerdir.
Laleş kutsalının merkezidir.
Ama Türkiye ülkesi, Urfa memleketi, Viranşehir köklerinin toprağıdır.
İnsan bazen binlerce kilometre uzağa gider.
Çocukları başka ülkelerde doğar.
Hayatı başka bir dilin içerisinde devam eder.
Fakat bir gün kendisine “Nerelisin?” diye sorulduğunda hafıza bütün sınırları ortadan kaldırır.
Ve insanın içinden yine aynı yerin adı yükselir:


Viranşehir.
Şimdi sözü, önce telefonun öteki ucunda tanıdığım, sonra Laleş’in kutsal vadisinde buluştuğum ve nihayet Türkiye’de misafir ettiğim, cevaplarından önce insanlığıyla beni etkileyen Şeyh Xwedêda Adanî’ye bırakıyorum.

Êzidîliği hiç bilmeyen birine nasıl anlatırsınız?
Şeyh Xwedêda Adanî: Êzidîlik bizim için yalnızca ibadetlerden ve birtakım dinî kurallardan oluşmaz. Aileyi, toplumu, kutsal mekânları, doğayı, sözlü geleneği ve geçmişten bize ulaşan hafızayı birlikte kapsayan bir yaşam biçimidir. İnsan yalnızca Tanrı ile değil, başka insanlarla ve doğayla kurduğu ilişkiyle de anlam kazanır.
Ateşe, suya, toprağa ve Güneş’e gösterdiğimiz saygıyı da bu çerçevede düşünmek gerekir. Bunlara Tanrı oldukları için değil, yaratılmış dünyanın kutsallığını bize hatırlattıkları için saygı gösteririz. İnsan, içinde yaşadığı dünyaya zarar vermemeli ve kendisine verilen hayatın kıymetini bilmelidir.

Sonradan Êzidî olmak mümkün müdür?
Şeyh Xwedêda Adanî: Geleneksel anlayışımıza göre Êzidîlik doğumla kazanılan bir aidiyettir. İnsan Êzidî bir aile içerisinde dünyaya gelir ve topluluğun bir parçası olur. Sonradan Êzidî olmak için başka dinlerde görülen biçimde bir ihtida sistemi yoktur.
Bizim başka insanları Êzidî yapma gibi bir düşüncemiz de bulunmaz. Misyonerlik yapmayız. Bir Müslümanın Müslümanlığına, bir Hristiyanın Hristiyanlığına saygı duyarız. İnsanların inançları kendileriyle Tanrı arasındadır.
Biz kendi inancımızı yaşamaya çalışırız. Başkasının inancına karışmayız.

Kurmancînin Êzidîler açısından önemi nedir?
Şeyh Xwedêda Adanî: Êzidîlerin önemli bir bölümü Kürtçenin Kurmancî lehçesini konuşur. Dualarımız, qewllerimiz ve dinî anlatılarımız da büyük ölçüde Kürtçedir.
Bu nedenle Kurmancî bizim için yalnızca evde veya gündelik hayatta konuştuğumuz bir dil değildir. Hafızamızı taşıyan dildir.
Êzidîlik uzun yüzyıllar boyunca büyük ölçüde sözlü gelenekle aktarılmıştır. Büyükler küçüklere duaları, qewlleri, hikâyeleri ve dinî kuralları öğretmiştir.
Bir dil kaybolduğunda yalnızca kelimeler kaybolmaz.
O kelimelerin içerisinde yaşayan hatıralar da kaybolur.
Diasporada bizi düşündüren konulardan biri budur. Çocuklarımız Almanca öğrenmelidir. Yaşadıkları ülkenin eğitimini almalı ve topluma katılmalıdır. Ama kendi ana dillerini de unutmamalıdırlar. Çünkü dil giderse geçmişle kurulan köprünün önemli bir ayağı da gider.



Êzidîlikte nasıl bir Allah inancı vardır?
Şeyh Xwedêda Adanî: Biz tek Allah’a inanırız. Allah’a Xwedê veya Xuda deriz. Evreni yaratan odur. Nihai güç ve otorite ona aittir.
Bizim ibadetimiz Xuda’yadır.
Êzidîlik hakkında en fazla yanlış anlaşılan konulardan biri budur. Güneş’e saygı göstermemiz, ateşi kutsal kabul etmemiz veya Tawûsê Melek’e verdiğimiz önem bazen dışarıdan yanlış yorumlanmıştır.
Bunların hiçbiri Xuda’nın yerine konulmaz.

Peki Tawûsê Melek kimdir?
Şeyh Xwedêda Adanî: Tawûsê Melek, inanç dünyamızın en önemli kutsal varlıklarından biridir. Fakat Tanrı değildir ve Allah’a rakip değildir. Xuda tarafından yaratılmıştır ve kutsal düzen içerisinde önemli bir yere sahiptir.
Biz dara düştüğümüzde onu anarız. Fakat ibadetimiz Xuda’yadır.
Burada bizim kavramlarımızı başka dinlerin kavramlarıyla birebir açıklamaya çalışmak çok yanlış sonuçlara yol açmıştır.
İnsan bizi anlamak istiyorsa önce bizim ne söylediğimizi dinlemelidir.

Êzidîlere neden yıllarca “şeytana tapanlar” denildi?
Şeyh Xwedêda Adanî: Bu bizi en fazla inciten yanlışlardan biridir.
Biz kendimizi hiçbir zaman böyle tanımlamadık. İnancımızda şeytana tapmak diye bir şey yoktur. Tawûsê Melek bizim için kötülüğün temsilcisi değildir.
İnsanlar kendi inançlarındaki bazı kavramları alıp bizim inancımıza uyguladılar. Sonra bizim hiç söylemediğimiz şeyleri bizim adımıza söylediler.
Bunun bedelini de Êzidîler ödedi.
Bazen insanları tanımadan verilen bir isim, silah kadar yaralayıcı olabilir. Çünkü önce sizi yanlış tanımlarlar. Sonra o yanlış tanım üzerinden sizden korkarlar. Ardından dışlarlar.
Bizim istediğimiz çok basit:
Bizi başkalarının anlattıklarıyla değil, kendi söylediklerimizle tanıyın.



Kötülüğün kaynağı nedir?
Şeyh Xwedêda Adanî: İnsan kendi davranışlarından sorumludur. Kötülüğü başka bir varlığa yükleyip insanı sorumluluktan kurtarmak doğru değildir.
İnsanın iyilik yapma imkânı da vardır, kötülük yapma imkânı da.
Önemli olan insanın neyi seçtiğidir.
Benim için insanın dini kadar kalbi ve davranışı da önemlidir.

Diğer dinlerin peygamberlerine bakışınız nasıldır?
Şeyh Xwedêda Adanî: Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi peygamberlere karşı olumsuz bir yaklaşımımız yoktur. Bunlar insanlık ve dinler tarihi açısından önemli şahsiyetlerdir.
Biz kendi inancımızı anlatırken başka dinlerin kutsallarına hakaret etmeyiz.
Ben insanların birbirlerinin inançlarına saygı göstermesi gerektiğine inanıyorum.
Dünyada yeterince acı var.
İnsanların bir de Tanrı adına birbirlerine acı çektirmelerine gerek yok.

Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’a yaklaşımınız nedir?
Şeyh Xwedêda Adanî: Bunlar ilgili dinlerin kutsal kitaplarıdır ve saygı gösterilmesi gerekir. Fakat Êzidîliğin kendi vahiy kitapları olarak kabul edilmezler.
Bizim dinî bilgimizin önemli bir bölümü qewller, dualar, kutsal anlatılar ve sözlü gelenek yoluyla bugüne ulaşmıştır.
Bu farklılık düşmanlık anlamına gelmez.
Bir insanın kendi kutsalına saygı beklerken başkasının kutsalına saygısızlık etmesi doğru değildir.



Şeyh Adî sizin için kimdir?
Şeyh Xwedêda Adanî: Şeyh Adî bizim için çok önemli ve kutsal bir şahsiyettir. On ikinci yüzyılda Laleş’e gelmiş ve burada güçlü bir dinî yapı oluşmasına büyük katkıda bulunmuştur.
Fakat biz Êzidîliğin Şeyh Adî ile başladığını düşünmüyoruz.
Biz ondan önce de vardık.
İnancımızın ve geleneklerimizin Şeyh Adî’nin Laleş’e gelişinden önce de bu coğrafyada bulunduğuna inanıyoruz.
Şeyh Adî’yi peygamber veya Êzidîliğin kurucusu olarak değil, tarihimizde çok önemli bir dinî önder olarak görüyoruz.

Êzidî toplumundaki Şêx, Pîr ve Mirîd ayrımı ne anlama geliyor?
Şeyh Xwedêda Adanî: Toplumsal ve dinî yapımız temelde Şêx, Pîr ve Mirîd gruplarından oluşmaktadır. Şêx ve Pîrlerin dinî rehberlik görevleri vardır. Mirîdler ise topluluğun geniş kesimini oluşturur.
Fakat bunu birinin diğerinden daha değerli olduğu şeklinde anlamamak gerekir.
Bunlar toplumsal ve dinî görevlerle ilgili yapılardır.
Her insanın değeri vardır.
Bir insanın makamı onu başka insanlardan daha değerli yapmaz. Makam insana daha fazla sorumluluk yüklemelidir.

Bir şeyh olarak sizin göreviniz nedir?
Şeyh Xwedêda Adanî: Şeyhlik yalnızca dua okumak değildir.
İnsanların iyi günlerinde de kötü günlerinde de yanında olmak gerekir.
Bir mirîdin çocuğu evlendiğinde yanında oluruz. Bisk olduğunda gideriz. Nikâh olduğunda bulunuruz. Bir insan öldüğünde ailesinin acısını paylaşırız.
Ben Almanya’da yaşıyorum. Fakat Türkiye’de bana bağlı ailelerin bir ihtiyacı olduğunda imkânım ölçüsünde gelmeye çalışıyorum.
Çünkü din adamlığı yalnızca konuşmak değildir.
İnsanların acısına dokunmadığınız zaman söylediğiniz söz eksik kalır.

Müslümanlarla dostluk kurulmasının önünde dinî bir engel var mı?
Şeyh Xwedêda Adanî: Hayır.
Müslümanla dost olabilirsiniz. Hristiyanla dost olabilirsiniz. Komşuluk yapabilirsiniz. Birlikte çalışabilir ve ticaret yapabilirsiniz.
Bizim kimseyle bir problemimiz yok.
Viranşehir ve çevresinde yıllarca Müslümanlarla yan yana yaşadık. Birbirimizin evine gittik. Birlikte çalıştık. Dostluklarımız oldu.
Hatta Müslümanlarla kirvelik yapan Êzidî aileler vardır.
İnsanların dinlerinin farklı olması birbirlerine düşman olmalarını gerektirmez.
Komşunun dini başka olabilir ama acısı size yabancı değildir.

O hâlde neden evlilik konusunda topluluk sınırları korunuyor?
Şeyh Xwedêda Adanî: Burada dostlukla evliliği birbirinden ayırmak gerekir.
Geleneksel Êzidî toplumunda evlilik topluluk içerisinde yapılır. Bunun temelinde başka dinlerden insanlara karşı düşmanlık yoktur.
Ama küçük bir topluluğuz. Tarih boyunca çok dağıldık. İnancımızın ve toplumsal yapımızın devam etmesi için evlilik kuralları önemli görülmüştür.
Bir Müslümanla dost olabilirsiniz, onunla ekmeğinizi paylaşabilirsiniz. Fakat evlilik konusunda bizim geleneksel kurallarımız farklıdır.
Bu, o insanı sevmediğimiz anlamına gelmez.



Kirvelik bunun en güzel örneklerinden biri sayılabilir mi?
Şeyh Xwedêda Adanî: Evet.
Özellikle Müslümanlarla uzun süre birlikte yaşadığımız bölgelerde kirvelik çok önemli olmuştur.
Kirvelik sıradan bir tanışıklık değildir. İki aile arasında güçlü bir manevi bağ meydana getirir.
Bu nedenle Êzidîlerle Müslümanların tarihini yalnızca sorunlar üzerinden okumak doğru değildir.
Biz birlikte yaşadık.
Birbirimizin düğününe gittik.
Acısını paylaştık.
Kirve olduk.
Bunların unutulmaması gerekir.

Geçmişte yaşanan sorunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şeyh Xwedêda Adanî: Geçmişi yalnızca güzel şeylerle anlatmak doğru olmaz. Sorunlar da yaşandı.
İnancımızın bilinmemesi nedeniyle dışlandığımız zamanlar oldu. Bize yanlış isimler verildi. Bazı aileler toprak ve mülkiyet konusunda sorunlar yaşadı. Güvenlik kaygıları oldu.
Ama bütün Müslümanları veya bütün komşularımızı bunlardan sorumlu tutmak doğru olmaz.
Çok iyi komşularımız da vardı.
Bizi koruyan, yanımızda duran, ekmeğini bizimle paylaşan insanlar da oldu.
Ben insanların dinlerine göre topluca suçlanmasını doğru bulmuyorum.
Kötülüğü yapan kimse sorumluluk onundur.
İyiliği yapan kimse onun iyiliğini de unutmamak gerekir.



Avrupa’ya göçünüz gönüllü bir tercih miydi?
Şeyh Xwedêda Adanî: Her ailenin hikâyesi aynı değildir. Bu nedenle bütün Êzidîlerin göçünü tek bir sebeple açıklamak doğru olmaz.
Ekonomik nedenler vardı. Güvenlik kaygıları vardı. İnancımızın yanlış anlaşılmasından doğan baskılar ve dışlanmalar vardı. Toprak ve mülkiyet konusunda sorun yaşayan aileler vardı.
İnsanların bir bölümü Avrupa’ya gittiğinde bunun geçici olduğunu düşünüyordu.
Bir gün döneceklerini sanıyorlardı.
Ama çocuklar orada doğdu. Okula gittiler. İş sahibi oldular. Sonra torunlar doğdu.
Ve zaman geçti.
Bazen insan “birkaç yıl sonra döneceğim” diyerek çıkar evinden.
Sonra bir bakar ki ömrünün büyük bölümü gurbette geçmiş.

Sizin için memleket neresi?
Şeyh Xwedêda Adanî: Ben Almanya’da doğdum ve orada büyüdüm. Hayatımızın önemli bir bölümü orada.
Ama ailemin kökleri Viranşehir’dedir.
Bizim geçmişimiz oradadır.
Aile büyüklerimizin hatıraları, köylerimiz, akrabalarımız oradadır.
Bu bağ ortadan kalkmıyor.
İnsan başka ülkede doğabilir. Başka bir dili çok iyi konuşabilir. Hayatını başka yerde kurabilir.
Ama ailesinden dinlediği hikâyeler ona nereden geldiğini hatırlatır.
Türkiye’ye geldiğimde yabancı bir ülkeye gelmiş gibi hissetmiyorum.
Burası ailemin memleketidir. Viranşehir benim köklerimin bulunduğu yerdir.

Almanya sizin için ne ifade ediyor?
Şeyh Xwedêda Adanî: Almanya doğduğum, büyüdüğüm ve hayatımı kurduğum ülkedir. Çocuklarımızın geleceği orada şekilleniyor.
Bunun kıymetini inkâr etmek doğru olmaz.
Ama insanın yaşadığı yerle köklerinin bulunduğu yer her zaman aynı olmayabilir.
Biz iki dünyayı birlikte taşıyoruz.
Avrupa bize yeni bir hayat verdi.
Viranşehir ise geçmişimizi verdi.

Peki Laleş?
Şeyh Xwedêda Adanî: Laleş başka bir şeydir.
Laleş bizim kutsal merkezimizdir.
Şeyh Adî’nin türbesi, Kaniya Sipî, kutsal sular, mağaralar, ziyaret yerleri ve ritüeller oradadır.
Ama Laleş yalnızca taşlardan ve yapılardan oluşmaz.
Orada edilen dualar vardır.
Qewller vardır.
Atalarımızın ayak izleri vardır.
Bir Êzidî dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın Laleş onun kutsal hafızasında yaşamaya devam eder.
Laleş geçmişimizle geleceğimiz arasında kurulan köprüdür.

Laleş’e neden çıplak ayakla giriyorsunuz?
Şeyh Xwedêda Adanî: Saygıdan.
Kutsal bir mekâna gündelik bir yere girer gibi girilmez.
Ayakkabımızı çıkarırız. Eşiklere basmayız. Davranışlarımıza dikkat ederiz.
Çünkü kutsallık yalnızca insanın zihninde değildir.
İnsan bazen kutsala bedeniyle de saygı gösterir.
Ayağını nasıl bastığın bile bunun parçasıdır.



Avrupa’daki gençler Laleş’i aynı şekilde hissediyor mu?
Şeyh Xwedêda Adanî: İşte geleceğimiz açısından en önemli sorulardan biri budur.
Yeni kuşakların Avrupa’da doğması ve yaşadıkları topluma uyum sağlaması doğaldır. Bundan korkmamak gerekir.
Ama kendi geçmişlerini tamamen unutmalarından endişe ederiz.
Kurmancîyi bilmiyorlarsa qewlleri nasıl anlayacaklar?
Duaları bilmiyorlarsa çocuklarına ne aktaracaklar?
Ailelerinin nereden geldiğini bilmiyorlarsa memleketle nasıl bağ kuracaklar?
Laleş’i yalnızca internette gördükleri bir yer hâline getirirsek çok şey kaybederiz.
Bu nedenle çocuklarımızın hem yaşadıkları toplumun iyi birer bireyi olmalarını hem de kendi geçmişlerini bilmelerini istiyoruz.

Göçten sonra Viranşehir sizin için uzak bir hatıraya mı dönüştü?
Şeyh Xwedêda Adanî: Hayır.
Fiziksel olarak uzaktayız. Ama bağımız tamamen kopmadı.
Türkiye’ye geliyoruz. Akrabalarımızı ziyaret ediyoruz. Dinî ve toplumsal törenlere katılıyoruz.
Bayramlarda Avrupa’dan gelen insanlar oluyor.
İnsanların çocuklarını ve torunlarını köylerine getirmesi çok önemlidir.
Çocuk “Babamın köyü burasıydı” dememeli yalnızca.
Gelmeli.
Görmeli.
Toprağa dokunmalı.
Ailesinin hikâyesini orada dinlemeli.
Çünkü hafıza yalnızca anlatılarak değil, bazen mekâna dokunarak da korunur.

Bütün yaşananlardan sonra insanlara karşı kırgın mısınız?
Şeyh Xwedêda Adanî: Yaşanan acıları unutmak doğru değildir.
Ama acıyı yeni bir düşmanlığın sebebi yapmak da doğru değildir.
Ben insanları seviyorum.
İnsan Müslüman olabilir, Hristiyan olabilir, Êzidî olabilir veya başka bir inanca sahip olabilir.
Önemli olan birbirimizin hakkına saygı göstermektir.
Bir insan bana kötülük yaptıysa onun yaptığı kötülüğü bütün bir halka veya dine yükleyemem.
Aynı şekilde bana iyilik yapan insanın iyiliğini de unutmam.
Dünyada insanlar birbirlerini yeterince incitti.
Bizim ihtiyacımız yeni düşmanlıklar değil.
Birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var.

SON SÖZ: İNSAN GİDER, MEMLEKET İÇİNDE KALIR
Şeyh Xwedêda Adanî ile konuşmamız sona erdiğinde geriye yalnızca Êzidîliğin inanç esaslarına ilişkin cevaplar kalmıyor.
Bir insanın ve bir toplumun yurdundan uzaklaşmasının hikâyesi kalıyor.
Viranşehir’den Almanya’ya uzanan bir yol.
Almanya’dan Laleş’e uzanan başka bir yol.
Laleş’ten yeniden Urfa’ya dönen bir hafıza…
Şeyh Xwedêda’nın anlattıklarında dikkati çeken en güçlü duygu öfke değil.
Hasret.
Yaşanan sorunları saklamıyor. Toprak ve mülkiyet meselelerini, dışlanmayı, yanlış tanımlanmalarını ve göçü anlatıyor.
Fakat bütün bunları başka bir topluma karşı nefret üretmek için kullanmıyor.
Müslüman komşularını anlatırken kötü günleri kadar iyi günleri de hatırlıyor.
Kirveliğin hakkını teslim ediyor.
Ekmeğini paylaşan komşuyu unutmuyor.
Kendisini inciten insanla bütün bir halkı birbirinden ayırıyor.
Belki gerçek hoşgörü de tam burada başlıyor.
Acınızı unutmadan nefret etmeyebilmekte.
Şeyh Xwedêda’nın hikâyesinde Almanya bugünün hayatıdır.
Laleş kutsalın coğrafyasıdır.
Viranşehir ise başka hiçbir yerin dolduramayacağı bir boşluktur.
Çünkü insanın doğduğu yer ile ait olduğunu hissettiği yer her zaman aynı değildir.
Göç yolları sınırları değiştirebilir.
Pasaportlar değişebilir.
Çocukların konuştuğu dil değişebilir.
Evlerin adresleri değişebilir.
Ama bazı adresler nüfus kayıtlarında değil, insanın hafızasında yazılıdır.
Şeyh Xwedêda’nın hafızasındaki o adres Viranşehir’dir.
Ve belki bütün bu uzun söyleşiden geriye tek bir cümle bırakmak gerekirse şöyle denilebilir:
Onlar memleketlerini terk ettiler. Ama memleketlerini içlerinden hiç çıkaramadılar.

www.siverekgenclik.com