Okullar açılmadan önce özellikle ilkokul velilerini tatlı bir telaş sarar.
“Hangi okul iyi?”
“Öğretmeni nasıl?”
“İdealist mi?”
Sorular çoğalır, tavsiyeler havada uçuşur. Her anne baba, çocuğunu güvenle emanet edeceği bir öğretmen arar. Haklıdır da…
Çünkü öğretmen yalnızca matematik, Türkçe ya da hayat bilgisi öğreten kişi değildir. Bazen bir çocuğun kendine güvenmesini sağlayan, bazen yanlış yaptığında onu uyaran, bazen de adalet duygusunu ilk kez güçlü biçimde hissettiren kişidir.
Veliler çocuklarının karşısında bilgili, anlayışlı, sabırlı, adil ve idealist bir öğretmen görmek ister.
Peki, biz o öğretmenin karşısına nasıl bir çocuk çıkarıyoruz?
İşte asıl soru belki de budur.
İlk öğretmen anne baba, ilk sınıf evdir
Her çocuk değerlidir, paha biçilmez bir cevherdir. İşletilmesi işbirliği ile olacak.
Her çocuk keşfedilmeyi, anlaşılmayı, desteklenmeyi ve kendi potansiyeli doğrultusunda gelişmeyi hak eder. Ancak çocuğumuzun değerli olması, yaptığı her davranışın doğru olduğu anlamına gelmez.
Çocuğu sevmek, onun her istediğini yapmak değildir.
Her “hayır” dediğimizde sevgimizden bir şey eksilmez. Tam tersine, bazen bir çocuğa söylenen en sevgi dolu cümle “Hayır, bunu yapamazsın.” olabilir.
Çünkü özgüven, her istediğini elde etmek değildir.
Özgürlük, sınır tanımamak değildir.
Sevilmek, yanlış yaptığında haklı çıkarmak değildir.
Çocuğa sınır koymak onu baskılamak değil, hayata hazırlamaktır.
Beklemeyi, paylaşmayı, sırasını beklemeyi, başkasının hakkına saygı göstermeyi, yaptığı davranışın sonucunu üstlenmeyi öğrenmeyen bir çocuğun bütün bunları okul kapısından içeri girdiği anda öğrenmesini beklemek, öğretmenden ütopya beklemektir.
Öğretmen sınıfta yalnızca bizim çocuğumuzla ilgilenmez.
Karşısında farklı karakterlere, farklı ihtiyaçlara, farklı aile yapılarına ve farklı öğrenme hızlarına sahip onlarca çocuk vardır.
Bir çocuğun hakkını korurken diğerinin hakkını da gözetmek zorundadır.
Bu yüzden öğretmenden adalet bekliyorsak, adaletin bazen bizim çocuğumuza da “hayır” demek olduğunu kabul etmeliyiz.
Çünkü adalet, herkese istediğini vermek değildir.
Adalet, herkesin hakkını gözetmektir.
Çocuğumuz okuldan gelip “Öğretmen bana kızdı.” dediğinde hemen öğretmeni sorguya çekmek yerine biraz durup düşünsek…
“Öğretmen neden sana kızdı?” sorusunun yanına bir de şu soruları koyabilsek:
“Sen ne yaptın?”
“Arkadaşın ne yaptı?”
“Sen öğretmenin yerinde olsaydın ne yapardın?”
Belki de çocuklarımızın en çok ihtiyacı olan şey, doğru ile yanlışı ayırt etmelerine yardımcı olan bir anne babadır.
Çocuklarımızı doğruyu arayan, hatasını kabul edebilen ve gerektiğinde özür dileyebilen insanlar olarak yetiştirebiliriz.
Elbette öğretmen hata yapabilir.
Elbette veli soru sorabilir.
Elbette itiraz edebilir, hakkını arayabilir.
Bunların hiçbiri tartışılmaz.
Ancak yetişkinlerin yaşayacağı bir anlaşmazlığın çocuğun önünde bir otorite savaşına dönüşmesi, en çok çocuğa zarar verir.
“Öğretmenin kim oluyor da sana böyle söylüyor?”
“Sen sakın onu dinleme.”
“Ben öğretmeninle konuşurum.”
Gibi cümleler, o an çocuğun hoşuna gidebilir.
Ama uzun vadede çocuğa şu mesajı verir:
“Kurallar, işimize geldiği sürece geçerlidir.”
Oysa okulun çocuğa öğretmesi gereken en önemli şeylerden biri de budur: Kurallar kişiye göre değişmez.
Öğretmen de veli de idare de hata yapabilir. Önemli olan hatayı büyütmeden, kişiselleştirmeden ve çocuğu taraf haline getirmeden çözebilmektir.
Çocuğun eğitimi; okul, öğretmen ve ailenin ortak sorumluluğudur.
İdare dinlerse güven oluşur.
Öğretmen anlarsa bağ kurulur.
Veli desteklerse iş birliği güçlenir.
Çocuk kendisini güvende hissederse öğrenme kolaylaşır.
Bu zincirin bir halkası koptuğunda eğitim zarar görür.
Peki, aynaya bakmaya hazır mıyız?
Çocuğumuz hata yaptığında hemen öğretmeni suçlamak yerine,
“Acaba benim çocuğum ne yaptı?”
Diyebiliyor muyuz?
Çocuğumuza “hayır” demeyi öğretebiliyor muyuz?
Beklemeyi, paylaşmayı, sorumluluk almayı öğretebiliyor muyuz?
Başkasının hakkına saygı göstermesini sağlayabiliyor muyuz?
En önemlisi adil olması için çabalıyor muyuz?
Öğretmen hakkında çocuğumuzun yanında konuştuğumuz kelimeleri seçiyor muyuz?
Ve belki de en zor soru:
Çocuğumuz için iyi bir öğretmen ararken, o öğretmenin karşısına nasıl bir öğrenci çıkarıyoruz?
İşte burada hepimizin biraz durup aynaya bakması gerekiyor.
Çünkü iyi bir öğretmen aramak hakkımız.
Ama iyi bir öğrenci yetiştirmek de sorumluluğumuz.
Her çocuk paha biçilmez bir cevherdir. İşletilmesi işbirliği ile olacak.
Her öğretmen saygıyı hak eder.
Her veli dinlenmeyi hak eder.
Her okul güveni ve adaleti hak eder.
Öyleyse çocuklarımız için birbirimizi suçlamak yerine birlikte çalışalım.
Veli iş birliğini güçlendirsin.
Öğretmen sevgisini, bilgisini ve emeğini ortaya koysun.
İdare adaleti ve güveni sağlasın.
Aile çocuğuna sınırları ve sorumluluğu öğretsin.
Çocuk da bütün bu çabanın içinde kendisini güvende hissetsin.
Çünkü eğitim, bir kişinin omzuna bırakılacak kadar küçük bir mesele değildir.
Ve unutmayalım:
İyi bir okul yalnızca iyi öğretmenlerle kurulmaz.
İyi öğretmen, iyi yönetim, bilinçli veli ve sınırlarını bilen çocuk bir araya geldiğinde gerçek bir eğitim iklimi oluşur.
Sonunda mesele sadece “Çocuğumun öğretmeni iyi mi?” sorusu değildir.
Belki de asıl soru şudur:
“Ben, çocuğumun iyi bir insan, iyi bir öğrenci ve adil olabilmesi için üzerime düşeni yapıyor muyum?”
Çünkü bir okulun gerçek iklimi duvarlarında, tabelasında ya da başarı listelerinde değil; işbirliği ve çocuğun kalbinde hissedilir.