SİVEREK’TE KERGE ZAMANI

SİVEREK’TE KERGE ZAMANI
16 Eylül 2012 - 20:37



SİVEREK’TE KERGE ZAMANI





 





 





 





Siverek’in,
bir tarafı oto tamircileri, diğer tarafı hurda araç parkı olarak kullanılan
otobüs terminali yazın yerini sonbahara terk ettiği günlerde, büyük şehirlere göç
veren tüm şehir ve kasabalarda rastlanan
tatlı, heyecanlı, kavgalı, gürültülü uğurlamalara sahne olmaktadır. Memleket hasretinin yüklendiği çeşit çeşit meyveler,
sebzeler, kurumuş gıdalar ve kışlık yiyecekler otobüs önlerinde yığın yığın; muavinlerle yolcuların tartışma
ve kavgaları arasında bagajlara yüklenirken Şire Üzümü, kokulu kavunlar,
isotlar ve sepet sepet memleket
armutlarının ezilmiş kokuları etrafa dağılır.





Bu dönemde
özellikle Şehirlerarası otobüs şoför ve yardımcıları yolcularla sık sık
tartışmakta ve birbirine karışan meyve denklerini sahiplerine ulaştırmak için
büyük gayret sarf etmektedirler.





-“Bu
meyvelerin çok daha iyileri ve alaları büyük şehirlerde varken neden bu zahmete
katlanıyor bu insanlar” dediğimde
yılların tecrübesi ile





-“ Hocam insanlar
bu meyve ve yiyeceklerle memleket
hasretini gideriyorlar. Bu denklerde geçmişin hasreti, kokusu tadı ve
hatıraları var. Zaten oradaki yeni yetişen gençler buradan giden yaş veya kuru meyvelere
bakmıyorlar bile. Daha çok memlekette hatıraları olan yaşlılar yılda en az bir
defa da olsa bu tadı almak istiyorlar. Biz de yolcularımızı artık hoş
görüyoruz. “ demişti otobüs şoförü.





İnsanların
doğup büyüdükleri yerlerin yemeklerini,
orada yetişen meyveleri bu derece özlediklerini O’nunla konuşuncaya kadar
anlamamıştım. Yıllar önce Siverek’ten İstanbul’a göç etmiş Hasan amcadan söz ediyorum.
Yıllar önce toplumsal olaylar ve geçim darlığı yüzünden İstanbul’a göç etmişti.
Geride çocukluk ve gençlik yıllarının en
güzel günlerini, rüya gibi, renkli hareketli, canlı, heyecanlı günlerini
bırakmıştı. Her gün hayal etse bıkmayacağı hatıraların yaşandığı memleketinin
kokusunu, tadını yerel yemek ve meyvelere
kodlamıştı adeta. Bu yiyeceklerin kendi değerlerini çok çok aşan kıymetleri kodlandıkları anlam ve değerler sayesinde
idi.





Hasan amca
büyük şehirde yıllar sonra işlerini yoluna koymuş artık zengin sayılırdı. Burada
istediği gıda çeşidini, dünyanın en uzak köşesinde yetişen, kimsenin bilmediği
her türlü meyveyi alabiliyordu artık.. Ancak her yıl Eylül ayı gelip çattığında
sanki bir yerlerden manevi ilham alır gibi, esrarlı bir ruh iklimine girer,
Siverek’ten gelecek birilerinin Otobüsün bagajına attığı ve gelinceye kadar
yarısı ezilen şire üzümünü beklemeye başlardı. Sevgilisinin hasretini çeken aşık gibi, memleketten kendisine ulaşanları, “üzüm
çıkmadı mı daha” deyip dururdu artık. Çocukları bazen kendisine takılarak;





-“ Bak burada
hiçbir yerde bulunmayan en güzel üzümler, armutlar var, neden hala onları istiyorsun? Diye kızdırmaya çalışıyorlardı.Hanımı
her ne kadar Hasan amcanın içinden kopan fırtınaların, geçmişe özlemin
yakıcılığını ve tüm güzel ve acı
hatıraların bir üzüm tanesine, ya da bir tas pekmeze yüklendiğini anlasa da,
çocuklar babalarının ruh halini belki hiçbir zaman anlamayacaklardı. Zaten
memleketten gelen kuru yemiş ve taze meyvelerin yüzüne bile bakmıyorlardı.
Gerçi Hasan amca da pek yemezdi . Kendisine hediye olarak gelen bir sepet Şire
Üzümünü salkım salkım çıkarır, dakikalarca adeta okşayarak seyrederdi. O,
yemekten çok, Katina Narını, Şire Üzümünü seyrederken büyük zevk
alır ve bu güzel hediyeyi ikram edecek halden ve dilden anlayan arkadaş, dost
ve misafir arardı.





Yine
bir Eylül ayının sonlarına doğru Siverek’ten telefon gelmişti. Orada kalan amcazadelerinden
Sinan kendisine bir sepet Şire Üzümü ve Paşa
Armudu
gönderdiğini, ertesi gün saat 12 civarında İstanbul Esenlerde otobüs
yazıhanesinden almasını söylemişti. Dünyalar onun olmuştu.





-“Oğlum Cemil yarın erkenden Diyarbakır
otobüsünü bekle. Memleketten üzüm
geliyor.” Sinan içinden la havle çekerek “peki baba” dedi. Sabah Sinan’la
beraber kendisi de hazırlanmıştı. Cemil;





-“Baba gelmene gerek yok ben tek
başıma alırım. Sen rahatsız olma” dediyse de bir şeyler kendisini o tarafa
doğru çekiyordu. Beraber gittiler. Otobüsün önü ana baba günü idi. Denkler,
çuvallar, sepetler, kutu kutu mukavvalarda memleketten gelen her türlü kuru
gıda, sebze ve meyveler… Bir anda
kendini memlekette hissetti. Eşyalardan yayılan
kokuyu derin derin çekti. Duygulanmıştı Hasan amca. Eve vardıklarında
bekletmeden sepeti getirtti.Yere gazeteler sererek özenle sepeti açtı.. En
üstte asma yaprakları, arada incir taneleri, daha sonra Şire Üzümü ve en altta
da iki sıra Paşa Armudu…. Salkımları koklayarak ve antika bir sanat eserini seyrederken
gösterilen ihtimamla çıkarıp “Allahım ne güzel yaratmışsın” deyip özenle yere
koyuyordu… Asma yapraklarını koklarken ohhh çekmesi hanımı ve çocuklarını
güldürmüştü….





-“ŞİMDİ SİVEREK KERGE ZAMANI
“ dedi, derin bir iç geçirerek.





Cemil babasının tavırlarını şaşkınlıkla
seyrederken…





- “Kerge nedir baba?.” Diye
öylesine sordu.





-” Anlatayım oğlum…dinle..”
Diyerek gözlerini duvara, oradan da ötelere çok ötelere dikerek;





-“Siverek’te eskiden insanlar
bağcılık ve hayvancıkla geçinirlerdi. Bağcılık aslında biraz keyfine düşkün
olanların tembelce bir geçim kaynağıdır. Hayvancılık zor bir uğraşı olmasına
rağmen, bağcılık daha keyifli ve zevkli idi. O zamanki küçük kasaba şartlarında
bir bağı ve eşeği olan hemen hemen geçimini bununla sağlamakta, yaşamı bağ etrafında
şekillenmekte idi. Önce bağda yazdan başlamak üzere sırt
çekme
denen çift sürülür, toprağın telbisi
sağlanırdı. Daha sonra baharda bir daha yabancı otları temizlemek için kalan çekilir, falhan denilen kırmızı bağ toprağındaki yumru halindeki kerseleri
dağıtmak ve bağı dümdüz etmek için adeta toprakla haşir neşir olurduk. Kerseler
yumru sert toprak olduklarından bağda
fazla kerselerin olması hoş , hatta bu yumruktan biraz büyük bu toprak parçaları
için “iki kerse bir taşa bedeldir”
derlerdi. Tiyenklerin çift
sürülemeyen dipleri kazılarak nemlendirilirdi… Bu arada budama mevsimi, asma çubuklarına
suyun geldiği mevsime denk getirilerek bu işlem için gerekli aletler
hazırlanırdı. Dahre, bağ pıçağı, buxşu( küçük testere), bağ
makası
bilenerek kullanılmaya hazır hale getirilirlerdi. Budanan
tiyenklerin çırpıları desteler
halinde bağ kenarına kurumaya bırakılarak kışlık yakacak için hazırlanırdı.





Bağcılığın en
stresli dönemi de budama mevsiminden bahar ile yaz arasındaki hava durumuna
bağlı idi. Bu mevsimde yağacak şiddetli bir yağmur veya dolu asma ağaçlarının
koruk tutmaya başlamış çubuklarını kırıp dökerdi. İşte böylesi günlerde
yüreğimiz ağzımıza gelir rızık kapımızın kapanmaması için dua ederdik.





Yazın
ortasına gelip te, asıl geçim kaynağımız olan şire bağlarının kenarlarına
yemeklik olarak dikilen cins üzümler(Ağbanki,
Kızılbanki, Ta’nebi, Karamükeri, Hatun Parmağı, Zeynebi, Hasan Balı Üzümü,
Serpenekıran ve daha pek çok çeşit)
yavaş yavaş olgunlaşmaya başlardı. İlk yetişen cins üzümlerden Ta’nebi için
sevinç ifadesi olarak “Tiriye ta’nebi
sallu ala ya nebi
” deyişi meşhur olmuştu..İşte bağcılığın zevki neşesi
burada başlardı… Bağ içinde birkaç ağaç incir ve paşa armudu olanlar sabahın erken saatlerinde daha güneş doğmadan
bağ yolunu tutar, seherin serinliğinde, yaprakların nağmeli hışırtılarında ömürlerinin
en güzel anlarını yaşarlardı. Güneş bir mızrak yükselmeye başladığında bağdan
toplananı cins üzümler, biraz incir ve
birkaç yapraklı çubukla önüne eşeğini katarak eve döneneler bir hazineyi
yüklemenin neşe ve gururu ile yürürlerdi. Yolda karşılaştığı tanıdık ve
çocuklara birer salkım üzüm uzatmak ikramların en güzeli idi…Hele şire üzümü
olgunlaştığında gerçek ürün hasadı o
zaman başlar, bağcılar hummalı faaliyetlere girişirlerdi. Bağında üzümü çok
olanlar bunu civar il ve ilçelere pazarlamaya gönderir, yakın köylere de
eşeklerle ulaştırarak buğday, mercimek ve kışlık zahire karşılığında takas ederlerdi.
Satılan ve yenen üzümlerden sonra hasat mevsimi, diğer bölgelerde Bağ Bozumu,
bizde Kerge dediğimiz günler
başlardı.





 





ŞİMDİ SİVEREK’TE KERGE ZAMANI





 





İşte benim
hayatımın en, en renkli, en heyecanlı günleri de böylesi bir “Kerge” zamanında
geçti… “





Hasan amca bir
ara yalnız olduğunu ve etrafında kimsenin kalmadığını görünce uzun zamandır
kimsenin kendini dinlemediğini fark etti. Şaşkınlıkla “ben kiminle konuşuyordum”
dedi. Eski günlere, bağlara, kerge zamanına öylesine dalmıştı ki, kendi kendine
söylendiğinin farkına varamamıştı. Ama bu kısa zaman dilimi onu düşüncelerinden
alıkoyamamış tekrar kerge zamanına geri dönmüştü…





Gençliğinin
en güzel günleri idi. Henüz evlenmemişti. Kerge Zamanı geldiğinde bağda
insanlar Balma yaparken, pekmez
kaynatırken, bastık düzerken; kadın erkek birbirlerinin yardımına koşar, o
günler bayram şenliğinde geçerdi. O renkli günlerin birinde komşuları Ahmedé Berekatın
Balma’ları vardı… Üzüm kurutulacaktı. Hasan çevrede güçlü kuvvetli
delikanlılardan sayıldığı için ilk önce o yardıma çağırılır kendisi de kimseyi
kırmaz, çağıran bütün bağ komşularının yardımına koşardı.İşte ne olduysa o
günlerde oldu… Ayşe’yi orada tanımış ve bir komşunun Balma’sını yaparken Ayşe
de yardıma gelmiş, beraber çalışırlarken büyük bir hicap içinde göz göze gelmişlerdi… O günün şartlarında
sadece birbirlerine kaçamak bakışlar dışında herhangi bir konuşmaları
olmamasına rağmen tabir yerinde ise tutulmuş, yani aşık olmuştu. Gerçi o zamana
dek “sevmek nedir”, “aşk nedir” hiç düşünmemişti. Fakat o gün aklı başından
gitmişti. Artık sabahlara kadar Ayşe’yi düşünüyor ve ne yapacağını, nasıl
davranacağını, kime ne diyeceğini bilemiyordu. Ta ki, Ayşe mahcup bir tavırla, yarın Balma’ları
olduğunu yardıma gelip gelmeyeceğini sorduğu güne kadar.





O gün sabaha kadar yatamadı. Güneş doğmadan
bağa gitti. Biraz sonra Ayşe ve ailesi de uzaktan görünmeye başladılar. Bağdaki
bütün üzümü tek başına toplayıp Balma Kazanına daldırmak istiyordu. Ayakları
falhan toprağındaki büyük kerselere
çarpsa da umurunda değildi. Kerselerin varlığını unutmuş yalınayak tiyenklerin
arasında var gücü ile çalışıyordu..





O gün akşamın
nasıl olduğunu, günün nasıl geçtiğini hiç anlamadı. Gerçi yine hiç
konuşmamışlardı. Ama Hasan artık kendinde değildi. Balma işi bitmiş birkaç gün
sonra sıra şire üzümünü toplamaya gelecekti… Ayşelerin de şire bağları
vardı. Kendisini tekrar yardıma çağıracaklar mıydı. Yoksa onlar
çağırmadan mı gitseydi.! Artık bağlardan
kopamıyor, ara sıra bağbancıların holıklarına
misafir olup, geceleyin bağda yatıyordu.





 





AYŞE
YILDIZ OLMUŞTU, YILDIZLAR DA AYŞE





 





Bağ geceleri! …
Aman Allahım o ne muhteşem zaman dilimi idi. İlk defa gök yüzünü böylesine uzun
uzun seyrediyordu.Yıldızlar… yıldızlar… Küçük, büyük yıldızlar. Parlayıp sönen
ara sıra kayan yıldızlar. Aynı anda binlerce göz kırpan yıldızlar. Gökteki en
parlak yıldıza Ayşe ismini takmıştı Hasan. Artık gökteki Yıldız Ayşe ile birbirlerine
göz kırpıyorlardı. Gökteki Yıldız Ayşe ile gecenin karanlığında saatlerce
sohbet etmişti bir gece. Vaviklerin
çığlıkları olmasa belki yıldızlarla uzayın derinliğine dalıp kendisi de yıldız
olacaktı . Ne var ki, taze üzümleri
fazla kaçıran vavikler (bir çeşit çakal) mide ağrısından ortalığı velveleye
verince bağbancıların hey heyleri arasında kendine geldi… Yanında bağbancının
varlığını o zaman fark etti. Biraz sohbet ettiler. Bağbancı yatarken kendisi
onun yerine nöbet tutmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında Siverek’ten bağ
yoluna girecek Ayşe’yi gözler olmuştu. O saatte bu olmayacak bir şeydi.. Sonra
tekrar yıldızlara döndü. Ayşe ismini verdiği yıldız kaybolmuştu.. Dakikalarca
gökte onu aradı… Diğer yıldızlara baktı..baktı… Binlerce yüz binlerce yıldız… Hepsi
neşeli bir şekilde kendisine göz kırpıyorlardı, ama Ayşe görünmüyordu…Ayşe
yıldız olmuştu. Yıldızlar da Ayşe…Artık gecenin bitmesini istemiyordu. Karanlık
yerini aydınlığa bıraktığında diğer yıldızlar da kayboldu. Ayşe de kaç gündür bağa gelmemişti. Bu ara
kasabadaki Ayşe’den çok, Hasan artık geceleyin gökyüzündeki muhteşem yıldız
gösterisini özler olmuştu..





Bir
gece bağbancılar bir araya toplanmış muhabbet ederken kendisi yine yıldızlar
geçidini seyre dalmıştı… Yüz binlerce
yıldız… Sonradan öğrendiğine göre bazıları dünyadan büyük ve top güllesinden
yüzlerce defa daha hızlı hareket ediyorlardı. Uzayda birbirine çarpmadan bunları gezdiren,
direksiz, sütunsuz feza boşluğunda durduran neydi? Hangi güç bunları böyle
düzenli gezdiriyordu.?… Ne kadar uzaktaydılar.? Bunları kim yönetiyordu?
Bunların idarecisi kimdi.?





Bu
düşüncelerle adeta yıldızların arasına kaymış bir halde vücuduna gelen lerzeye
hakim olamayarak bütün bu düşüncelerini bir noktaya bağladı ve gayrı ihtiyarı
“Alllaaah” diye bağırdı. Hasanı unutarak sohbete dalmış olan bağbancılar
korkuyla irkildiler. Hasan uzun süre öylece kaldı… Derin bir nefes aldı.
Sakinleşmişti.





Hasan artık Ayşe’yi
unutmuştu. Gece yıldızlarla, gündüz de
sıra sıra tiyenklerin arasında gezerek asmaları ayakta tutan serpenelere arkadaş olmuştu.. Bazen dakikalarca serpene
gibi bir tiyenkin altın durur şire
üzümünün salkımlarını okşarcasına seyrederdi. Kuru topraktan asma çubuğuna
takılan bu tatlı tulumbalara, harika üzüm tanelerine bakar dalardı. “Ne güzel
yaratılmışlar” diyerek bazen yemeğe bile
kıyamazdı.





Nihayet
şire üzümleri olgunlaşmış Eylül ayının sonlarına yaklaşmışlardı. Evde üzümlerin
sıkılacağı curunlar yıkanmış, mengene ve şal torbeler hazırlanmaya başlanmıştı.





Kadınlar
üzüm kaynatmak için kazan, teşt, kefgir, elece ve koşhanaları
sakladıkları yerlerden çıkarıp yıkayarak kullanıma hazır hale getirmeye
çalışıyorlardı. Bu arada bağdan üzümü eve taşımak için eşeklerin çulları,
koşumları, resen ve varkilleri
yenilenmiş, eskiyenler tamir edilmişti. Kufalar
tedarik edilerek, komşulardan bir iki eşek istenmişti. İşin ağır kısmı Hasan’a
düşüyordu. Evin en güçlü erkeği o idi. Ama bu ara Hasan başka dünyalarda idi. Ayşe’yi
bağda bulamayınca onu yıldızların arasında aramış bir yıldıza da onun ismini
vermişti. Ayrıca gök yüzündeki muhteşem yıldız geçidinin ve yıldızların
sahibini ararken tüm bu güzelliklerin yaratıcısına daha da yaklaşmış çevresindekiler ona derviş demeye
başlamıştı.





 





Siverek
yaş üzümü oy oy oy oy oy





Bağlayın
sağ gözümü oy oy sebebim





Dediler
yarin gelmiş oy oy oy oy





Açın
bağlı gözümü oy oy oy oy





 





Türküsü o günlerde dikkatini
çekmişti. Daha önce defalarca dinlediği bu türkünün sözlerini sanki ilk defa duyuyordu.
Türkünün içinde kendisi de vardı. Ama Ayşe henüz gelmemişti. Bağdan eşekler
sırtlarında kufa kufa şire üzümü taşımaya başladılar. Curnda ayakla sıkma işini
de bazen kendisi yapıyordu. Şal torbalara doldurulan yaş üzümleri curnda ayakları
ile ezerek suyu koşhanalara, oradan da ocakta kurulmuş pekmez kazanına
boşlatıyordu. Şirenin bir kısmı kaplarda güneşe bırakılarak gün pekmezi, diğeri de ocaktaki kazanda
kaynatılarak kara pekmez yapılmak
için taşınıyordu.





Hasan ayakları
ile üzümü sıkarken hasreti ve sevdası kendisine büyük bir güç veriyorlardı
. İşte o sırada annesinin kadınları yardıma çağırması dünyaları kendisine vermişti.
“Ayşe’yi de çağıralım mı”?” demişti lafa karışarak. Ağzından çıkmıştı. annesinin
“Ayşe’yi da çağırın” demesi ile üzümleri
tekrar sıkmak için mengeneye ihtiyaç kalmamıştı. Hasan şal torbaları öyle bir sıkıyordu ki …Şal
torbelerin üzerinde zıplıyor muydu, oyun mu oynuyordu belli değildi.





Bulamaç
yapıp pastık sermek için toplanan kadınların arasında Ayşe de vardı. Hasan hiçbir
şeyi görmüyordu. Ayşe gece karanlığında gökteki yıldız gibi kendisine
gülümsüyordu. Yoksa kendisine mi öyle geliyordu. . Hele Ayşe’nin elindeki bal
kokulu Haşil Çiçeğini şire kazanına
koklatması anını hiçbir zaman unutmayacaktı. Diğer kadınların ne yaptığını fark
etmiyordu artık. Ayşe kazana haşil sallarken çevreye yayılan bal esintili, bayıltıcı
kokuyu yıllar sonra bile hasret ve özlemle arar olmuştu. Avluda iki kazan vardı.
Biri pekmez kazanı, diğeri bulamaç kazanı. Gece geç saatlere kadar sürecek pekmez
kazanını bırakıp, gün gözüyle bulamacı bitirmeye baktılar. Pişen ilk bulamaçtan
küçük sıtıllarla komşulara ikram için çocukları gönderdiler. Sonra kendileri
kaynayan kazandan çıkan bulamacın üstüne bol susam döküp üfleyerek tadına
baktılar. Kerge kokusu bu idi işte. Belleklere
işleyen bir tat ve koku
. Alın terine
sevdaya bulanmış bir koku. Büyük şehirlerin kiri, tozu, gürültüsü ve mekanik
sesleri bunları Hasan’a asla unutturamadı
yıllarca.





Pişen
bulamacı temiz Japon bezinin üstüne yaymak için kadınlar dama çıktılar. Sesler,
bağırmalar, çığlıklar, “aman sıkı tut
dökülüyor”, “kaydır bezin ortası
kalın olmuş” falan derken, toprak damlar kare, dikdörtgen bezlerle
süslenmeye başlamıştı. Bu arada ceviz ve
badem sucukları da iyice kalınlaşmaya başlayan bulamacın içine daldırılmaya
başlanmıştı. Çocuklar da marangozlara yaptırdıkları develeri bulamacın içine batırarak kendilerine has kışlık hazırlıyorlardı.
Bulamacın kalan kısmı de tepsilere ve gerisi evde bulunabilen tüm kap kacaklara
dökülerek kalıp tutması sağlandıktan sonra kesme yapılmak üzere dama
çıkarılmıştı.





Kadınların
tüm bu telaş ve koşuşturmaları arasında Hasan üzümleri sıkarken başka alemlere
gitmiş ve hiçbir sesi duymuyordu. Yıldızlara çıkmış, orada Ayşe ile buluşmuş,
tatlı tatlı sohbet ediyorlardı. “Yeter Hasan şal torbede damla şıra kalmadı
yeter” sesini duyana kadar.





-“Hasan elindeki üzümü yemeyecek misin?”
sesi ile irkilince elindeki salkım yere
düştü. Hasan amca daldığı hatıralar aleminden sıyrılmış,bir hanımı Ayşe’ye, bir
de yerdeki üzüme bakıyordu.. Sonra ;





-“Ayşe gel hele otur. Bu üzüm
tanelerinde seninle yıldızlara çıkmıştık ya. O günleri hatırladım. İster misin yine
yıldızlara çıkalım.? Beni hoşil kokulu bağlara götür. Bağbancıların holıkında
kainatı ve yıldız geçidini tekrar seyredelim.. Kergedeki tadları, kokuları,
sesleri müzik gibi tekrar dinleyelim…Olur dedi Ayşe hanım sevinçle. Ertesi gün
Ayşe hanım ile hasan amca hayal kırıklığına uğrayacaklarından habersiz Kerge
mevsimine yetişmek üzere otobüste yerlerini almışlardı.





 





 





Ekrem AKMAN





Eylül-2005-Siverek





 

Bu haber 3371 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Malatya'da 4.4 büyüklüğünde deprem
Malatya'da 4.4 büyüklüğünde deprem