Siverek Haber

Siverek Haber

Kadir BÜYÜKKAYA

AMCAM MUSTAFA-4


Kadir BÜYÜKKAYA
7 Ocak 2013 Pazartesi 11:34




Amcamın naif yapısı ve yumuşak kişiliğiyle bir türlü bağdaştıramadığım tek yönü, onun avcılığa olan aşırı merakı idi. Ördek, keklik, bıldırcın ve tavşan avına bayılırdı. Bir de tilki avına. Ona göre insanlara zarar veren her hayvanın katli helal sayılırdı. Bildiğim kadarıyla ördek, keklik ve tavşanların insanlara herhangi bir zararı yoktu. Tilkinin postu para ettiğinden ve ara sıra kümesteki tavuklara dadandığından katli vacib olabilirdi. Fakat diğer hayvanların öldürülmesi için ayni şeyi söylemek zor olsa da, kendisi bu hayvanları avlamadan edemezdi. Yukarıda sözünü ettiğim hayvanları bulamadığında av heyecanını dindirmek için kuş türünün en zavallısı olan serçe kuşlarına bile yönelirdi.



Amcamın uzun namlulu kapsüllü bir av tüfeği vardı. Otomatik tüfeklerin, pompalı av tüfeklerinin icat edilmediği zamanlarda köylüler bunlara HEBIK diyordu. Bazı yörelerde ise buna "Çakaralmaz" deniliyordu. Namludan doldurulan bu av tüfeklerinin hazır mermileri yoktu. Tüfeği doldurmak için namludan önce bir miktar barut boca edilirdi. Barutun üstüne bir miktar kâğıt ya da eski bir bez parçası bırakılırdı. Bırakılan kâğıt veya bez parçası ince ve uzun bir şiş ile iyice dövülerek namlunun sonuna kadar itelenirdi. Namluda sıkıştırılan kâğıdın üzerine bir miktar daha barut bırakılır ve sonra da on-onbeş adet saçma ilave edilirdi. Ondan sonra tekrar kâğıt veya bir bez parçası namludan aşağı bırakılarak şişle iyice sıkıştırılırdı. Doldurulan tüfek böylece patlamaya hazır hale gelirdi. Bu silahın ateşleme mekanizması horoz dediğimiz basit bir düzenekten ibaretti. Namludan sürülen barut horoz dediğimiz bu düzeneğin altına kadar geldiğinde elin başparmağı ile kaldırılan horozun altına ateşleme kapsülü bırakılırdı. Horozun kaldırılmasıyla tetiği gerilen tüfek ateşlemeye hazır hale gelirdi. Tetik çekildiğinde tunçtan yapılan kapsülün üzerine horoz sert bir vuruş yapardı. Kapsüle inen horoz kapsülde ateş kıvılcımı meydana getirirdi. Ortaya çıkan bu kıvılcım tüfeğin hazinesinde bulunan barut ile buluşur ve top sesini andıran büyük bir gürültüyle patlardı. Namluya doldurulan ve patlama ile birlikte geniş bir alana saçılan saçmalar hedefi rahatlıkla bulurdu. Usta bir avcının en azından beş dakika içinde patlamaya hazır hale getirebileceği bu işlem aslında av olarak hedef tahtasına konulan hayvanlar açısından büyük bir avantaj teşkil ediyordu. Zira patlayan tüfek hedefini bulmadığında ikinci ateşleme için zamana gerek duyulduğundan canına okunacak hayvan fırsat bu fırsattır diyerek olay mahallinden rahatlıkla uzaklaşabiliyordu.



Sözünü ettiğim bu silahın bu olumsuz özelliği bazen son derece tehlikeli ve komik hadiselere sebebiyet verebiliyordu. Bir defasında Amcamın bir keçisi mi, bir koyunu mu, her ne ise bir hayvanı ayağını iki taşın arasına sıkıştırarak sürüden geri kalmıştı. Durumu çok sonradan fark eden amcam ertesi gün kaybolan hayvanını aramak için bir gün önce geçtiği yerlerden geçerek hayvanını aramış. Çok geçmeden taşlık bir alanda kaybettiği hayvanın leşiyle karşılaşmış. Ayağı taşlar arasına sıkışan şansız hayvancağız bu tür durumlarda hazır nazır bekleyen akbabaların saldırısına uğramış ve vücudunun yarısından fazlası bu yırtıcı hayvanlar tarafından anında yenilmişti. Akbabalar tarafından karnı deşilerek öldürülen hayvanın bu korkunç görüntüsü amcamı çileden çıkarmıştı. Amcamın karşılaştığı bu manzarayla köylüler sıkça karşılaşıyordu. Şu veya bu şekilde kaybolan bir hayvan ya kurtlara ya da bu korkunç yaratıklara yem oluyordu. Köylüler kaybolan hayvanı aramaya çıktıklarında havada dolanan bu akbaba sürüsünü gördüler mi kaybolan hayvanlarından umutlarını tamamen yitirirlerdi. Gece kurtlar tarafından parçalanan herhangi bir hayvancağız, ertesi gün bu vahşi akbaba sürüsünün hücumuna uğrar ve kurtlardan geriye kalanlar kaşla göz arasında silinip süpürülürdü. Leşten geriye kalan kemik kırıntılarını kemirmek ise zavallı tilkilere düşerdi.



Kan kokusunu kilometrelerce uzaktan alan bu korkunç yaratıklara bölgede Gancıl ismi verilirdi. Kuş türü içinde en uzun yaşayan bu yırtıcı hayvanın kafasında tüy bulunmazdı. Kanat açıklığı üç-dört metreye kadar ulaşan, ağırlığı yirmi kiloya kadar çıkan bu sevimsiz yaratıkların doksan yıl yaşadıklarına inanılırdı. Yuvalarını dağların ulaşılmaz noktalarında yapan bu akbabalar kan kokusunu alır-almaz sürü halinde havalanır ve kısa bir süre içinde hedefe ulaşırlardı. Havada dolanan bu hayvanların kanat çırpması insana ürküntü verirdi. Aniden ortaya çıkan ve kısa bir süre içinde sayıları yüzleri bulan bu etçillerin gökyüzünde oluşturdukları manzara insanlar tarafından merakla izlenirdi. Yerden yüzlerce metre yüksekten uçan bu çirkin hayvanların gölgeleri yere kadar inerdi. Bazı durumlarda kimi hayvanlar bu yırtıcıların direkt hedefi haline de gelebiliyordu. Şu veya bu nedenden dolayı sürüden kopmuş olan herhangi bir hayvancağızın varlığı yırtıcılar tarafından hemen tespit edilirdi. Sahip oldukları keskin mercekleri sayesinde kilometrelerce ötesini rahatlıkla görebilme yeteneğine sahip bu hayvanlar bazen insanlar için de tehlikeli olabiliyordu. Nitekim bir defasında Mustafa Amcam kendisini ölümle yüz yüze getiren böylesi bir tehlikeyi zor atlamıştı. Kaybolan ve daha sonra yırtıcılar tarafından parçalanan hayvanının leşiyle karşılaşan Amcam, hayvanını canlı canlı parçalayan bu insafsız leşçillere kızarak onlara bir ders vermeyi kafasına koymuştu. Leşten arta kalanları yemek için onların tekrar olay yerine geleceğini tahmin eden Amcam HEBIK tüfeğine bol miktarda saçma koyarak onu patlamaya hazır hale getirmiş ve leşin bulunduğu yere yakın bir noktada pusuya yatmış. Kepeneğinin altına saklanarak yırtıcıların gelişini bekleyen Amcam az sonra akbabaların insana ürküntü veren kanat seslerini duymuş. Akbabalar birer birer yere süzülmüşler. Bir gün önce parçaladıkları ve bitiremedikleri leşe konan bu sevimsiz hayvanlar leşi paylaşamamanın kaygısıyla ara sıra birbirlerine saldırırken, Amcam da olup bitenleri saklandığı kepeneğin altından dikkatle izliyormuş.



Öldürdükleri hayvanın leşi üzerinde ziyafet çeken akbabalara iyice içerlenen amcam Hebik tüfeğinin namlusunu kepeneğin altından çıkararak leş üzerinde biriken yırtıcı sürüsüne doğrultmuş. Tetiğe dokunmasıyla tüfek büyük bir gürültüyle patlamış. Baskına uğrayan yüzlerce leş yiyen aniden havalanmış. Hedefi oldukları saçmaların etkisiyle birkaç tanesi üşüştükleri leşin üstünde yığılıp kalırken birkaç tanesi de havalandıktan biraz sonra metrelerce yüksekten yere çakılarak can vermiş. Akbabalara zayiat verdiğini gören Mustafa Amcam intikam almanın verdiği sevinçle yerinden fırlayarak bozguna uğrayan leşçillerin arkasından zafer çığlıkları atmış. Can telaşına kapılan ve büyük bir korkuyla sağa-sola havalanan akbabalar içlerinden bir kaçının vurulduğunu ve bazılarının da yaralı halde yerde çırpındığını görerek, kendilerine karşı bu hain saldırıyı düzenleyen insanoğluna gerekli dersi vermek için karşı saldırıya geçmeyi kararlaştırmışlar. Kendilerine yapılan ve pahalıya mal olan bu saldırının ilk şaşkınlığını üzerlerinden atan akbabalar toparlanarak olan biteni anlamaya çalışmışlar. Bu arada Amcam elinde sopası bozguna uğrayan akbabaların arkasından zafer naraları atmaya devam ediyormuş. Yerden havalanan akbabalar aşağıda elinde bir sopayla bağırıp çağıran Amcamı görünce saldırının nerden geldiğini hemen anlamışlar. Yerde yatan ölü ve yaralı olanların acısıyla kıvranan akbabalar kendi aralarında bir karara vararak Amcama karşı hücuma geçmişler. Akbabaların toplu halde hücuma geçtiğini gören Amcamın aklına önce hebik tüfeği gelmiş. Ne var ki hebik boşmuş. Onu patlamaya hazır hale getirmek için en az üç-dört dakikaya ihtiyaç varmış. Oysa kartallar Amcama ulaşmak üzerelermiş. Kaçıp kepeneğin altına sığınmayı düşünse de bu düşüncenin bir şeye yaramayacağını biliyormuş. Alınacak tedbirler konusunda saniyelerle yarışan Amcam ne yapacağı konusunda hızlı hızlı düşünürken birkaç yırtıcı akbaba hançeri andıran pençeleriyle Amcamın başı üzerinde belirivermiş. Bu saatten sonra kaçmanın ve düşünmenin bir işe yaramayacağını gören Amcam, önce Allah’a sonra sopasına güvenerek akbabalarla ölüm kalım savaşına girmiş. Muharebe çok çetin ve uzun sürmüş. Mustafa Amcam elindeki meşe ağacından yapılma sağlam sopasıyla kendisine saldıranlara ölümcül darbeler indiriyormuş. İri gövdelerine sopalar inerken pamuk çuvalına değiyormuş gibi bir ses çıkarıyormuş ve bu vuruşlar oldukça etkili olmuyormuş. Gövdesine sopayı yiyenler biraz tökezlemiş gibi oluyor sonra hemen toparlayanarak tekrar saldırıya geçiyormuş. Bu nedenle Amcam daha çok kafalarını hedef alarak sopasını indirmeye başlamış. Kafayı hedef alan vuruşlar daha çok etkili oluyormuş. Kafasından darbe alanlar gözleri karararak yere yığılmışlar. Amcamın güçten düştüğü ve bu iş burada biter, kaderde akbabalara yem olmak da varmış dediği bir sırada, akbabalar yürüttükleri savaştan bir netice alamayacaklarını anlayarak birer-birer muharebe alanından uzaklaşmaya başlamışlar. Akbabalar bozguna uğramış bir ordu gibi sağa sola kaçışırken Amcam kendini az ötede duran kepeneğinin üzerine zar zor atabilmiş. Sopa tutan kolu tümüyle uyuşmuş haldeymiş. Yırtıcılarla olan yakın dövüşten dolayı yüzü gözü kan ve yara içinde kalmış. Ölüm korkusunu iliklerine kadar hisseden Amcam hayatta nasıl kaldığını, bu işin üstesinden nasıl geldiğine şaşırmıştı. Bu yırtıcılara zayiat verdirmek uğruna az daha hayatından oluyordu. Bu hadiseden sonra Mustafa Amcam uzun bir süre yatakta hasta yattı. Geceleri rüyasında akbabalarla boğuştu. Köyün ileri gelenleri onun çok korktuğunu ve bu yüzden de kendisini kolay kolay toparlayamayacağını söylüyordu. Amcamın hastalığına kendilerince teşhis koyan köylüler, O’nun bir an önce iyileşmesi için elinden geleni yapıyorlardı. Köylülerin ortak çabasıyla Amcam bir müddet sonra yavaş yavaş iyileşti. Bu olaydan sonra Amcamın hayvanlarla olan didişmesi bitmedi. O elinde hebik tüfeği, dağ-bayır yabani hayvanlarla uğraştı, durdu. Köylüler bir duvar deliğinde, ya da kayalıklar arasında bir yerde bir yılan gördüklerinde Amcama hemen haber uçururlardı. Haberi alan Amcam elinde hebik tüfeği, cebinde saçma ve barut kutusuyla hemen olay yerine koşardı. Uzun uğraşlar sonunda ne eder, eder, can derdine düşmüş yılanı bulur ve saklandığı deliğinde mıhlardı.



Diyelim ki ADA veya ÇAT Gölü’ne ördekler indi. Bunu gören çocuklar haber vermek için hemen Amcama koşardı. Hebik tüfeğine sarılan Amcam göle yüzlerce metre kala yerden sürünürcesine hedefine yaklaşır ve usta bir atışla en azından bir-iki ördekle eve dönerdi.



O’nun av konusunda birbirinden ilginç bir sürü anı ve hikâyesi vardı: Zamanın birinde,  köyün tam karşısında bulunan bir tarlayı vaktinde sürerek bu verimli tarlaya kavun-karpuz ekmiş. Kavun karpuz tevenkleri başını topraktan çıkarıp üç-dört cm. kadar büyüdüğünde gerekli olan çapayı yaparak, bostanı bir uçtan diğer uca ayrık otlardan ayıklamış. Ciddi ve titiz çalışma sonucu gelişme imkânı bulan kavun-karpuz tevenkleri her gün hızlı bir şekilde büyüyorlarmış. Karpuz-kavun tevenkleri daha çiçekte iken tavşanlar sürü halinda bostana musallat olmuşlar. Tavşanlar çoluk-çocuğunu toplayarak amcamın bostanına dadanmışlar. Bu durum amcamın canını iyiden iyiye sıkmış. Bir gün akşama doğru bostanın vaziyetini görmek için bostana doğru yola koyulmuş. On-onbeş dakika süren bir yürüyüşten sonra, bostan duvarından atlayarak bostana girdiğinde bir de ne görsün! Bir ana tavşan arkasında bir sürü yavruyla bostanın içinde şuadan buraya sıçrayarak dolaşıyormuş. Amcamın tepesine kan sıçramış. Bereket versin amcamın yanında patlatmaya hazır tüfeği yok. Yoksa çoluk çocuk demeden bütün aileyi saçma yağmuruna tutacak. Amcamın bostana girdiğini gören ana tavşan çocuklarına kaçın emrini vermiş. Henüz bir-iki haftalık olan tavşanlar tehlikenin büyüklüğünü sezinleyerek annelerinin arkasından kaçmaya başlamışlar. Tavşanların kendisine ve emeğine karşı yaptığı bu saygısızlığı içine sindiremeyen Amcam bildiği bütün küfürleri savurarak tavşanların arkasına takılarak onları kovalamaya başlamış. Arkalarından birinin geldiğini ve bağırarak bir şeyler söylediğini gören yavru tavşanlar korkuya kapılarak daha hızlı koşmaya başlamışlar. Tavşanlar komşu tarlanın duvarına vardıklarında her biri bir yana dağılarak, sağa sola koşuşturarak canlarını kurtarmaya çalışmışlar. Bu arada bir yavru tavşan duvara tırmanmak için bir iki girişimde bulunmuşsa da başarılı olamamış ve Amcamın eline sağ olarak esir düşmüş. Amcam yakaladığı küçücük tavşanı avucunda tutarak bir kayanın üstüne oturmuş ve başlamış kendisiyle konuşmaya. Amcam tavşancığı başından okşayarak ona "Şimdi ben seni ne edeyim? Ben bunca iş güç içinde çoluk çocuğumun rızkı için kalkıp bu bostanı ektim. Gece demeden, gündüz demeden durmadan usanmadan çalıştım durdum. Ve bostan daha çiçekte iken kalkıp cümbür cemaat bostanıma dadandınız. Bostanımın yarısından fazlasını şimdiden körelttiniz. Şimdi ben seni ne yapayım? Seni öldürmeye kalkarsam annen, baban ve kardeşlerin, parmak kadar yavruyu öldürdüğüm için bana beddua edecekler. Fakat hiç biri biz bu adama bu kadar zarar verdik demez. De söyle bana, ben seni ne yapayım?" demiş. Amcamın avuçları arasında yüreği korkudan küt küt atan tavşancağız başına gelecekleri tahmin ederek tir tir titriyormuş. Tavşanın bu acınası hali Amcamı etkilemiş olacak ki, onu öldürmekten vazgeçmiş ve kendisine dönerek "bak tavşancık, seni bu defa affediyorum. Git büyüklerine söyle, bir daha bostanıma ayak basmasınlar. Sizlerden birini bir daha bu bostanda görürsem yemin ediyorum kafanızı boynunuzdan ayıracağım" demiş. Mustafa Amcam bir yandan tavşana bol bol nasihatlerde bulunurken diğer yandan cebinden eksik etmediği çakısını çıkararak tavşanın sağ kulağının ortasında beş kuruş büyüklüğünde yuvarlak bir delik açmış. Canı yanan tavşancık bir iki silkelenmişse de, Amcamın pençesinden kurtulamamış. Amcam tavşanın kulağını keserek onu bir anlamda işaretlemiş olmuş. Zavallı tavşanın kesik kulağından toprağa bir-iki damla kan damlarken Amcam Mustafa onu usulca yere bırakmış. Amcamın ellerinde ecel teri döken tavşan serbest bırakıldığını anlayınca önce yavaş yavaş daha sonra hızlanarak bostanın içinde gözden kaybolmuş.



Gel zaman git zaman aradan iki ay kadar bir zaman geçmiş. Amcamın bostanında kavun-karpuz bolluğu yaşanmış. Ne var ki tavşan ve tilkilerden yana Amcamın sıkıntıları bir türlü bitmemiş. Tavşanlar kavunlara dadanırken, tilkiler de yaz sıcağında susuzluklarını gidermek ve serinlemek için ağızlarına layık gördükleri kan kırmızısı güzelim karpuzların canına okuyorlarmış. Sonunda Amcam dayanamamış ve getirip bostana kurt kapanını kurmuş. Kapanla yetinmeyerek eline av tüfeğini de alarak gece geç saatlere kadar bostanı beklemeye başlamış. Pusuda beklediği bir gece vakti tavşanın biri saf saf bostana atlamış. Ürkek ve dikkatli adımlarla ilerleyen tavşan bir gece önce yaraladığı bir kavuna doğru yaklaşıyormuş. Amcam tavşanın hareketlerini ay ışığında adım adım izliyormuş. Tavşanın kapana doğru geldiğini görünce birazdan olacakları merak ederek sonucu beklemeye koyulmuş. Amcam yılların deneyimi ve tecrübesinden hareketle tavşanın bir gece önce paraladığı kavuna tekrar döneceğini tahmin etmiş ve gündüzden kapanı tam da yara almış bu kavunun önüne kurmuş. Hatta tavşanı buraya çekmek için yaralı kavunun başına ekstradan bir tutam da arpa sapı dikmiş. Amcam elinde tüfeği nefesini kesmiş beklerken tavşan emin adımlarla kapana yaklaşmış ve çok geçmeden kapanın çat sesi bostanda duyulmuş. Kapanın çarpmasıyla tavşanın cıyaklaması bir olmuş. Tuzağa düşen tavşan iki günlük bebekler gibi sesler çıkararak ortalığı velveleye vermiş. Tavşanın kapana kıstırıldığını gören Amcam heyecanla yerinden kalkarak tavşana gitmiş. Ayağını kapana kaptıran tavşan kendini sağa sola savurarak kurtulmaya çalışıyormuş. Kurt avı için Ermeni ustalarına özel olarak yaptırılan bu kapanlardan kurtulma şansı sıfır bile değilken tavşan yine de kurtulurum diye elinden geleni yapıyormuş. Didinmekten yorgun düşen tavşan kendisine doğru birinin geldiğini görünce kurtulmak için bütün gücünü toplayarak son bir kez daha harekete geçmiş. Ne var ki tavşanın yapacağı fazla bir şeyi yokmuş. Kapandan kurtulma çabası ona acı vermekten başka hiçbir şeye yaramamış. Amcam Mustafa yere çömelerek usta bir hareketle tavşanı ensesinden yakalamış. Ensesinden yakalanan tavşan bir-iki defa ayaklarını silkelese de bunun bir şeye yaramayacağını anlayarak sakinleşmiş. Tavşanı kulaklarından tutan amcamın gözleri tavşanın kulaklarında gezinmiş. Çok geçmeden merak ettiği sorunun yanıtını bulmuş ve neşeli neşeli gülümsemiş. Amcamın kapanına takılan tavşan,  O’nun iki ay önce daha yavru bir tavşan iken yakaladığı ve kulağını delerek serbest bıraktığı tavşanın ta kendisiymiş. Amcam onu kesik kulağından teşhis etmiş. Onca nasihate ve ricaya rağmen tavşanın bostana girmeye cesaret etmesi artık af edilecek bir şey değilmiş. Amcam tavşanı karşısına alarak önce işlediği bütün suç ve günahları tek tek yüzüne saymış. Bak demiş "Birkaç ay önce seni yakaladığımda daha ufacık bir yavru idin. Çocuktur diyerek seni azad etmiştim. Bir daha bu bostana ayak basarsan seni affetmeyeceğimi söylemiştim. Fakat ne sen, ne de senin yakınların benim bu söylediklerimi ciddiye almadınız. Kesmek için gün saydığım en iyi kavunlarımı şurasından burasından ısırarak heder ettiniz. Sizler kavunlarımı afiyetle yerken ben çocuklarıma güzel bir kavun götürememenin utancıyla yaşadım. Ettiğim onca ricaya rağmen sen söylediklerimi dinlemeyerek bostanıma girmeye devam ettin. Senin bu yaptığına beni ciddiye almamak denir. Bu nedenle sen tencerede kaynamayı fazlasıyla hak ettin" demiş. Kapana kıstırılan tavşan söylenenleri can kulağıyla dinlerken amcam gündüzden bilediği bıçağını çekerek ve Bismillah Allah-u Ekber diyerek tavşanın hayatına son noktayı koymuş.

Bu olaydan bir-iki hafta sonra Amcamın bostanında ikinci bir olay daha yaşanmış. Amcamın çok değerli ve çok özel misafirleri için özenle büyüttüğü ve yarısına kadar toprağa gömdüğü tam tamına dört büyük karpuzu tilkilerin gazabına uğramış. Amcamın kesmeye kıyamadığı bu güzelim karpuzların bir gecede şurasından burasından delik deşik edilmesi O’nu küplere bindirmiş ve bu işi yapanlardan intikam alacağına dair yemin billâh etmiş. Amcamı çileden çıkaran, O’nu bu kadar hiddetlendiren şey karpuzların yenilmesi değilmiş. O karpuzların mahvedilmesine tabii ki üzülüyordu fakat O’nu asıl üzen ve kızdıran şey bambaşkaymış. Kendini bilmez tilkinin biri bir gecede Amcamın dört karpuzunu, hem de en iyilerini parçalamış, her birinden bir parça yemiş ve sonra da çok afedersiniz birinin içine şeyini etmiş. Amcam sabah bostana gittiğinde bu akıl almaz manzara ile karşılaşmış ve adeta beyninden vurulmuş. Ahlaksız tilki karpuzları parçalamakla kalmamış, üstelik birinin içini pisliğiyle doldurmuş. Allah’ın geniş arazisi dururken tilkinin yaptığı bu densizlik anlaşılacak, yutulacak cinsten değilmiş. Amcam Allah’tan korkmaz,  peygamberden utanmaz bu tilkiden intikam almak için kolları sıvamış. Kavunların bulunduğu yerde tavşanlar için kurduğu kurt kapanını yerinden sökerek karpuzların bulunduğu bölüme getirmiş. Tilkinin önceki aksam parçaladığı ve üstelik içine pislediği karpuzlara yakın bir yerde iyi sakladığı için parçalanmaktan kurtulan bir-iki karpuzu açık hale getirerek kapanı bu iki karpuzun arasına kurmuş. Kurnazlıkta üstüne olmayan tilkiyi kuşkulandırmamak için de kurduğu kapanı kuru otlarla iyiden iyiye kamufle etmiş. Kapanı hazır hale getiren Amcam silahını almak için köye dönmüş. Akşam köyde yemeğini yiyen Mustafa Amcam elinde tüfeği, yüreğinde tilkiden intikam alma kin ve nefretiyle bostana dönmüş. Bostana geldiğinde hava kararmak üzereymiş. Gündüz saatlerinde kurduğu kapanı tekrar gözden geçiren Mustafa Amcam daha önce taşlardan ördüğü pusu yerine girerek başlamış misafirini beklemeye. Havanın iyiden iyiye karardığı bir sırada bostanın batı tarafından bir hışırtı duyulmuş. Amcam pusunun şurasında burasında bulunan deliklerden çevreyi kolaçan etmiş. Çok geçmeden hışırtının kaynağını bulmuş. Gecenin karanlığında bir çift göz el feneri gibi parlıyormuş. Amcam bu gözlerin bir tilkiye ait olduğunu anlamakta gecikmemiş. Batı yönünden bostana girmeye çalışan bir tilki ortalığı gözden geçirmek, kimse var mı yok mu? Sorularına cevap bulmak için dikkatli bir keşif çalışması yapıyormuş. Bostanda kimselerin olmadığına kanaat getiren tilki bir hamle ile kendini üstünde durduğu duvardan bostana bırakıvermiş. Tedbiri elden bırakmayan kurnaz tilki uzun kuyruğu ve çevik vücuduyla adeta yerden sürünerek bir gece önce suç işlediği olay mahalline yaklaşmış. Her adım başı birkaç saniye duraksayan, hassas kulaklarını bir radar gibi kullanarak etrafı iyice dinleyen, uzun ve hassas burnuyla havayı koklayan bu davetsiz misafir her şeyden emin olmak için arasıra başını kaldırarak keskin gözleriyle çevreyi bir baştan bir başa tarıyormuş. Tilkinin yedi sülalesini tanıyan Mustafa Amcam saklandığı yerde nefesini tutmuş, birazdan olacakları düşünüyormuş. Tilki emin adımlarla cinayet bölgesine varmış. Önce uzun ve sivri burnu ile dün akşam canına okuduğu karpuzları birer birer koklamış. Gün boyu kızgın güneşin altında kalan karpuzlar iyiden iyiye ekşimiş. Ekşimiş karpuz kokusu tilkinin genzini yakmış. Yüzünü buruşturan tilki başka şeyler bulurum düşüncesiyle etrafına bakınırken, gözü az ilerde açıkta duran iki büyük karpuza takılmış. Dün akşam bu karpuzları neden görmediğine şaşırmış ve buna oldukça hayıflanmış. Daha sonra bunun nedenini kendince telaş ve aceleye bağlayarak rahatlamış. Dünden kalma ekşimiş karpuzları koklamaktan vazgeçen tilki hızlı ve aceleci adımlarla az ileride bulunan ve iştahını kabartan karpuzlara yönelmiş. Orta yerde duran ve birbirinden güzel alımlı olan bu iki karpuzdan hangisine yöneleceğini düşünen tilki bir an dikkati elden bırakarak sağ ön ayağı ile kapanın üstüne basmış. Tilki daha ayağı havada iken güçlü içgüdüsüyle hain tuzağın kokusunu almış fakat artık çok geçmiş. Tuzağa basan tilki can havliyle bir çığlık atmış. Tilkinin çığlığıyla birlikte Amcam oturduğu yerden fırlamış. Birkaç dakika sonra rakipler karşı karşıya gelmiş. Tilki bir anlık dalgınlığın neye mal olduğunu düşünerek kendine kızarken, bir yandan da kıstırıldığı bu kapandan nasıl kurtulacağına dair kafasında kırk tane planı bir bir gözden geçiriyormuş. Mustafa Amcam elindeki el fenerinin güçlü ışığını tilkinin yüzüne tuttuğunda tilki atik bir hareketle kendini Mustafa Amcamın üstüne atmak istemiş. Tilkiden gelebilecek bir saldırıyı önceden hesaplayan Amcam bir-iki adım geri çekilerek tilkinin saldırısını boşa çıkarmış. Tilki keskin dişlerini göstererek Amcama gözdağı vermeye çalışıyormuş. Yaşamı boyunca avladığı tilki sayısını unutan Amcamın bu tür tehditlere bırakacağı pabucu yokmuş. O tilkinin başvurduğu bu tehditvari hareketlerini fazla önemsemeden tilkiyi ensesinden nasıl yakalayacağının hesaplarını yapıyormuş. Tilkiyi ensesinden yakalamanın tavşandan çok daha zor olduğunu bilen Mustafa Amcam tilkinin etrafında dört dolanmış. Amcamın hain niyetini anlayan tilki Amcamın hareketlerini izleyerek o da kendi etrafında dönmeye başlamış. Birkaç dönmeden sonra tilkinin hareket etmesi büsbütün zorlaşmış. Ayağını kaptırdığı kapanın bağlı olduğu demir zincir tilkinin ayaklarına dolanarak onu yerinden kıpırdayamaz hale getirmiş. Bunu fırsat bilen Mustafa Amcam dikkatli bir hamle yaparak tilkiyi ensesinden yakalamaya muvaffak olmuş. Ensesini Amcamın güçlü ellerine kaptıran tilki son bir hamle yaparak keskin dişleriyle kapacak bir şeyler aramış. Tilkinin bu son hamlesini de boşa çıkaran Mustafa Amcam tilkiye karşı olan mücadelede bütün hâkimiyeti eline geçirmiş. Amcamla olan didişmeyi kaybettiğini anlayan tilki büyüklerinden duyduğu ve arasıra başvurduğu bir başka planı devreye sokmuş. Ölü taklidi. Bir kaç dakika öncesine kadar kurtulmak için çırpınan tilki bir anda Amcamın elinde hareketsiz kalmış. Mustafa Amcamın yerinde bir başkası olsa, tilkinin ölmüş olacağına inanacak ve belki de tilkiyi bırakarak evinin yolunu tutacaktı. Ne var ki Mustafa Amcam tilki milletinin kafasında dolaşan kırk planın hepsinden haberdarmış. O bu tür oyunlara gelmenin yaşını çoktan geçmişti. Tilkinin kafasından geçenleri tahmin eden Mustafa Amcam tilkiye dönerek "tilki kardeş senin ölmediğini çok iyi biliyorum. Sen ölü taklidi yaparak elimden kurtulmak istiyorsun. Ne var ki boşuna uğraşıyorsun. Senin dün akşam bana yaptığın kötülüğü dağdaki kurtlar ovadaki ayılar bile hiçbir insana yapmamıştır. Dün parçaladığın karpuzların hesabını bir tarafa bırak, içine pislediğin o güzelim karpuzun hesabını nasıl vereceksin? Bu duyulmamış terbiyesizliği, bu görülmemiş marifetsizliği bana nasıl izah edeceksin? Diyelim ki dün buradan geçiyordun ve yaz sıcağında canın karpuz çekti. Tamam, bu senin en doğal hakkın, canın çekmişse Mustafa’nın bostanına girip bir karpuz yiyeceksin buna bir diyeceğim olmaz. Peki, ikinci, üçüncü, dördüncü karpuza ne diyeceksin, onları neden, hangi hakla parçaladın? Haydi, olur ya, birinci karpuzu beğenmedin. Susuzluktan dilin damağına yapışmış ve kalkıp ikincisini parçaladın. Peki, üçüncüsü neyin nesi oluyor? Onu niye parçalıyorsun? Neyse canım dünya halidir olur, parçaladığın ikinci karpuzu da beğenmedin ve kalkıp üçüncüsünü parçaladın. Onu da kabul ediyorum. Peki, ikinci karpuzdan sonra kalkıp üçüncüsünü dördüncüsünü niye parçalıyorsun? Biliyorum şimdi kalkıp kendince bir sürü neden sebep sıralayacaksın. Sıralayacağın sebeplerin hepsine saygı duyuyorum. Nefsine söz geçiremedin ve bir iki derken tam tamına dört karpuzumu parçalayarak her birinden birer parça yedin. Helal-i hoş olsun. Bütün bunlara benim yapacağım bir itirazım olmaz. Biz insanlar bile bu insanlık sıfatımıza rağmen bazen aşırıya kaçan, maksadını aşan hareketlerde bulunuruz. Senin bir hayvan olarak yaptığın bu aşırılığı normal karşılamak gerekir. Peki, senin dördüncü karpuzun içine doldurduğun o pisliğini biz neyin neresine koyacağız? Biz insanlar bile içinden yemek yediğimiz kabın içine etmezken senin bir hayvan olarak bunu yapman ne kadar doğrudur? Bu çirkin hareketinle bana bu büyük hakareti yaparken bunun ne anlama geldiğini hiç kendine sordun mu? Sen bu davranışı sergilerken bana "Ben senin hem bostanına girerim, hem karpuzlarını parçalarım hem de içine ederim" dedin. Peki, yaptığın bu yüz kızartıcı edepsizliğin cezası nedir diye hiç düşünmedin mi?’’ demiş. Mustafa Amcam, önünde hareketsiz yatan tilkiden bir yanıt gelecekmiş gibi beklerken tilki ani bir hareketle kendini Mustafa Amcama doğru fırlatmış. Bağlı olduğu kapan zinciri olmasa tilki yerden en az iki metre havaya fırlayacak ve belki de kendini sorgu suale tabi tutan amcamı bir yerinden kapacaktı. Tilkinin bu hain saldırısını ani bir refleksle geri püskürten Amcam, tilkinin bu laftan anlamaz küstahlığına kızarak ona hak ettiği cezayı vermeye karar vermiş. Karpuzun içine etmenin cezasını hayatıyla ödeyen fukara tilkinin yüzülen derisi bir-iki hafta sonra Siverek’te Kaleboğazı’nda deri ticaretiyle uğraşan Seyfeddin’e satılmış. Parlak tüyleriyle dükkânın bir köşesine asılan tilkinin pahalı postu toplanan diğer derilerle birlikte birkaç gün sonra bir kamyona yüklenerek bilinmeyen yerlere doğru yola çıkarılacak ve kim bilir belki batıda ve belki de Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde zarif bir hanımın sırtında pahalı bir kürke dönüşecek. Keşke zaman olsa da yapılan bu meşakkatli yolculuğun uzunca hikâyesini adım adım izleyerek, Mustafa Amcamın karpuzuna pisleyerek başlayan çetrefilli serüvenin nereye kadar uzandığını takip edebilsek.

Devam edecek........

k.buyukkaya@hotmail.com


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık