Siverek Haber

Siverek Haber

AŞKIN ZORLUĞU -3-


11 Şubat 2009 Çarşamba 00:00
Her yaz gününde…Ben, Mobilyacı Hal Zıfkar’ın oğlu Latif,  her zaman siyasi bilgisi ile beni şaşırtan marangoz Ali, her işe kafası zehir gibi çalışan Nusret hoca, futbol topunun çarpması nedeniyle görme yeteneğini ve duyma yeteneğinin önemli bir bölümünü kaybetmesine rağmen yine de futbol sevdasını hiç kaybetmemiş, belediye memuru Maradona Mustafa ve bazen aramıza katılan muhasebeci Hüseyin ile, önce Pastaneci Şehmuz, bilinen tabiri ile Başkan’a uğrar, bir yandan tatlılarımızı yerken diğer yandan, birinci futbol liginden, üçüncü futbol ligine, hatta mahalle takımlarına kadar futbol ve futbolcu bilgisi olan ‘Başkan’ ile futbol sohbeti yapardık…Sonra, Üçgen Parkına gider, masa oyunlarından ‘OKEY’i oynar, akabinde de.. Askeri kışlaya doğru, akşam serinliğinde yürüyerek, kaldırım sohbeti yapardık…

Üçgen parkı her ne kadar ‘Çay Bahçesi’ olarak bilinse de aslında orası Türkiye’de, hatta belki Dünya da eşi benzeri olmayan bir ‘Hoşgörü Parkı’idi… Siverek Şehir Gençliği hangi fikirde olursa olsun orada oturup,  mis gibi kaçak çayını yudumlarken, aynı masa etrafında dizilmiş, bazen aynı, bazen ayrı fikirdeki arkadaşları ile fikrini açık açık konuşabilir, tartışabilirdi… Parkın işleticisi Bedirhan Hoca, tam da parka uygun bir yapıdaydı… Yumuşak yapılı, her fikre açık ama kendi bakış açısını ustaca vurgulamayı bilen, uzlaşmacı şeker gibi bir insandır…Parkın her bir masasını bir devlet gibi düşünürseniz, Bedirhan’ı da pekala, Birleşmiş Milletler Başkanı olarak düşünebilirsiniz… Her masayı bir devlete benzetmemi abartılı sanmayın, görünce ve biraz tanıyınca eminim siz de bana hak vereceksiniz, çünkü her masa kendi içerisinde muhalefetini taşımasına rağmen, bütünlüğünü bozmadan varlığını sürdürebilir, ayrı masalar da, ayrı fikirleri, üstelik aynı bahçe içerisinde, aynı çatı altında  barındırabiliyordu. Emin olun, böyle bir ortamı her yerde bulamazsınız… En gelişmiş Avrupa Ülkelerinde bile her fikrin kendi mekanları vardır.. Düşünsenize bir gün sırtınızı dayadığınız masada Marks, Lenin övgüyle konuşulurken, bir diğer masada rahatlıkla İslam dini ve Müslümanlığın hal ve gidişatının konuşmalarına tanık olabilirsiniz… Bazen sırtınızı dayadığınız masada Akdeniz veya Ege’de turizm bölgelerinde yaşanan aşklara dinleyici olurken, bazen de Kürt meselesinin tartışılmasına tanıklık edersiniz… Hani Ahmet KAYA ’Kürtçe Klip’ için ‘inşallah çekerim’ diye temennide bulununca, -sözde- sanatçıların içerisinde onca kötü muameleye maruz kaldı ya… Emin olun eğer Üçgen Parkında açıklasaydı o fikrini, hiçbir olumsuz durumla karşılaşmaz, hatta alkış bile alırdı. Mevlana’nın dediği gibi ‘Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez’.   

Babamdan ceza aldığım gün yine Hürriyet caddesi ve eski Diyarbakır caddesinin kesiştiği noktadaki üçgen parkındaydık…Biz ‘Okey’ oynarken arkamızdaki masada oturan grup, sekiz dokuz kişiden oluşan kalabalık bir gruptu, genelde üçgen parkına takılırlardı, oyun oynamaz, hep kendi aralarında tartışırlardı.  Onlara herkes kendi arasında ‘devrimciler’ diyordu. Kavga eder gibi bağırıp çağırmalarına rağmen, yine de masadan ayrılırken, beraber kalkıp giderlerdi. O gün yine kendi aralarında tartışıyorlardı… Sakin ama gür sesli olan, sakin ve etkileyici bir anlatımla: ‘Arkadaşlar Filistin için, para toplayalım, İsrail’i kınayalım, yürüyüş yapalım…Vellahi, akşam televizyonu izleyince içim geçti… yazık günah, İnsafsızlar!.. Suçsuz günahsız insanların üzerine nasıl da o bombaları bırakıyorlar… bebeleri annelerinin koynunda,süt emerken vuruyorlar…Çocukları oyun alanlarında, bisikletlerinin üzerinde öldürüyorlar… Kurşun adres sormuyor ki kardeşim… o masum insanların, günahı ne… ‘demesi üzerine… İnce cılız ses tonlu biri, kaba ve küçümser bir ifadeyle, ‘He oğlum!!., Halepçe’de yüzlerce, binlerce insan Saddam tarafından kimyasal silahla öldürüldü, çocuklar annelerinin kucağında, süt emerken anneleriyle beraber cansız kaldı… inşaat tellerinden yapılmış, tek tekerlekli oyuncağını, sokakta döndüren çocuk… Evine sıcak ekmek götüren kalıp ustası baba..,  mahallede bir araya gelmiş, kapı eşiğinde sohbet eden, hal eyşık, hal sılte, hal Fatma, hal ğezal…hepsi ama hepsi, soluduğu hava ciğerlerini parçalayarak, oracıkta, kapılarının önünde, suçsuz günahsız öldüler… Kalanlar evini-barkını, doğup büyüdüğü yerleri, sevdiklerini, atalarını, kısaca yaşamlarını anlamlaştıran her şeyini bırakıp, buralara kaçtılar, evsiz barksız, aç, susuz Diyarbakır yakınlarında kaldılar…ilaç yoktu,  ekmek yoktu, su yoktu, hava soğuk, kış çetin geçiyordu.. o zaman sen sesini çıkarmadın, korktun değil mi çünkü onlar Kürt’dü… ama Filistin olunca sesin çıkıyor.’ La oğlım ne alakası var’diye çıkıştı gür sesli olanı , sakin ve kendinden emin konuşarak…’Biz onlar için de ağladık, onlar içinde yardım topladık, haa onun için biraz hırpalandık,  ama yaptık yani… Ölen insan, öldürülen insanlık olunca suskun kalınır mı? Dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun insanlığın yaşaması için mücadele ederim… Bir tek canlının ölmemesi için biz bir insan olarak her zaman elimizden geleni yapıyoruz, yapacağız…Somali için de yaptık, Kürt’ler içinde yaptık, Filistin için de yapacağız…Bunun için çabalıyoruz… Çünkü biz dünya vatandaşı olarak görüyoruz kendimizi, bizim için devletlerin sınırı yoktur. Dünyanın hepsini bir parça ve dünyanın bütün varlıkları da, biz yaşayan insanlarındır. Sınır dediğin nedir ki! o küçük kafalı insanların yarattığı bir şeydir. Adı üzerinde ‘Siyasi Sınır’ derler ona… Yani yapaydır… konuşmacı daha konuşmasını bitirmeden… ses tonu oldukça kalın, şivesi bozuk, grup üyelerinden biri daha çok bağırarak, görüşüne katılmadığını ifade etti ve görüşünü söylemeye çalışırken, bir diğeri onu bastırmaya çalıştı… Sesler birbirine karışmaya başlamıştı, kimi haksız bulup eleştiriyor,  kimi haklı bulup,  destekliyordu. Ama kimsenin kimseyi dinlediği yoktu. Her konuşan daha yüksek sesle, sesini duyurmaya çalışıyordu. Biz masadan ayrıldığımızda onlar halen tartışıyorlardı… Dedim ya.. Üçgen Parkı burası… Her gün yeni fikir tartışmalarına, yeni aşk hikayelerine, parti siyasetlerine, stratejilerine şekil veren bir mekan, ‘Hoşgörü Parkı’… Dünya da eşi benzeri olmayan, bir mekan. Kim bilir ne Yaşar Kemal’ler, ne Orhan Pamuk’lar, ne Ahmet Arif’ler, ne Şükrü Dolaş’lar, ne Zübeyir Yetik’ler geçecek bu mekandan…

Biz, Askeri kışlaya doğru kaldırım yürüyüşünü yapıp, şeytan küçesi’ne girdiğimizde, Kahveci Paşa’nın yerinde, Radyocu Hemzi, Mahmut Türk, okuduğu yıllarda, her gelişinde bana hep kitap getiren Eczacı  Medet Abbasoğlu ve Hasan Türk masa oyunlarından ‘Nezere’ oynuyorlardı… Dr  Mehmet Cavlım’ın aralarında olmadığını görünce şaşırdım…  Sorduğumda… Mahmut Abi gülümseyerek ‘ o eşeğini kaybetti onu bulmak için ‘Yanbakan’a gitti… ‘Delal’ cağıracak!... dedi… Çok geçmeden de ‘Delal Yanbakan’ın sesi duyuldu…’Helalll inooo…dellall ino…her’ınde ma biyo wini…ke wina o …(eşek kaybolmuş, bulanların …. adrese getirilmesi) isteniyordu… Delal sokakları dolaşarak, duyuruyu yapmaya devam etti. Dr Cavlım’ın kaybettiği eşeğini bulup, bulmadığını hatırlamıyorum ama, ben aşkımı bulmuştum ve hiçbir güç ona kavuşmamın önüne geçemeyecekti… buna kararlıydım.

Bugün de…İrlanda hayır duası ile veda edelim size…
‘Yol seni karşılamaya çıksın,
Rüzgar hep arkanda olsun,
Güneş ışığı yüzünü ısıtsın,
Yağmur tarlalarına nazikçe düşsün
Yeniden karşılaşana kadar,
Tanrım seni avucunda korusun…’
….
Bir daha görüşebilmek dileğiyle…
Saygılarımı sunarım.
Cengiz BAYRAM
cengizb2006@gmail.com

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık