Siverek Haber

Siverek Haber

AŞKIN ZORLUĞU- 5-


5 Mayıs 2009 Salı 00:00
Akşam yemeği için; Mevlahana'nın, Kasaplar Çarşısına çıkan kapısından çıkıp, Konal Manavı, Adem'den meyve ve sebzeleri, Kasap Bekir'den de etlerimizi almış, Arnavut taşlı, daracık Siverek sokaklarından, eve götürüyordum... Sokaklarda yer yer çukurlar vardı... bu çukurlar, kanalizasyon tamiri veya çekilen –yeni- su borularının eseriydi, tadilat sonrası taşlar, usta eller tarafından dizilmemiş olacak ki, taşların ahengi, sıklıkla kaybolmuştu..., Öyle ki, oluşan çukurlardan – sıklıkla- zıplamak gerekirdi...Hele, yağmur esnasında sokaklar, tam bir felaket olurdu... Bir yandan -Çıranık- denilen su oluklarından kaçmaya çalışırken.., diğer taraftan, suyla dolmuş çukurlara düşmemek için, tam bir denge ustası olmanız gerekirdi... bir de, yanınızda yüksek topuklu ayakkabı giymiş biri varsa, yandınız!... Zira, yüksek topuklu ayakkabılar bizim sokaklara gelmezdi.. topuklar, taşların arasına girer, hemen kırılırdı, bunu bilen -şehirlere gelin gitmiş- Siverek kızları, baba ocaklarına geldiklerinde, o çok sevdikleri, yüksek topuklu, ince kemerli ayakkabılarını getirmezlerdi...Erkekler ise, ayakkabının topukları ve yanları hızlı erimesin diye, ayakkabıcılarda; Ayakkabı topuğunun arka kısmına bir, alt-ön uç kısmına bir ve yan-dış kısmına bir, olmak üzere toplam üç demir pençe vurdururlardı... Demir pençeler ayakkabının altlarının hızlı erimesini önlediği gibi, bir de yürüyüşe bir hava katardı... hele, demir çakılı ayakkabıyla, beton zeminde yürüyorsan!...Vay vay vay... ... Asmin'i uzun süredir göremiyordum... moralim çok bozuktu, Asmin'lerin evlerine yaklaştığımda, uzunca bir süredir onu görememiş olmanın nefreti içerisindeydim...‘Yarabbim ne olur, şimdi, şu an.. Asmin'lerin kapısı açılsa, onu bir görsem..,' diye, iç geçirdiğim sırada... Allah duamı kabul etmiş, Asmin'lerin kapısı açılmıştı... Asmin, ikiye katlanmış plastik leğendeki suyu, duvar dibine dökmeye çalışıyordu...Ben, hızlıca ona doğru yöneldim, göz göze geldik, -her zaman olduğu gibi- yine.., ellerim, ayaklarım titremeye başlamış, dilim kilitlenmiş, yanaklarımdan ateş fışkıracak sanmıştım.. Asmin, seri bir hareketle etrafa göz attı, bana döndü, titrek bir sesle ‘Ronahi biliyor musun? Ben, senin ayak seslerini, artık tanıyorum' dedi... Şaşırmıştım ‘ Nasıl yani !' ... Heyecanla, hızlı hızlı, anlatmaya başladı... ‘Annem bulaşık suyunu atarken, dış kapıyı açmama izin veriyor ya... (Evlerimizde mutfak olmadığından bulaşıklar avluda leğenlerin içerisinde yıkanırdı, leğende kalan su yemek artığı olduğundan tuvalete dökülmesine izin verilmezdi ‘günahtır, Allah bize kızar, gözümüzü kör eder ‘denilirdi, bulaşık suyu evin dışına, dış kapı, duvar dibine atılırdı) ‘Ben de ' dedi.. bulaşık suyunu, seni görmek için kullanıyorum... Önce.., günlük bulaşıkları, leğende bekletiyorum.., yıkamak isteyene izin vermiyorum, gerçi... bazen annemle, bazen ablamla tartışıyoruz, ama.. olsun..,- ben yıkayacağım- diye ısrar ediyorum... Yıkama süresinin bitimini, senin geliş zamanına denk getiriyorum... Dış kapıyı açmadan, sokaktan geçenlerin ayak seslerini, kapının arkasından dinliyorum. Senin ayak seslerini artık tanıdım... sen yaklaşınca, suyu dökmek için, kapıyı açtım ve seni gördüm... Biliyor musun? Kaç gündür uğraşıyorum, ama bir türlü tutturamıyordum. Ama bugün tutturdum işte!... Kaç gündür, kapı arkasından ayak seslerini dinliyorum, gelen sese 'Tamam bu Ronahi' diye heyecanla çıkıyorum ama sen değilsin!.. Bir bilsen, kaç defa yabancıların ayak sesleriyle karıştırdım, senin ayak seslerini... Hele, heyecanla çıkıp, karşımda seni göremeyince, hayal kırıklığına uğruyor, kendime çok kızıyordum.., Şimdi.. senin ayak seslerini., kalbimin tıkırtısı kadar iyi tanıyorum...Artık, günlük programım, seni görme üzerine, saat gibi kurulu... Ev işlerimin süresini, bir bir ayarladım, ne kadar sürede yatakları yerden kaldırdığımı, ne kadar sürede odaları ve avluyu süpürdüğümü ve ne kadar sürede bulaşık yıkadığımı tek tek biliyorum artık... Yüzü ciddileşti, naz'ını takındı... Bunların hepsini... teker teker ayarlamak.. hiç kolay olmadı.. amaa.. seni görmek için, çok çalıştım...Ve...Başardım işte!... ... Ben, Asmin'i gördüğümde çok heyecanlandığımı, konuşamadığımı bildiğimden, daha önce, yüzlerce şiir içerisinden seçtiğim Şiiri verdim. Şiir... ... Ölümün ötesinde bir dünya varsa Orda da seni sever, sana taparım Bir merdiven uzanmış yerden sema'ya Her inen çıkandan seni sorarım. ... Sensizliğe ağlasa gökyüzü benle Yere düşen damlada seni ararım Rüyalar hülyalara karıştı senle Yine de hepsini hayra yorarım. ... Senden başkasına kapadım gönlümü Çektiğin hava olup seni sararım Sana giden yol yaptım serdim ömrümü Önüme dağlar çıksa deler yararım. ... Allah yazmasaydı kaderime seni Kaderime seni kendim yazardım Yer gök inliyor sen duymadın ben Söyle bu hasreti nasıl bozarım. (Aynur Eslik) ... Şiir gerçekten çok güzeldi, defalarca okumuş, ezberlemiştim. Ben, heyecanla Asmin'in şiiri okumasını beklerken, Asmin, elindeki kağıdı yere attı... Ağlayarak ‘Ben okuma-yazma bilmiyorum ki' diyerek, hıçkıra hıçkıra ağlayarak içeri girdi. Donakalmıştım... Bütün sihir bozulmuştu... Allah Kahretsin!.. Neden kızları okutmuyorlar ki!!! Ben, okuma yazma bilmeyen Asmin'e, şiirin duygularını nasıl anlatacaktım?

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık