Siverek Haber

Siverek Haber

Kadir BÜYÜKKAYA

KEKO NECMETTİN İLE BİR YOL HİKAYESİ ....


Kadir BÜYÜKKAYA
23 Ocak 2016 Cumartesi 13:37

KEKO NECMETTİN İLE BİR YOL HİKAYESİ ....

 

1978 Haziranı. Siverek ve Diyarbakır’da insanlar kavurucu güneşin altında bunalırken Hakkâri’nin yüksek kesimlerinde geceleri ısı sıfırın altına kadar düşüyordu. Cilo ve Sünbül dağı başta olmak üzere yörede bulunan birkaç dağın zirvesinde halen bir-iki karış kar vardı. Geceyi dışarda ateş yakmadan geçirmek imkânsız gibi bir şeydi… Bölgeye yaptığımız zorunlu ve yorucu bir yolculuktan sonra Necmettin abiyle Hakkâri üzerinden Van’a dönmemiz gerekiyordu. Oradan da bir otobüse atlayıp Diyarbakır’a gidecektik.

 

Sabah çıktığımız ana yolda uzun bir bekleyişin ardından bir kamyonu zar zor durdurabiliyoruz. Elazığlı kamyon şoförü yolda laflamak düşüncesiyle bizi aracına almaya razı olmuştu. Hakkâri’den Van’a mandıra malzemeleri taşıyan kamyon şoförü yorgun argın halimize bakarak durumumuzdan bir anlam çıkarmaya çalışıyordu.  Onun merakını fazla yadırgamıyoruz. Açlık ve uykusuzluk her ikimizin canına okumuştu. Yolda tesadüfen karşılaşacağımız bir dostumuzun bizi tanımaması işten bile değildi. Kelimenin tam anlamıyla perişan haldeydik. Necmettin abinin uzayan sakalı onu olduğundan çok farklı gösteriyordu. Van’a ulaşmak dışında hiçbir şey düşünecek durumda değildik. Necmettin abi arada bir yüzüme bakarak acı acı gülümsüyordu. Anlaşılan kendi haline bakmadan benim yorgun ve bitkin halime üzülüyordu.

 

Başkale’den az uzaklaşmıştık ki kamyondan garip sesler yükselmeye başlamıştı. Motoru tekleyip duruyordu. Sarp yollara sapınca teklemeler sıklaşıyor, şoför vites değiştirerek mesele nedir anlamaya çalışıyordu. Vites küçültmeler, vites büyütmeler bir işe yaramıyor, sonuç değişmiyordu. Tırmandığımız bir yokuşu zor bela çıkabiliyoruz. Şoförün tedirginliği artıyor. Kamyonu yol kenarına çekerek arabadan iniyor. Şoföre uyarak biz de iniyoruz. Araçtaki arıza moralimizi bozuyor. Necmettin abi etrafına bakınıp “hevlawellaa kuvvetıl azim “diyor. Otuz-otuz beş yaşlarında, uzun boylu, esmer tenli şoför iki eli belinde şaşkın şaşkın kamyona bakarak kafasını sallayıp birşeylere hayiflaniyordu. İşin içinden nasıl çıkacağını kestirmeye çalışıyor, etrafına çaresizce bakıp duruyordu. Sonra bize dönerek oldukça mahcup bir şekilde:

 

“Çok üzgünüm ama yapılacak bir şey yok. Sanırım motorda ciddi bir sorun var. Motorun sesi bana hiçte iç açıcı gelmiyor. Kamyonu az ilerde bulunan Devlet Yolları şantiyesine çekerek soruna çözüm bulmaya çalışacağım. Bunun ne kadar süreceği konusunda size bir şey söyleyemem. Siz en iyisi kendinize başka bir araç bulun…“diyor.

 

Bizi aracına alma nezaketinde bulunan şoföre bol şans dileyerek, yolda gelip geçen arabaların rahat durabilecekleri bir noktaya doğru ilerliyoruz. Durduğumuz yerden bütün bölgeyi kuş bakışı görebiliyoruz. Necmettin abi doğuda yükselen dağları parmağıyla işaret ederek: “Bak bu dağları görüyor musun, bu dağlar Ahmet Arif’in otuzüç kurşun şiirine konu ettiği Mengene Dağlarıdır. Onun solundaki İspiriz Dağlarıdır. Bak bu kuzeyde yer alanlar Haravil Dağlarıdır “diyor. Necmettin abi çevredeki dağların isimlerini sayarken, bu dağların bulunduğu alan, bölge isimlerini ve bu bölgede yaşayan aşiretleri, aşiret reislerinin isimlerini de bir bir sayıyor. Necmettin abinin bu kadar şeyi nasıl bildiğini, bunca bilgiye nasıl ulaştığını oldukça merak ediyorum.

 

Ayakta duracak halimiz yok. Yol kenarında yanyana bulunan iki taşın üstüne oturuyoruz. Gözlerimiz Hakkâri yolunda. Kulaklarımız o taraftan gelecek bir aracın sesinde. Ne var ki bulunduğumuz bölge bir mahrumiyet bölgesiydi. Bu dağ başında arabalar nadiren gelir geçerdi. Onları durdurabilmek de ayrı bir sorundu. Kuş konmaz kervan geçmez böylesi bir yerde insanın başına her şey gelebilirdi. Bu nedenle gelen geçen arabalar durmak istemezdi.

 

İki saate yakın araba yolu gözlüyoruz. Bir araba sesi duyduğumuzda yerimizden fırlayarak yola çıkıyoruz. Gelen aracın bizi alması için el kaldırıyoruz. Fakat gelen giden araçlar tedirgin gözlerle bize bir göz atıp gaza basıp hızla geçip gidiyorlar. Araçlar tozu dumana katıp uzaklaşırken Necmettin abi sinirlenip kendi kendine söyleniyor. Onu sakinleştirmek için “Keko bence sinirlemeye gerek yok. Sanırım biz de olsak aynı şeyi yapardık. Adamlar halimize bakınca ‘bu kişiler yüzde yüz hapishaneden firar etmişlerdir’ diye düşünüyorlardır. Bu yüzden de başlarına bela almak istemiyorlardır. “diyorum. Yüzüme bakıp, gülümsüyor.  “ Vallahi doğru söylüyorsun, orası da öyle ya“ diyor.

 

Bekleyişimiz devam ediyor. Necmettin abiyle bol bol konuşuyoruz. Bir birbuçuk  buçuk ay kadar önce dedemiz vefat ettiğinde Necmettin abi Güney’de bulunuyordu. Bu yüzden taziyeye gelememişti. Taziyenin nasıl geçtiğini, baba, amcalarımızın, anne ve yengelerimizin ve diğer yakınlarımızın dedemizin kaybı karşısında duydukları üzüntüyle ile ilgili değişik sorular yöneltiyor. Bende kendisine olup bitenleri özetliyorum. Taziyede bulunamamaktan duyduğu üzüntüyü dile getirirken “Kısmet işte, elden bir şey gelmiyor, iş ve koşturmacadan ötürü en sevdiğimiz insanların taziyesinde bile hazır olamıyoruz. Oysa dedemin taziyesinde bulunmayı, ona karşı olan görevimi yerine getirmeyi ne çok isterdim“ diyor hayıflanarak.

 

Onun hüzünlendiğini görünce, dedemin ölmeden iki gün önce aramızda geçen ve kendisiyle ilgili olan bir sohbeti ve sohbet sırasında konuşulanlardan söz ediyorum.

 

Dedem ölmeden iki gün önce hasta yatağında “Necmettin nerede, neler yapıyor?” diye sormuştu. “Güneyde” demiştim. “Öyle mi, yani Barzani’nin yanına mı gitmiş, öyle mi?

 

Dedemin bu sorusuna nasıl bir yanıt vereceğim konusunda epeyce düşünmüş ve daha sonra kendisine “Yok dede Necmettin abi Barzani’nin yanına gitmemiş, çünkü onlar aynı safta değiller. Onların içinde yer aldıkları partiler ayrı ve araları da pek iyi değildir “ demiştim.

 

Dedeme bunun sebeplerini izah ederken Dr. Şıvanlar hadisesinden sınıfsal çelişkilere varana kadar geniş bir konuyu ortaya dökmüştüm. Dedem anlatılanları büyük bir sabırla dinlemiş ve sonra bana dönerek “Vallahi ben onu bunu bilmem, benim bildiğim bizim zamanımızda Molla Mustafa Barzani’nin mertliğinden, yiğitliğinden çokça söz ediliyordu” demişti.

 

Dedemin söylediği şeyler hoşuma gitmese de bildiklerimde diretmenin yarar sağlamayacağını görerek konuyu kapatmıştım. Dedemle aramızda geçen bu meseleyi Necmettin abiyle paylaştığımda:  “Vay anasına be demek ki dedemin de kendine göre bir sürü bildiği varmış. Onun hasta yatağında beni düşünmüş olması beni ayrıca duygulandırdı “diyor.

 

Uzun bir bekleyişten sonra uzaktan bir motor sesi duyuyoruz. Yokuşu tırmanan araç bize doğru yaklaştıkça gürültü daha da büyüyordu. Yeri göğü gürültüye boğan araç bir yarım otobüstü. Yokuşun başında belirir belirmez hemen yola fırlıyoruz. Gözümüze ilişen ilk şey otobüsün içindeki kalabalık oluyor. Otobüsün içi hınca hınç insan doluydu. Bu durumda bizi alacaklarına tabii ki ihtimal vermiyoruz. Önümüzden geçen otobüsün cam tarafında oturan gençlerden birkaçı bize el salıyor. Ellerimiz havada otobüsün geçişini seyrediyoruz.

 

Otobüs hızını düşürmeden yol alıyor. Durmadığına hayıflanırken birden otobüsün yavaşladığını fark ediyoruz. Anlaşılan şoför karar değiştirmişti. Şoför geri vitese takarak geri geri bize doğru geliyordu. Biz de otobüse doğru adımlarımızı sıklaştırıyoruz. Otobüsle aynı hizaya gelince açılan ön kapıdan yirmisinde bir genç bizi içeriye davet ediyor. Biniyoruz. İçeriye adım atar atmaz otobüsten güçlü bir tilili yükseliyor. Karşılaştığımız manzara karşısında garip bir duyguya kapılıyoruz . İçerisi sandığımızdan da kalabalıktı. Koltuklara oturanlar saz çalgılar eşliğinde Kürtçe türküler söylüyorlar. Söylenen türküler çok eğlenceliydi. Kendilerini müziğin ahengine kaptıran milli giysiler giymiş, kızlı erkekli gençlerden bazıları ayakta halaya durmuşlardı. Müzik zılgıt eşliğinde ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Derken az ilerde oturan iki genç oturmamız için yerlerini bize veriyorlar. Oturur oturmaz kimisi yüksek sesle “hoş geldiniz” derken kimileri de başlarıyla bizi selamlayıp gülümsüyorlar.

 

Kendimizi bir düğün alayının içinde bulmuştuk. Otobüste bulunanların tümü birbirine yakın akrabaydı. Yüksekova’dan geliyorlar, gelin almak için Van’a gidiyorlardı. Necmettin abi hemen birkaç dakika içinde düğün sahipleriyle haşır neşir oluyor. Önce kaynanayla sonra müstakbel kayınpederle tanışıyor. Damat “âdet- töre” denilerek Yüksekova’da bırakılmıştı. Necmettin abi kendisini bölgede yol çalışan bir müteahhit olarak tanıtıyor. Kaynanayla sohbeti koyulaştırdıkça önümüze birbirinden lezzetli yiyecekler bırakılıyor. Çörek -börekler çeşitleri, avuçlarımıza bırakılan çerezler, yürütülen sohbet ve daha bir sürü şey bir hafta boyunca çektiğimiz onca sıkıntıyı bir anda yok ediyor. Kendimizi yakın bir akrabamızın düğününeymiş gibi görüyoruz.

 

Genç kızların seslendirdikleri birbirinden güzel Kürtçe türküler insanın içini sevinçle dolduruyordu. Söylenen türkülerin tamamına yakını daha önce hiçbir yerde duymadığım ezgilerdi. Söz ve deyimlerin birbiriyle olan uyumundan bu bölgede konuşulan dilin bozulmamış halini rahatlıkla görebiliyordum. Söylenen türkülerden o kadar etkileniyorum ki bir an “keşke yanımda bir ses kayıt cihazı olsaydı da bu güzelim türküleri kayda alsaydım“ diyorum

 

Otobüsümüz Xoşaw Kalesi’nin önünden geçen asfalt yolun kenarında bulunan derme çatma küçük bir çayhanenin önünde birkaç dakikalığına mola veriyor. Otobüstekiler büyük bir misafirperverlik örneği göstererek inmemiz için önceliği bize veriyorlar. Uzun süre yerinde oturan ve vücutları uyuşanlar inince ortalık ana-baba gününe dönüyor. Bunca insanın bu yarım otobüse nasıl sıkıştığına hayret ediyorum. Yüksekovalı gençlerin bize ikram ettikleri kaçak İran çayından birer bardak içiyoruz. İhtiyaç molasından sonra Van’a doğru yol tekrar yola koyuluyoruz.

 

Öğleüzeri Van’a ulaşıyoruz. Otobüs kızın evi önünde durduğunda evin kapısında biriken kalabalık otobüsün çevresini sarıyorlar. Otobüsten inenler çok sıcak bir şekilde karşılanıyorlar. Bu sıcak ve samimi karşılamadan biz de nasibimizi alıyoruz. Hoş geldiniz sefası sonlanınca Necmettin abi yanı başımızda ayrılmayan kaynana ve kayınpedere gösterdikleri misafirperverlikten dolayı kendilerine teşekkür ediyor. Kaynana öğle yemeğine durmamızı istiyor. “Yolumuz çok uzak “diyerek daveti nazikçe geri çeviriyoruz. El sıkışıp ayrılacağımız sırada Necmettin abi cebinden çıkardığı yüz lirayı kaynananın eline tutuşturarak “Gönlümden kopan bu küçük armağan benden taraf geline düğün hediyesi olarak takarsın“ diyor.

 

Kadın almak istemeyince Necmettin abi parayı zorla avuçlarına sıkıştırıyor. Kadın bir elindeki paraya bir Necmettin abiye bakıyor. “İyi de ben gelinime bu hediyeyi kim verdi diyeyim?“ diyor. “Gelinine bu hediyeyi sana Diyarbakırlı bir abin verdi dersin “

 

Kadın Diyarbakır ismini duyunca duygulanıyor  “Peki isminiz neydi? Bakarsın bir torunum olur senin ismini takarız “diyor. Necmettin abi tedbir ve güvenlik açısından olsa gerek kadına ismini vermek istemiyor. Bunun yerine “Sen benim adımı ismimi boş ver. Günün birinde bir torunun dünyaya gelirse çocuğun ismini anne ve babasına bırak. Çocuklara isim vermek herkesten fazla anne ve babaların hakkıdır “diyor.

 

Vedalaşıp ayrılıyoruz. Dar sokaklardan yürüyerek şehir merkezine çıkıyoruz. Şehrin ortasında bulunan dört minaresi olan ve daha yeni yapılmış bir caminin önünden geçerken Necmettin abi elini iyiden iyiye uzayan sakalına götürerek “Otobüs terminaline gitmeden önce tıraş olmak için berbere uğrasak iyi olacak, aksi halde Cemile yengen bizi içeri almaz “diyor. Çok geçmeden bir berber dükkânı buluyoruz. Necmettin abi sakal tıraşı olmak için berber koltuğuna otururken ben bir köşede duran bir sandalyeye oturarak masaya bırakılmış günlük bir gazeteye göz gezdiriyorum. Benim nasıl olsa tıraş olma gibi bir derdim yoktu.

 

Berberden çıktığımızda Necmettin abi elini yüzüne götürerek “Of be dünya varmış, şimdi bir yerde oturup şöyle rahat rahat bir şeyler yiyebiliriz “diyor.

 

Dört Minareli Cami’nin tam karşısında bulunan dar sokaklardan birisine sapıyoruz. Bu dar sokaklarda bulunan iş yerlerinde sabahları kahvaltı verildiğini önceki geliş gidişlerimizden biliyorduk. Çok geçmeden uygun bir restorana giriyoruz. Garson masamıza gelir gelmez Necmettin abi önceden kararını vermiş gibi “Bize salatası bol iki kişilik kuşbaşı getir “diyor. Garson önce masamıza bir sürahi ayran bırakıyor. Sonrasında salata ve derken masaya yemeğimiz konuluyor. Yemeğimizi yerken Necmettin abi “Evet emoğlu, şimdi söyle bakalım insanlar arasında kuş etinden kuşbaşı yapılmaz diye bir deyim vardır. Bu deyim sence hangi anlama geliyor bunu biliyor musun?“ diye soruyor. Ağzımda lokma sorunun yanıtını bulmaya çalışıyorum. Sonra kendimce makul bir cevap bularak “Keko, şu önümüzdeki tabaklara konulan etlerin her birisi kuşbaşı büyüklüğündedir. Oysa bizim fukara kuşların gövdesinde sadece minnacık bir et vardır. Durum böyle olunca tabii ki kuş etinden kuşbaşı yapılmaz diyecekler.”

 

“Hayır bilemedin, bu deyimi daha çok ‘adam olmayan adamdan adam çıkmaz’ anlamında kullanıyorlar. Yani eğer herhangi birisinde herhangi bir cevher yoksa istediğin kadar uğraş ondan bir şey çıkaramazsın. Bu nedenle insanlarımız ‘kuş etinden kuşbaşı yapılmaz’ demişler” diyor.

 

Yemekten sonra otobüs terminaline yöneliyoruz. Necmettin abinin otobüse ayak atar atmaz uyuyacağını daha önceki deneyimlerimden biliyordum. Bu yüzden yolculuk sırasında sıkılmamak adına yanıma bir gazete almak istiyorum. Terminale vardığımızda Necmettin abi biletleri almaya giderken ben az ilerde bulunan bir gazete bayisine giriyorum. Raflarda duran gazetelerin başlıklarını tek tek gözden geçiriyorum. Daha sonra baş sayfasına taşıdığı ilginç bir haberden dolayı bir Hürriyet Gazetesi alarak dışarı çıkıyorum. Necmettin abi elinde otobüs biletleri dışarda beni bekliyordu. Elimdeki gazeteyi görünce “Görüyorum ki senin otobüste uyumaya niyetin yok “diyor.

 

Otobüs tam saatinde hareket ediyor. Tahmin ettiğim gibi otobüs daha şehirden daha çıkmamıştı ki Necmettin abi gömüldüğü koltukta hemen uykuya dalıyor. Yolculuk sırasında arabada uyumak gibi bir huyum olmadığı için bana da gazete okumak düşüyordu. Nitekim bu kez de böyle yapıyorum. İlk sayfadan başlayarak son sayfaya kadar gazeteyi baştan sona kadar okuyorum. Öyle ki spor ve ekonomi haberlerine hiç ilgi duymadığım halde zaman bolluğundan dolayı bu haberleri de okuyorum. Hatta bazı haberleri tekrar tekrar okuyorum. Bu arada gazetenin iç sayfalardan birisinin sağ sol köşesinde ”püf noktası” diye küçük bir yazı gözüme çarpıyor. Bu yazıda olağanüstü bir durumda aç kalmanız durumda ve yemek bulmadığınız hallerde parmak uçlarınızla kulaklarınızın alt kısmında bulunan yumuşak memelerini yavaş yavaş ufalamanız halinde açlığınızın ortadan kalkacağı söyleniyordu. Bu ilginç haber dikkatimi çekmiş olacak ki kimseye çaktırmadan kulak mememle oynayıp duruyorum. Fakat daha sonra kısa bir süre önce tıka basa yemek yediğimi hatırlayarak kulaklarımın şurasıyla burasıyla oynamaktan vazgeçiyorum.

 

Necmettin abi yol boyunca deliksiz bir uyku çekiyor. Okuduğum gazetenin hışırtısı, muavinin su ve kolonya dağıtması, yolcuların kendi aralarında sesli sesli konuşması ve otobüsün tosladığı çukurlar üstünde sarsıntılar geçirmesi ve daha birçok şey onu hiç mi hiç rahatsız etmiyordu.

 

Otobüs Tatvan’a yaklaşıyordu. Tatvan’da çay ve yemek molası vereceğini biliyordum. Bu yüzden Necmettin abiyi uyandırıyorum. Uykulu gözlerle etrafına bakınıyor. “Tatvan’a geldik mi? “diyor. “Yok Keko ama çok az kaldı “diyorum.  “Gazetede önemli bir şey var mı ?“diye soruyor. Haberlerin bir özetini ona sunuyorum. Bu arada az önce yolculuk sırasında püf noktası köşesinde açlık ve kulak ovuşturmakla ilgili okuduğum yazıdan da söz ediyorum. Gülümseyerek “Desene bundan sonra sırtımız yere gelmez artık. Yiyecek bir şey bulmadığımızda açlığımızı gidermek için kulaklarımıza asılırız. Hatta bu haberi Güneyli arkadaşlara iletelim. Onlar da açlıkla mücadelede bu yolu izlesinler etsinler” diyor.

 

Necmettin abinin bu hoş esprisine “Ben ne bileyim keko adamlar öyle yazmış bende aktardım“ diyorum. Keko elini omuzuma bırakarak “Bu önemli haberi bana iletmekle inan ki çok iyi ettin. Yeketinin erzak problemini kökten hal edeceğiz“ diyor.

 

Yarım saat sonra Tatvan’a varıyoruz. Otobüs Tatvan’ın ortasından geçerek az ilerde, yolun solunda bir restoranın önünde duruyor. Bu restoran benim için bildik bir yerdi. Gidiş gelişlerde hep burada yemek molası verirdik. Sırtını dağ yamacına önünü Van Gölü’nün maviliğine veren restoranın güzel bir manzarası vardı. Gölün kuzeyinde yer alan Sipan Dağı’nın tepesinde silme kar vardı. Bu dağı her gördüğümde çocukluğumuzda dedemin bize anlattığı Siyamend u Xecé hikayesi aklıma düşerdi. Dedem birinci dünya savaşı sırasında seferberlik yıllarında uğradığı bir hakaret yüzünden bu dağın eteklerinde bulunan Ahlat İlçesi’nden askerlikten firar etmişti.

 

Otobüs durup yolcular tek tek inmeye başlayınca Necmettin abi yerinden kalkarak “Emmioğlu ben iniyorum. Böylesi yolculuklarda erken acıkıyorum. Bu yüzden bir şeyler atıştırmam gerekiyor. Sana gelince sanırım senin inmene gerek yoktur. Sen biraz önce söz ettiğin o yeni buluşunla açlığını gidermeye çalışırsın. Umarım başarılı olursun “diyor.

 

Necmettin abinin bu ikinci esprisine gülüyorum. Keko inince ben de iniyorum. Restoranın terasında güzel bir yere oturarak kendimize hafif bir şeyler ısmarlıyoruz. Yemek sırasında sağdan soldan konuşuyoruz. Necmettin abi Tatvanlı dostları Epözdemirler ailesinden söz ediyor. Bu yurtsever ailenin birçok bireyiyle bire bir tanışıyormuş. Onlarla olan yakın dostluğundan söz ederken aklına bir şey geliyor ve restoranın karşı tarafında caddenin sağ tarafında bulunan bir noktayı işaret ederek “Bu ailenin şu karşı tarafta bulunan bir yerde işlettiği bir kitapçı dükkânı var. Otobüs hareket etmeden istersen bir uğrayalım “diyor.

 

Masadan kalkarak hızlı adımlarla caddenin karşı tarafına geçiyoruz. Dükkândan içeri giriyoruz. Dükkânın içinde bir iki müşteriyle ilgilenen gençten biri yabancı olduğumuzu anlayarak bize yaklaşıyor. Keko önce kendisini tanıtıyor sonra da benim yaşlarımda olan gence bir iki isim soruyor. Genç kekonun sorduğu kişilerin şehir dışında olduğunu söylüyor. Keko görmek istediği kişilere selamlarını ileterek gence “Allahaısmarladık” diyor. Gencin çay teklifini geri çevirerek otobüsün bulunduğu yere dönüyoruz.

 

Yemeklerini yemiş olan yolculardan kimisi, terastan aşağıya inmiş, yemek sonrası içilen sigaranın keyfini çıkarıyordu. On yaşlarında bir çocuk elinde tahtadan yapılmış bir sandık içinde bir şeyler satmaya çalışıyordu. Çocuğun “rıbéss rıbésss “diye bağırdığı ve satmaya çalıştığı bu ince uzun kırmızıya çalan nesnenin ne olduğunu çıkarmaya çalışıyorum. Bunu fark eden Necmettin abi çocuğu yanına çağırarak ondan bir deste Rıbés satın alıyor. Sonra birini bana uzatarak “Bak emmioğlu buna buralarda Rıbés diyorlar. Bu bitki bu dağlarda kar altında filizlenir ve büyür. Kabuğu soyularak yenilir. Ekşimsi bir tadı vardır. Umarım hoşuna gider “diyor. Rıbés’i soyarak tadına bakıyorum. Ekşimsi tadı bana dalından yeni koparılan taze can erikleri hatırlatıyor. Bir deste rıbésı bir poşete bırakarak otobüse biniyoruz.

 

Bitlis üzeri Veysel Karani’ye ulaşıyoruz. Veysel Karani’de verilen mola sırasında bir meydanda satılan şekercilerden bir miktar şeker satın alıyorum. Veysel Karani türbesinde satılan bu şekerlere insanlarımız kutsal bir yiyecek gözüyle bakıyorlardı. Dertlerine derman arayan insanlar bu şekerlerden yiyerek Allahtan şifa diliyorlardı. Bu yüzden buralara her yolum düştüğünde dedem için bir miktar şeker alırdım. Dedem bu şekerleri cebine doldurur ve gelen gidene “Veysel Karani Hazretleri Şekeri” diye dağıtırdı. Dedemden şekeri alanlar “Bismillah şifa niyetine ” diyerek şekerleri afiyetle yerlerdi. Veysel Karani Türbesinin bulunduğu meydanda dolaşırken gözümüz bir köşede kömür ateşinde ciğer pişiren ciğercilere takılıyor. Yan yana tezgah kuran ciğercilerin bağırışları birbirine karışıyordu. Ciğerci tezgâhlarından yükselen dumanlar çevreyi kebap kokusuna boğmuştu. Meğer Veysel Karani türbesini ziyaret etmeye gelenlerin bu tezgâhlarda satılan ciğerlerden yemesi sünnetten sayılıyormuş. Tatvan’da yemek yediğimizden burada ciğer yeme sünnetini yerine getiremiyoruz. Necmettin abi şişlere geçirilmiş ve tezgâhta pişen ciğerlere bakarak “Ay da bir defa ciğer yemek yararlıdır, fakat iki defaya çıkardın mı zararlıdır. “diyor. Bunun nedenini sorunca da bana bir sürü gerekçe sayıyor.

 

Akşam karanlık çökende Diyarbakır’a varıyoruz. Seyrantepe’de bulunan otobüs terminalinden şehir merkezine yolcu taşıyan minibüslerden birisine atlıyoruz. Minibüsün garajlardan çıkacağı bir sırada yanımda oturan bir yolcunun Necmettin abiyi dikkatlice süzdüğünü fark ediyorum. Derken yolcu: “Siz Necmettin değil misiniz? “diyor. Necmettin abi yanımda oturan yolcuya dikkatlice bakınca hemen tanıyor ve kendisine “Evet ta kendisiyim. “diyor. Aralarında hemen sıcak bir sohbet başlıyor. Şehir merkezinde minibüsten indiğimizde Necmettin abi ve arkadaşı görüşmek için sözleşiyorlar.

 

Necmettin abinin Yenişehir’de Hisar Apartmanı’nda bulunan evine vardığımızda evdekiler çoktan uyumuştu. Kapıyı açıp içeri girince Cemile yenge uyanıyor. Yorgunluktan dökülüyorduk. Çay ve yemeği bir tarafa bırakıp hemen uyumak istiyorduk. Fakat Cemile yengenin bırak bu halimizle yatağa girmemize koltukta oturmamıza bile tahammülü yoktu. Aslında pek haksız da sayılmazdı. Her ikimiz de çok kötü kokuyorduk. Cemile yenge gece vakti hemen banyoyu hazırlıyor. Önce keko sonra ben banyoya giriyorum.

 

Aldığımız banyo az da olsa yorgunluğumuzu alıyor. Uyumak için yatağa uzanırken park, dernek ve lokallerde siyasi pehlivanlık yapan ve Necmettin abi için olmadık karalamalarda bulunan kimi insanların zavallılıklarını düşünüp duruyorum.

 

Necmettin abi gecesini gündüzüne katıp halkına hizmet etmeye çalışırken kimi siyasi pehlivanlar ona Hisar Apartmanı’nda keyif çatan bir kaçakçı yaftası takıyorlardı.

 

Necmettin abinin deyişiyle “onlar yaptıklarıyla ne mal olduklarını ortaya koyarken ve kendilerini küçültürken,  o ise yürütüğü kavgasıyla onları utandırmaya devam edecekti.” Lakin onlar da ne utanacak bir yüz ve de arlanacak bir yürek kalmıştı. Necmettin abi Cehennemi aratmayan Diyarbakır zindanında, işkenceci cellatların yüzüne tükürüp ölüme meydan okurken ve şehadete ulaşırken onu karalayan çapsız liderler hayatta kalmak uğruna salya sümük gardiyanlara yalvararak küçüldüler....

 

Necmettin Büyükkaya’yı 32.ölüm yıl döneminde saygı ve özlemle anıyoruz.

 

Kadir Büyükkaya / Hollanda

k.buyukkaya@hotmail.com


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık