Siverek Haber

Siverek Haber

MARDİN-MİDYAT


30 Nisan 2009 Perşembe 00:00
Mardin, Midyat, Hasankeyf, İsrail…


Geçen hafta bir arkadaşım tutturdu ‘illa günü birlik Mardin e gidelim’ diye. İstanbul’dan uçağa binip Diyarbakır’a, ya da Mardin’e direk uçacağız diye karar aldık. Diyarbakır için uçak biletlerini almış olan arkadaşım, yanıma geldi. Sabah Diyarbakır’a, aynı günün gecesi saat 9.45’de de yine İstanbul’a geri dönecektik. Her şey hoş, her şey güzel planlanmıştı; ama işin başka boyutları da vardı tabi ki, Mardin sadece merkezinden ibaret değildi, Savur, Midyat, Hasankeyf, Mor Gabriyel Kilisesi, Camiler, daha önemli nice yerlerini görmek için bir gün yeterli olacak mıydı? İmkânsızı başarmak için elimizden gelen her şeyi yapmaya kararlıydık, zamanımız yok diye bunca sene bu yerleri görmekten kendimizi mahrum bırakmıştık. Sabahın saat beşlerinde havaalanında buluştuk, arkadaşım İstanbulluydu, şu ana kadar doğu illerinin hiç birine gitmemişti, daha ilk olarak uçaktaki yolcular dikkatini çekti, herkesi inceden inceye süzüyordu, sanki başka bir ülkeye başka bir dünyaya gidişinin ürkekliği vardı üzerinde, uçaktaki yolcuların yüzde doksanından fazlası erkekti, ilk bunu yadırgadı. Diyarbakır’da uçaktan iner inmez minibüse atlayıp Mardin dolmuşlarının kalktığı garaja doğru yol aldık. Sonunda Mardin’e gidiyorduk. Yolcu alıp indirmeler, yolda sahipsiz dolaşan eşekler, sapsarı ve mor çiçeklerin hâkim olduğu, gelincik kırmızısı, göz alabildiğince uzanan tarlalar… Derken nihayet Mardin’e gelebildik. Mardin garajında, bütün ilçelerini gezdirmesi koşuluyla bir taksiciyle günübirlik anlaştık. İlk durağımız Hasankeyf’ti, Yüz yirmi kilometre mesafede olan bu yere gitmek üzere yola koyulduk, ben ve arkadaşım resmen haşat olmuştuk, uçak yorgunluğu ardından, neredeyse iki yüz elli kilometre ve daha gideceğimiz onca yer varken kendimizi son derece bitkin hissediyorduk.
   
   Güneş bütün görkemiyle gökyüzünden başaklara doğru savrulurken, nihayet Hasankeyf’e geldik… İnanamadık, o güne kadar gördüğümüz, bu bölgeye ait bütün resimleri yırtmak geldi içimizden, böylesine görkemli bir servetimiz olduğu için ne kadar şanslıydık. Selhaddin-i Eyyubi’nin askerlerinin konuşlandığı sarp kayalara oyuk mağaraların uzunluğu kilometrelerce sürüyordu, halen o mağaralarda yaşayanların olduğunu görmek ikimizi de hayrete düşürdü. Dışarının sıcaklığına rağmen girdiğimiz bir mağaranın klima varmışçasına serin oluşu, hayretimizi bir kat daha artırdı. Tarihi zenginlik içeren bu alanlara sahip olduğumuz halde hala yol çalışmalarının devam ettiğini görmek de ayrıca acı verdi. Oradaki çocuklar burası M.Ö. diğer taraf, M.S. diye anlatıyorlar da anlatıyorlardı. Ya Dicle, tüm görkemiyle insanda yarattığı derinlikleri hangi kelimeler telaffuz edebilir ki. Hasankeyf gezimizi bitirip taksiciyle Midyat’a doğru yol alıyoruz, ben ve arkadaşımın başı geriye doğru bakakalıyor. Tarlalar boş; sanki terkedilmiş, nihayet Midyat’a geliyoruz, taş evlerin tüm görkemiyle insanı sarıp kuşattığı inanılmaz mekânların etkisi nasıl anlatılır bilmiyorum, sokaklarında Kürdü, Süryani’si, Türkü, Arap’ı, daha sayamayacağım nice farklılık içeren insanıyla mozaik kelimesinin tam da burası için üretildiğini düşünüyorum. Sanki buralarda gök, güneş, hava farklılık gösteriyor, Tanrı burayı farklı yaratmış, başkalık taşıyor, birbirimize bakarak hayretimizi gizleyemiyoruz. Hemen akabinde Mor Gabriyel Kilisesine gidiyoruz, koca mekânda çok eski tarihlerde binlerce rahibin yaşadığını ve bunların arasında Mor Gabriyel’in mezarının da olduğunu öğreniyoruz. Asıl ilginç olan bu Rahibin mezarının yer seviyesinde oluşu da ayrıca merak uyandırıyor. Anlatıcının her söylediğini dinliyoruz, bu rahip hiç kimsenin ayak seviyesinde bile değilim diye mezarını yüksek istememiş o nedenle mezarı yer seviyesinde yapılmış. Kendi kendimize ‘hangi dine mensup olursa olsun, nefis terbiyesi ve mütevazı olmak, bütün insanlar için Allahın verdiği bir lütuf bunu anlamak kişinin doğasına kalmış’ diyoruz. Süryanilerin büyük para yardımları yaparak mabetlerini sonsuza kadar yaşattıklarının da ayrıca şahidi oluyoruz. Oradan tekrar Midyat’a geliyoruz, farklılıkları görerek tarihi taş evlerin olduğu yerden Mardin’e doğru yol alıyoruz. Mardin görkemli tepesiyle karşımızda duruyor.  Deyrül Zeferan’a gidiyoruz, ardından daha nice manastır, kilise ve camileri de geziyoruz. Gün sona eriyor. Taksici Mardin’i bütünüyle görebileceğimiz bir tepesine çıkarıyor bizi, işte ne oluyorsa o an oluyor ve içime bir sıkıntı çöküyor. Arkama bakmaya korkuyorum; çünkü görüntü dehşet bir şekilde uzayıp gidiyor. Mezopotamya ovası denen uçsuz bucaksız bir alan. Tek bir ağaç gözüme ilişmiyor, sadece ya ekili, ya da kendiliğinden oluşmuş otların olduğu bir saha gibi geliyor bu uçsuz bucaksız alan.

  Şimdi bu yazıyı niye yazdı diye düşünülebilir, yanımdaki İstanbullu arkadaş şunları anlatıyor, İsrail de Telaviv çöl olduğu halde türlü türlü meyve ve sebzeler dünyanın çeşitli yerlerine buradan ihraç ediliyor, taksici ‘peki nasıl oluyor’ diye bir soru sorunca arkadaşımız şöyle açıklıyor. ‘Çanağın içindeki topraktan çıkan dalların üzerine ayrıca çanaklar oluşturup her birine ayrı ayrı domates fideleri ekiyorlar, bolca ürünler elde ediyorlar. Neredeyse yok denecek toprak ve suyla yetiştiriyorlar bu ürünleri, tabi biz kendi kendimizi yemekten ve onlara kızmaktan öteye gidemezken onlar boyuna yol alıyorlar.’ Daha neler anlatıyor. İçimiz sızlıyor, o anlatırken birden taksici söze giriyor ve şunları söylüyor ‘valla abi biz tembeliz’. Evet, tembeliz en tepeden aşağıya doğru, siyasetçisinden, işadamına, patronundan, paşasına, ağasına, köylüsüne ve tüm insanıyla tembeliz, boş işlerle uğraşıyoruz, Dicle’nin suyu boşuna akıyor, önümüzde uzanan bu topraklar adeta ağlıyor. Her karışı her santimi, her noktası altın demeyeceğim, daha değerli olan bu topraklar maalesef ihmal ediliyor; kim tarafından herkes tarafından, ben, sen, o, biz, siz, onlar kısacası herkes tarafından. Laf çok, çalışmak yok. Sonunda da zaman geliyor bu toprakları işleyenlere satmak zorunda kalıyoruz ve sonrada sattıklarımıza küfrediyoruz. En son İtalya’nın nehirleri boyunca uzanan kilometrelerce üzüm bağlarını incelemiştim. Koca tarlalarında Tiyenk dediğimiz asma ağaçlarının biri diğerinden uzun ya da kısa olamaz mı? Hayır, hepsi aynı boyda hepsi aynı uzunlukta hepsinin yılda ne kadar mahsul vereceği milimetrik hesaplanmış. Evet, İsrail çanaklarda domates yetiştirip dünyaya pazarlıyor, ben taksici ve arkadaşım gürül gürül akan Dicle nehrine ve susuz kalmış koca Mezopotamya ovasına bakıp gevezelik ediyoruz.



YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık