Siverek Haber

Siverek Haber

MUTLU İNSAN ÖLMEMELİ


28 Mart 2009 Cumartesi 00:00
‘Yetmişinci, dış kapı taşım bu..’ Başını kaldırıp, üç-beş metre ötesinde bulunan taşlara baktı… ‘Yüz yirminci, pencere taşı da onlar’… Derin bir iç geçirdi ‘Hah!.. İki tane de, kuyu taşı vardı… ‘Eh yeter…’ dedi… ‘Ömür boşa akmadı işte… Herkes bunu da yapamıyor ya!... Ömrünün son günlerini geçirdiğini biliyordu, hastaneye gitmiş ‘Kanser Hastası’ olduğunu söylemişlerdi. Hastalığı öğrendiğinden bu yana,  sık sık dalıyor,  geçmişini sorguluyordu.. İstanbul’a, tedavi olmak için gidecekti. Ona kalsa, tedaviye gerek yoktu. Namussuz illetten, kimse kurtulamamıştı ki, o kurtulsun!... Fakat, İstanbul’da yaşayan çocuklarının ısrarı üzerine, tedaviyi İstanbul Hastanelerinde görmeyi, kabul etmişti ama elindeki işi bitirmeden de gitmek istemiyordu. Çok sevdiği, değer verdiği eşinin ‘Gitme’ ısrarına rağmen ‘İşimi bitirmem lazım, arkamdan bitirecek kimse yok, gözüm arkada kalmasın’ diyerek evden çıkmıştı…
Hal Mustafa, Siverek’in en meşhur taş ustası idi, geçimini taş’a şekil vererek sağlıyordu. İşi zor, yorgunluğu fazla, kazancı azdı.. Askerlik sonrası usta olmuştu, daha öncesinde Siverek’in, ünlü Taş Ustalarının yanında, çırak olarak çalışıyormuş… Ustalığının, daha ikinci yılında, yaptığı taş lahitler, Hacıömer mahallesi, Gülabibey mahallesi, Hasan Çelebi mahallesi gibi, Sivereğin belli başlı ailelerinin- ağaların, beylerin- oturduğu evleri süslemiş…Sakın!, ne var bunda demeyin…Usta olarak kabul görmek, çok çok zormuş, çünkü taşlardaki işçilik, bulunduğu evin zenginliğini ve ev sahibinin gücünü gösteriyormuş, ev sahipleri de, bunu bilip, buna önem verdiğinden, her ustadan taş siparişi vermezlermiş…
O gün, birkaç saatlik bir çalışma bile, onu çok yormuştu… Elindeki balyozu bırakıp, taş’ın üzerine oturdu, tütün tabakasını çıkardı, tabakanın, sağına-soluna hafifçe vurdu,  kapağını açtı, sol elinin üç parmağını, tütün tabakasının altına, işaret parmağı ile baş parmağını da, açık kapağın üstüne koydu…Baş parmak ve işaret parmağı arasına sıkıştırdığı, sigara kağıdını (pel-ı cığara), parmağıyla, kanal haline getirdi, sağ elin parmaklarıyla, tabakadan aldığı tütünü, sigaranın ağız kısmı ince kalacak şekilde, sigara kağıdına yerleştirmeye başladı, sonra parmakları arasında ileri-geri hareket ettirerek, sardı..,  alt dudağının üzerinden, hafifçe çıkardığı diliyle, sigara kağıdını ustaca ıslattıktan sonra da, ön dişleriyle, yer yer kestikten sonra, sağ işaret parmağını, sarım birleşiminde gezdirdi, keyifle, sardığı sigaraya baktı, dilinin ucuna yapışmış, tütün ve sigara kağıdı parçalarını, sağ elinin, parmaklarıyla aldı.. Sigarayı, ağzına götürdü… Yeleğinin sağ cebinden ‘Muhtar Çakmağı’ denilen, benzinli çakmağını çıkardı, sigarasını yaktı… Derin, derin içine çekti… Yaklaşık kırk yıldır, bunu yaptığını düşündü, acı acı gülümsedi, sigarayı göz hizasına getirdi ‘Sen iyi bir dost değilmişsin, beni, ölüme götürdün, oysa ben, sana hep sadık oldum, çok ama çok pişmanım, amma…seni tanımakta, çok geç kaldım!!’ derin bir nefes daha çekti, geçmişe daldı…
Daha dün gibiydi, Askerden dönmüş, sevdiği kız’ın ‘Seni bekleyeceğim’ sözünü tuttuğunu görmüş, biran önce kavuşmanın heyecanı içerisindeydi… Başlık parası, düğün masrafı gibi, toplu paraya ihtiyacı vardı, Taş işini yapmak istemiyordu, askerlikte  buna karar vermişti, memlekette daha güçlü, daha kuvvetli olabileceği bir iş yapmak istiyordu…bu düşünceyle birkaç yere başvurmuş ama iş bulamamıştı, ‘Bildiğim işi bir müddet yapayım, evlendikten sonra başka işe bakarım’ düşüncesiyle, Portakal kahvesine, ustaların takıldığı yere gitmişti, O gün, kendisinden on iki yaş büyük, Keko (Abi) dediği, Bedirhan usta, ona,’ büyük bir evin taş işini aldığını, yalnız olduğunu’ çalışmak ister ise, kendisiyle çalışmaktan zevk alacağını’ söylemişti… Mesleğini yapıp yapmama hususundaki kararsızlığına rağmen, boş durmamak, para biriktirmek için, teklifini kabul etmişti.
İlk iş günü… Vakit, öğlen sonrasını gösteriyordu.. Annesinin hazırladığı ‘Öğlen Yemeği’ bohçasının düğümlerini açtı, içinde Torak (Çökelek) ve kuru soğan vardı. Kuru soğanı, yumrukla parçaladı, iç kısmını (cücüğünü) -yani en güzel yerini-  çıkardı, kendisinden yaşça büyük, iş ortağı Bedirhan’ın, oturacağı köşeye bıraktı… Çalı-çırpı ile yaktığı ateşin etrafına, eline aldığı üç taşı, üçgen şeklinde koydu, dumandan kararmış, Aleminyum’dan yapılmış çaydanlığa su katıp, üçgen çeklindeki taşların üzerine bıraktı. Hazırlığı bitirince, iş ortağına ‘Kekoo Bedırhann!.., Keko Bedırhannn!!’ diye, seslenerek öğlen yemeğinin hazır olduğunu duyurdu.
İki arkadaş, sac ekmeğini (nan-ı tir), torak tabağına daldırıyor, içine soğan katarak yiyorlardı. Bedirhan, iş ortağına,  durgunluğunun nedenini sordu… Mıstafa, biraz mahçup, biraz tereddütle  ‘Yaptığım iş doğru mu Keko? Onu düşünüyorum’  Bedirhan gülümsedi, yıllar önce aynı sahneyi, kendisinin ustasıyla yaşadığını hatırladı… ‘Bak, sana bir hikaye anlatayım’ dedi… Çayından bir yudum aldı… ‘Bir gün çok saf, çok temiz, Yakup adında, bir taş ustası varmış, yaptığı işten hiç memnun değilmiş, açmış ellerini Allaha yalvarmış, ‘Allahım ne olur beni zengin yap’ demiş… Allah sesini duymuş, saf ve temizliğinden dolayı da, duasını kabul etmiş, taş ustası zengin biri olmuş, ama günler geçtikçe sıkılmaya başlamış… Bir gün, memleketinin ağasına rastlamış,  ağanın etrafı insan kaynıyormuş. Çevresindeki insanlar, ağanın rahat etmesi için etrafında dolanıyor, yediriyor, içiriyor, yüzü güneş görmesin diye de şemsiye tutuyorlarmış... Taş ustası Yakup usta,  kendi etrafında koşuşturan insanların olmamasına, kendisinin de yedirilip, içirilmemesine, güneşin ışınlarından korunmak için birilerinin şemsiye tutmasına, imrenmiş… ‘Keşke ben de ağa olsaydım’ diye, iç geçirmiş.. Günlerce, Allaha yalvarmış,  Allah yine duasını kabul etmiş.  Taş ustası  bu kez, ağa olmuş… Artık, onun da etrafında koşuşturan insanlar, güneş ışınlarından korumak için şemsiyesini tutanlar varmış. Gel zaman, git zaman derken, bir gün tarlaya, ekinleri görmeye gitmiş, o gün güneş,  o kadar kuvvetli, o kadar kuvvetliymiş ki ışınlarını engellemeye, etrafındakilerin, gücü yetmemiş, bu güçsüzlükten, rahatsız olmuş Yakup ağa..., Güneşin gücünü, kudretini kıskanmış, iç çekerek ‘Ah! Ah! Keşke Güneş olsaydım’ demiş. Allah yine duasını kabul etmiş. Taş ustası, bu kez Güneş olmuş..
Güneş olunca; Işınlarını sağa-sola, yukarı- aşağı, her yöne ama her yere göndermeye başlamış… Canının istediği yerde ağaçları,  canının istediği yerde otları, istediği yerde de ekinleri kurutmaya başlamış… Ama…En büyük zevki de, ağaların- beylerin onun ışınlarından, sıcaklığından korunmak için sağa-sola kaçmalarından alıyormuş…
Bu güç, çok ama çok hoşuna gitmiş.., mutlu, huzurlu günlerini geçirirken, günün birinde bir bulut,  yeryüzü ile arasına girmiş, bulut araya girince de, ışınlarını yeryüzüne düşürememiş… Güneş, bulutun kendisine karşı gelmesine ve onu yenememesine çok sinirlenmiş, kendisini çaresiz, güçsüz hissetmeye başlamış… Bulutun gücünü kıskanarak ‘Keşke ben bir bulut olsaydım, O zaman daha güçlü olurdum’ demiş. Allah, yaptığı işten mutlu olmayan kulunun duasını, yine kabul etmiş, saf-temiz kulunu bu kez bulut yapmış.
Taş ustası Yakup usta, bulut olunca da, yeryüzü ile güneşin arasına sokularak, güneş ışınlarını zapt etmeye başlamış... Yeryüzünde otlar yeniden yeşermiş, ağaçlar çiçek açmış... Hoşlanmış bu gücünden… Yağmur şeklinde yeryüzüne inmiş,  dereleri taşırmış, koyun sürülerini sürükleyip götürmüş, tarlaları basmış... En güçlü olmak, istediğini yapmak, onu çok memnun ediyormuş…
Günlerden bir gün, bir de ne görsün… Dalga olup, dereleri taşırmışken, bir kaya, dalgalara ve sellere karşı koyuyor, yerinden hiç oynamıyormuş… Dalgalarının şiddetini, tüm gücüyle artırmış, Ama, Kaya bir türlü yerinden kıpırdamıyormuş. Kayanın sağlamlığı, kendi gücünden üstünlüğü,  bulutu çok öfkelendirmiş ‘Bu kaya parçası neden benden üstün?.. Neden benden kuvvetli?..’ diye, haykırmaya başlamış…Yine, çok mutsuz olmuş, hayatından hiç memnun değilmiş... O kadar güçlü olmasına rağmen, sağlam kayaya hiçbir şey yapamıyormuş... Kaya, bulutun uyguladığı her zorluğa direniyormuş. ‘Keşke ben de bir kaya olsaydım’ diye iç geçirmiş... Allah arayış içerisinde olan bu saf ve temiz yürekli kulunun, bu duasını da kabul etmiş...
Taş ustası Yakup usta, bu kez, Kaya olmuş… Artık güneşin ışınları, yağmurlarla, seller onu etkileyemiyormuş..., Güneş ve buluta kafa tutuyor,  güçlerinin kendisine yetmemesine seviniyormuş…
Günün birinde, bir adam çıkıp gelmiş… Ağır balyozunu sallayarak kaya’yı kırmaya başlamış... Kaya inlemiş ‘Bu kudretli adam da kim? Benden daha kuvvetli ki, koynumdan taşlar koparıyor’ diye, şaşkınlıkla sormuş.. Demişler ki, O, bir taş ustası, dünyanın en zor, en kuvvetli işini yapmaktadır. Hiçbir şey onun kadar kuvvetli değildir…
Kaya son kez Allah’a yalvarmış. ‘Ne olur beni eski halime getir, ben yaptığım işin farkında değilmişim ’ demiş. Allah son kez duasını kabul etmiş ve.. Yakup eski haline, yani Taş Ustasına dönüşmüş. (Multatuli)
İşte dedi.. ‘Keko Bedirhan’ın bu hikayesinden sonra, işimi hiç bırakmadım.. Dört elle sarıldım, yaptığım işin, herkesin yapamayacağı bir iş olduğuna inanmıştım…’
Zaman geçtikçe, Taş ustalığında,  o kadar iyi uzmanlaşmış ki, canından çok sevdiği eşine, çocuklarına duyduğu sevgiyi, özlemi hasreti; ağaların, paşaların yaşadığı evlerde, süslemelerde kullanılan taşlara dokumuş/işlemiş… Tıpkı, usta türkücü, Fatih Kısaparmak’ın ‘Kilim’ türküsünde, kilim dokuyan, usta dokuyucular için, dile getirdiği  Sevdiğine sözü olan bir kilim dokur/ Kilimin dilinden ancak, anlayan okur/ Sırlarımı verdim sana, sevgimi verdim/ Şu gönlümü kilim yaptım, yoluna serdim/ Kilim kalbin aynasıdır, gönül sesidir, her nakışı bir duygunun ifadesidir /Kilim sevgiliye çağrı, aşka davettir/  Kimi renkler şikayettir,  kimi hasrettir’ gibi,  o da taşlara işlemiş…
Hastane odasında, eşi, çocukları da vardı, eşine bakarak, ‘Zeliha, zengin aile kızı olmasına rağmen, benim fakir yaşamımı kabul etti, benimle evlendi, üç çocuk verdi bana… Allah, bütün herkese, dostuma-düşmanıma, böyle iyi çocuklar versin, versin ki, herkes benim gibi yaşamaktan zevk alsın, keyif alsın’ Gözleri doldu, ağlamamak için direnmeye başladı… Zeliha yenge, söze girdi  ‘Babamın, beş kızı vardı, damatları içerisinde en fakiri Mıstafa idi,  amma.. en mutlu, en huzurlu evlilik, benimkisi oldu,  hiç pişmanlık duymadım,  beni, hep baş tacı etti, ben de onu baş tacı ettim, birbirimize değer verdik,  para-pul aramıza hiç girmedi’  Hal Mıstafa, eşine minnetle baktı..ağlama baskısına daha fazla dayanamadı ve ağlamaya başladı.. ‘Keko Bedirhan’a söyle, -hastalığı kastederek-  bizden daha kuvvetliymiş namussuz! Yedi, bitirdi beni!..’
Bana, cennete komşuluk teklif ettiğinde, şaşırdım! ‘Saf ve temizim ben, Allah duamı kabul eder’ dedi, saygı duydum, ‘şeref duyarım’ diyerek, kabul ettim…Benim için de, dua edecekmiş ‘Erken gelme’ dedi. Orada, cennetin en güzel evlerini, bizim için, cennetin en güzel yerine, en güzel taşlarından, kendi elleriyle yapacakmış…
Ramazan kardeş, bir gün Siverek’te, çok iyi bir taş ustası bulursanız, onu, ağaların paşaların yaşadığı evlere götürün, orada Hal Mıstafa’nın; eşi Zeliha’ya, çocuklarına ve Portakal kahvesinde oturan arkadaşlarına, dostlarına karşı, duyduğu sevgiyi, özlemi; Hal Mıstafa’nın yaptığı taşların üzerinden okusun!.. Sakın!.. sıradan usta götürmeyin! Sıradan her ustanın, görebileceği mesajlar değildir bunlar, usta dediğin taşa dokunurken, narin bir çiçeğe dokunur gibi dokunmalı, gözlerini kapatmalı, üzerinde parmaklarını gezdirirken, kendinden geçmelidir.
Mutlu insan, ölmemeli..
Sağlıcakla kalınız.

Saygılarımı sunarım.
Cengiz BAYRAM
Cengizb2006@gmail.com

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık