Siverek Haber

Siverek Haber

ORTAK KİMLİK BİR HAYAL Mİ?


1 Aralık 2008 Pazartesi 00:00
ORTAK KİMLİK BİR HAYAL Mİ?
 
Her şeye rağmen bu Ülkede yaşamış olmaktan mutlu muyum diye düşünürken,
şimdilerde bana birçok kişinin sorduğu  şu : “Bu ülkede iki kültürü bir arada yaşamak nasıl bir duygu?”Sorusu. Özellikle  dinlediğim müzikler için; “bu bir çelişki doğurmuyor mu sende?” Ya da doğu ve batı müziğini bir arada dinleyip, bunlar hakkında yorum yapacak kadar hayranlık duyman sende çatışma oluşturmuyor mu?
 Cevabı için belki derin ve uzun tezler gerekli. Hakikaten düşündürücü ve deşindirici bir soru.
   Aslına bakar ve dikkat ederseniz doğu ve batı kelimeleri yerine orijinal lügatlerini kullanmak gerekirken konjoktürel fonksiyonların elverişli olmaması nedeniyle bunları bile kullanmadan zamirlerini kullanmak zorunda kalıyorum.
  Yanlış ve çok yanlış bir kullanım da diyebilirsiniz. Ama elimizdeki malzeme bu. Bu malzemeden ilk numunesini yapmak ve ortaya çıkarmak zorunluluğu var. Umudum o ki; gelecek bu kelimeler üzerine bina edilecek.
   Mehter marşlarını dinlemek bana zevk veriyor, Çünkü; Osmanlının muhteşem ordusundaki seraskerler bana haz verir. Aynı zamanda Şivan PERVER’in yanık halk ozanlarının yorumlamalarını dinlediğimde de büyük atalarımın bana bıraktığı o güzel klamlar (halk deyişleri) beni mutlu eder, edebiyata şiire bir kez daha aşık olur, bu tablo karşısında, bir kez daha Allaha teşekkür ederim. Ve derken Ege’ye  kayar, orda Efe olur, kızan olurum. Özay GÖNLÜM den Anadolu’nun enfes halk derlemelerinin nağmelerini ruhuma yelpaze yaparım. Ve karşımda Karadeniz insanının  tabiatıyla barışık, yayla kemençesinin müzigi bana kara denizin kara sularında kulaç attırır, hamsiyle yüzdürür. Kızıldeniz’de, sınırları aşar, Halil CİBRAN ın filistinli çocukları için  bir taşta ben atarım. Ahmet Ariften, Oy Havar’ı dinlemek hüzün verirken, Yahya Kemalde “Rindlerin Ölümü’nü ezberden okumak beni hayata birkez daha bağlar. Diyarbakır’da bizi Cahit Sıtkı karşılar, dilinde Fakiyı Teyranın dizeleri, bana; “hoş geldin sahabeler şehrine” der.
 Ne yapalım belki geçmiş bize özgürce müzik dinleme özgürlüğünü vermedi ya da veremedi veya  hammaddesini bizler oluşturamadık. Ama şuna inanıyorum ki;  bu toplum gittikçe kinleniyor. Hiçbir kültür ve halk üstün değildir anlayışı, paydasında birleşiyor.
   Beni eleştirecek olanlara da derim. “Bu bir sevdadır belki bir şahısta,  bir ülkede belki bir mirasta ya da bir liderde birleşip konuyor bir yere. Bana  hak vermeyenleri de anlıyorum. Ama lütfen şunu anlamalarını diliyorum. Ben kültürüm üstün değildir demiyorum Başka kültürü de sevebiliyorum diyorum. Ve bence bu bir hak.
  Yıllarca aynı filmlere birlikte gülmeyi sıradan sayıyorsak, Şaban”ın filmlerindeki kareleri günlük yaşantımızla bağdaştırıyorsak, Tatar Ramazan da Haksızlık Karşısında boyun eğmeyiz, sözünü söylüyorsak.,  Doğulu bir Türkücünün bestesini batı müziği tarzına çevirip birlikte eğleniyorsak; artık saf bir kültürden bahsedemeyiz bence.
 Yüzde yüz haklı olarak, diyeceksiniz neden isimleri yok sayıldı beslendiği kaynaklar neden kurutulmaya mahkum edildi. Evet, bu bir hataydı. Her yenilik, her yanlış, eleştirile eleştirile yada tasaffi edip mükemmelleşir. Şimdi buradayız ve ortak paydamız olan inancımız ve bundan sudur eden ortak kültürümüz artık birbirini sevmek, yüceltmek ve geliştirmek zorunda.
   Bunu ben şuna benzetirim. Sanat eleştirmenleri derler ki; Anadolu’nun kendine has bir mimari tarzı yoktur. Roma, Bizans ve İran kültürünün karmasıdır. Belki doğru,belki yanlış. Bu işi tarafsız uzmanlara bırakalım. Bende diyorum k; “bu yüzyılda artık Anadolu’nun tek kültürü şundan ibarettir, ya da sadece batıdan yada doğudan ibarettir diyemiyoruz. Şunu da kesin bir dille diyebilirim ki hiçbirimiz safi bir kültür ve ırk taşımıyoruz artık. Anadolu hak ettiği bu gururlu ortamda yaşamayı hak edenlerin ortak kültürüdür ve malıdır. Ve istediği değişikliği yapma hakkına sahiptir”. Şayet demokrasinin tanımı değişmediyse tabi.
   Bir çok tezlerde şöyle bir kavram ileri sürülür. Bu ülkede yaşanan elit magazin kültürlü kesim, bu ülkeyi temsil etmiyor. Çünkü bunların çoğu, ya nasiri, yada sebateyan veya milleti sadıkadan olduğu için, bunlar askere alınmadı. Ve bunların birçoğu yurt dışında okuyup ülkeye geri döndüler. Çoğu devlet memuru, prof. ya da doktor  oldu. ve oranın kültürünü taşıdılar ülkemize. Birçok taraftar medya da bunları haber yapıp ülkemizi bundan ibaret saydı. Çünkü bu ülkenin gerçek sahipleri savaşlarda kıtlıklarda öldüler.
   Doğruluk payı yok değil elbette bu tespitlerin. Ben kendi fikrimce ve kimliğimce diyorum ki olan oldu, ölen öldü. İbadet, bakış, öz değerler  ve ritüellerde aynı anahtarları kullanıyorsak şayet,  kalan fidanlar üzerinde çalışıp yeni meyveler vermenin zamanı gelmedi mi? Ya da bir dalda iki meyve yetiştirme imkanı varsa neden olmasın. Birimizin tek kültürü olacağına, ruh soyluluğu bakımından asil, ortak bir kültürü olamaz mı? Elbette olabilir bence.
     Doğulu ve batılılar, sevilme çağının geldiğini  ve aynı dalda ortak meyveleri verme zamanının geldiğini neden kabul etmesin..Ve bu ortak sahiplik ilkesi üzerine, insanlar ve bu kültür, olduğu gibi kabullenilip,  değer verilip, neden bu ülkenin sevgisi üzerine yönlendirilmesin. Unutmayalım ki; hiçbirimiz ırkımızı seçme hakkına sahip değiliz ve bunu değiştirmeye ve inkâra kalkıştığınızda fıtrata müdahale olmaz mı?
  Bu güzel düşüncelerle; ırkları aynı harflerden kurulu kültürler üzerine ben umutluyum, gayretliyim ve güzel aydınlık yarınlar için  ortak kimlikte buluşma tezini savunurken; sizleri Meşhur Şair Ahmet HAŞİM in günümüz Türkçesi ile sadeleşmiş “O Belde” adlı dizeleriyle baş başa bırakıyorum.
 
 
 
o belde?
durur bakir hayal bölgelerinde;
mavi bir akşam
dinlenir daima üstünde;
eteklerinde deniz
döker ruhlara bir uyku sükûnu.
kadınlar orda güzel, ince, saf, geceye dairdir,
hepsinin gözlerinde hüznün var
hepsi kız kardeştir, veyahut yar;
gönüldeki ıstırabı dindirmeyi bilir
dudaklarındaki ağlamaklı öpücükler, yahut,
o gözlerindeki gök rengi meraklı sessizlik.
onların ruhu küskün akşamdan
yoğunlaşmış menekşelerdir ki
durmaksızın sükûn ve sessizliği arar;
ayın hüznünün ışıksız parıltısı
sığıntı sanki sade ellerine.
o kadar zayıf düşmüş ki, ah, onlar,
onların dilsiz ve ortak hüzünleri,
sonra dalgın akşam, o hasta deniz
hepsi benzer o yerde birbirine...
o belde
hangi bir hayalî kıtada?
hangi bir uzak nehirle çizilmiş sınırları?
bir yalan yer midir, veya mevcut,
fakat bulunmayacak bir hülya sığınağı mı?
bilmem... yalnız
bildiğim sen ve ben ve mavi deniz
ve bu akşam ki titretiyor
bende hüzün ve ilham tellerini,
uzak
ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
bu sürgün ve hasrete ebediyen bu yerde mahkûmuz...
Selam ve sevgi ile.
mustafakaradagli15@hotmail.com
Yazar: Mustafa KARADAĞLI
Tarih: 2008-07-08

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık