Siverek Haber

Siverek Haber

SAİT YAKUT'A MEKTUP


6 Şubat 2012 Pazartesi 00:00


Urfalı  aydın, şair, düşünür, değerli dostum Sait Yakut’un elim bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrılışının ikinci yıldönümü üzerine kaleme aldığımız yazıyı, vahim olayın üçüncü yıldönümü olması hasebiyle siz değerli Siverekgenclik.com okurlarıyla paylaşmak istedim. Rahmetli ile ilgili daha geniş bilgiye saityakut.com’dan ulaşabilirsiniz.
                                                                            
Şubat 2011, Şanlıurfa

"Size söylemek istediğim, ölümün her zaman bizimle, hep yanı başımızda oluşudur; önemli olan ondan ne zaman kaçıp kurtulacağımız değil, inandığımız fikirler için elimizden gelenin azamîsini yapıp yapmadığımızdır... Eğer en başta bir amacın hizmetkârı değilsek, halkların, adalet ve özgürlüğün sevdalısı değilsek, yeryüzünde bir hiçiz demektir.’’

Frantz FANON

Değerli dostum,Sen aramızdan ayrıldığından bu yana tam iki yıl geçmiş. İki koca yıl… Yirmi dört koca ay… Yedi yüz otuz gün… Yedi yüz otuz defa güneş doğmuş, yedi yüz otuz defa güneş batmış; seni ısıtmadan, senin yüzünü görmeden… On yedi bin beş yüz yirmi saat sensiz geçmiş. Akreple yelkovan birbirini kovalamış; senin yokluğunda. Rüzgâr senin o uzun ve dalgalı saçlarını okşamadan esmiş. Kuşlar sana duyuramamış seslerini. Şair meclislerinde yerin boş kalmış.

Zaman seni unutturmadı abi; değil mi ki, bize zamanın önemini hep sen hatırlatıyordun. Değil mi ki bize boş zaman diye bir kavramın olmadığını anlatıyordun. Hatırlar mısın Abi? Kızılay’da o yeraltı kitapevlerinin birinde… Hatırla abi… Kızılay’daki İş Bankası’nın arkasındaki o yeraltı Kitapçılar Çarşısı’ndaki kitapevlerinin birinde karşılaşmıştık seninle bir sefer. ‘’Zaman’’ demiştin. ‘’Zaman en kıymetli sermayedir.’’ Ve sormuştun bana: ‘’Malcolm X’in Müslüman olduktan sonra yaptığı ilk iş nedir, bilir misin?’’ ‘’Yok’’ demiştim. ‘’Musa; Malcolm X, Müslüman olduktan sonra ilk iş olarak bir saat alıyor ve ömrünün kalan dönemini dakik bir programa tabi tutuyor. Zamanın ne derece önemli olduğunu ifade etmek için de bunu anılarında anlatıyor.’’ diye kendin cevaplamıştın, sorduğun soruyu.

Bu kadar önem verdiğin ve bizim de önem vermemizi istediğin zaman dur durak bilmeden akıyor. Sen bu sözleri bana söylediğinde bin dokuz yüz doksan sekizin kışıydı. Zaman ne de çabuk geçiyor. Zaman ne de habersiz geçiyor; bize sormadan, haber vermeden, danışmadan… ‘’Zaman ne de acımasızdır Sait’’ diye yazacaktım. Kıyamadım sana. Çünkü sen sağ olsaydın; sen bu mektubu eline alıp okuyabilseydin, cesaret eder miydim, edebilir miydim, sana Sait diye hitap etmeye? Edebilirdim desem yalan söylemiş olurum.

Sana abi dememi istemezdin. Bundan rahatsız olduğunu söylemiştin bir seferinde bana. Ama ben sana hep abi deme ihtiyacını hissettim: İnanarak… İçtenlikle… Aramızdaki yaş farkı değildi bu hitabımın sebebi. Bu, bambaşka bir duyguydu… Bu, sendeki bilgiye, kültüre, samimiyete, insancıllığa ve hakiki bir aydın oluşuna olan saygımdandı. Daha sayamayacağım birçok faziletinle gerçek bir abiydin. Seninle konuşmak, senin derin fikirlerinden faydalanmak benim ve o yıllarda kaldığım öğrenci evinde kalan adaşın Hataylı Sait, Elazığlı Harun ve Mehmet için çok önemliydi. Bu gösteriyordu ki Urfalılık da değildi aramızdaki dostluğun sebebi. Vefat ettiğinden sonra anlaşılıyor ki sadece benim ve o zamanki ev arkadaşlarım için değil; seni tanıyan herkes için seni kaybetmek tarifi imkânsız acılara sebep olmuş. Herkes ‘’Ey Sait, niçin gittin? Niçin erken terk ettin bu dünyayı?’’ diye feryat figan ediyor. Senin adına kurulan sitedeki yorumlar bunu gösteriyor.

Sana yazmak, senin hakkında yazmak zordur be abi… Şairdin… Kitapları çok satan şairleri cebinden çıkartırdın. Seni tanıyan büyük şairler bunun farkında mıydılar? Bilemiyorum.

Ama kader, bizi farklı coğrafyalara savurdu. Tayinim Urfa’ya çıktı. Sen Ankara’da kalacak, daha sonra sportif faaliyetlere katılacak, karakterine uygun olarak hızla yükselecek, zirvelere çıkacaktın.

Sonra seninle iki kez konuştuk. Yoğundun; ama yorgun değildin. Bu yoğunluk değil miydi seni aramızdan ayıran?
Yoğunluk, dünyanın çelişkileri, ele alınması gereken konular aynı zamanda şiirlerinde de ağır basıyordu senin.
Beni cinnet
beni panik
beni şiddet
Kuşatıyor sevgilim

Seni kuşatan cinnet devam ediyor Sait abi. Bu satırları kaleme alırken; panik beni de kuşatıyor ve gözyaşlarımı tutamıyorum. Seni kuşatan, beni kuşatan o yıların Türkiye’sindeki şiddeti paniği kim irdeleyebiliyordu senden başka abi? Cinnetin sebebini irdelerken bile hayata gülümseyişle bakabilen; siyasetçilerin, gazetecilerin, aydınların, okuyanların, okumayanların, işlilerin, işsizlerin, hırlıların, hırsızların; Türkiye’nin envai çeşit kesimlerinin notunu veren biri var mı senden başka Sait abi?
Beni panik kuşatıyor sevgilim diyordun. Doğrudur. Panik vardı. Panik halen var. Zulmün, haksızlığın olduğu zamanlarda panik olacak. Değil mi ki, senin panikten bahsettiğin yılar insanların sorgusuz sualsiz evlerinden alınıp günler sonra bir kemik ve et yığını olarak köprü altlarına bırakıldığı yıllardı. ‘’Beni panik kuşatıyor’’ o yılarda yaşayan hakiki bir aydını tarif eden ne çarpıcı bir ifadeydi… ‘’Beni şiddet kuşatıyor’’ derken; o yılların şiddet olgusuna parmak basmıştın.
Sana nasıl hitap edeyim? Ağabey… Hatırlar mısın? Kızılay’daki o dernek bürosunda seni dinliyorduk, Harun ve Mehmet’le. Şiirden bahsediyordun. Günümüzün politikacısı bir şairin notunu nasıl verdiğini, Türkiye Yazarlar Birliği’nde; bu çok okunan şairi nasıl eleştirdiğini, ona şairliğin ne demek olduğunu nasıl kanıtladığını anlatıyordun. Bir pano olduğunu anlatıyordun, Yazarlar Birliği’nin Kızılay’daki merkezinde. Bahsettiğin şairin bir şiirini o panoya astırdığını; oysa yazılanın şiirden başka her şeye benzediğini ifade eden dört dize yazıp mezkur şairin şiirinin yanına astığını anlatıyordun. Harun sormuştu o anda:
—Sait Abi, niçin şiirlerini kitap haline getirmiyorsun? Çünkü düelloya girdiğin şair, birçok kitabı basılmış, Türkiye genelinde tanınan bir şairdir.
—Gerek yok be Harun, demiştin. Ben kitapsız şair olarak kalayım.
Duraksadık bir an. Bu ne demek? diye. Devam ettin. ‘’Türkiye’de on bin kitaplı şair var. Ama kitapsız şairleri saymak mümkün değil.’’ Ardından bir kahkaha… ‘’Kardeşim’’ diye hitap ettin Harun’a. Sonra da bana bakarak; ‘’Bu kitapsızlığı mecaz anlamda düşünmeyin be. Ben gerçek anlamda kullanıyorum. Hem bunu herkese söylemem. Siz edebiyatçılarsınız. Kitabı basılmayan anlamında…’’
Ortamı ne de çabuk şenlendirirdin? ‘’Gençler’’ dedin, ‘’Sahi siz niye yazmıyorsunuz?’’ ‘’Sait abi,’’ dedi Mehmet. ‘’Siz bile yazmaya, kitap yazmaya cesaret edemezken; biz nasıl yazalım?’’ Bunun üzerine elini ceketinin iç cebine koyarak iki kart çıkardın. Tebrik kartları, kartpostal gibi iki kart. Kendi fotoğrafını yerleştirmiştin kartlara; arka fon olarak. Kartları bize uzattın. Birinde Samira’nın Sam Vuruğu Gözleri, diğerinde Ne Var ki Ölmüşüm şiirinin bulunduğu iki kart... Şiirleri okudun; o Davudi sesinle. Pür dikkat dinlemiştik. Sonra bana verdin o kartpostalları. Onları halen saklıyorum abi. Bir gün Sevda Hanım’la karşılaşırsam ona vereceğim.
Aynı kış bir cumartesi günü yine dernek merkezindeydik. Şiirden, nesirden, eski şiirden, yeni şiirden bahsediyorduk. Zaman epey ilerlemişti. Zannedersem saat öğleden sonra üçe geliyordu. ’’Yemek yok mu, ev sahibi?’’ diye Ömer Abi’ye seslendin. ‘’Siz misafir misiniz yemeği soruyorsunuz? Diye şakayla bir cevap verdi Ömer Abi. ‘’Uyanığa bakın çocuklar, bizi aç bırakmak istiyor’’ dedin. Ve bağırdın, yandaki kapısı açık odadaki Ömer Abi’ye. ‘’Ömer, Unutma buradaki herkes öğrencidir. Ben dâhil... Öğrencinin de zengini fakiri, misafiri ev sahibi olmaz öğrenci öğrencidir kardeşim’’ Aradan birkaç dakika geçmeden kapının zili çalındı. Elindeki yemek tepsisiyle lokantacı çırağıydı gelen. Belli ki Ömer abi yemek için çok önceden siparişleri vermişti. Üçümüzün yemekleri önümüze geldiğinde Ömer abiyi çeğırdın. ‘’Siz yiyin’’ dedi Ömer abi.. ‘’Benim işim var. Ben sonra yerim.’’ Yine takılmadan edemedin: ‘’Çocuklar, bizimle yemek istemiyor. Ev sahipliğinden mi, dernek yöneticisi olduğundan mı, bilmem’’ ‘’Yok be abi’’ dedi Harun. ‘’Ömer abi öyle biri değil’’
Bizi terk ettin bir kış soğuğunda, mekanın sıcak olsun. Bizi yetim bıraktın. Orada yetim olmayasın. Bizim içimize kor düşürdün, mekanın Cennet olsun. Bizi üzdün; ayrılarak. Dilerim üzülmeyesin.
Sana nasıl veda edeyim abi? İyisi mi, yine senin dizelerinle… Senin sözlerinle noktalıyorum mektubumu. Mekânın Cennet olsun.

yıldırımlar kamçılıyor boynumu
yırtık kahkahalarla tepiliyor ölümüm
beni ateş
beni azap
beni kahır
doyuruyor sevgilim
başım,
dibek taşlarında tokaçlanıyor
bir inip bir kalkan balyozların altında
aklım keyfe keder kurulu bir mancınıkta
ve katarlar geçiyor uzaklardan
görebildiğim
götürdüğü ne varsa benden başka
klaksonlar, siren sesleri sonra
izlediğim levhalardan
vardığım yere baktım
ne var ki ölmüşüm oracıkta…

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık