Siverek Haber

Siverek Haber

SANATA DAİR


2 Haziran 2010 Çarşamba 00:00
SANATA DAİR
 
 
 
      Epeydir yazın hayatından uzak kalmayı tercih ediyordum.  İstanbul turnesi bu ataleti bozup, dünyaya sanat gözüyle bakmamda muharrik oldu. Medeniyetler beşiği Anadolu’dur derler. İnanın bu sözün kaynağı bu değildir diyorum. Medeniyetler beşiği İstanbul’dur. Ve yeniden fethedilmeyi bekleye dursun O kadim şehir. Biz sanatın yazılı düşüncelerine dönelim.
 
     Kant, Hegel ve onları takip eden bazı filozoflar estetiğin alanını genişletmişlerdir. Onlar, estetiği, bütün güzel sanatları içine alan bir felsefe disiplini haline getirdiler.
  Daha ötelere gidildiğinde Eflatun’un idealar alemi ile karşılaşırız. Eflatun’a göre mevcut âlem gölge ve hayallerden ibarettir. Asıl güzellik idealar âlemindedir. Filozof, sanatçıları taklitçi olmalarından dolayı küçük görür. Ona göre gerçek sanatkar: Tanrı, gerçek sanat ise kainatın idealar âlemindeki halidir.
 Eflatunun idealar âlemini, İslami terminolojideki âlemi misale benzeterek kavramak mümkündür. Basar sadece âlemi meşhutla ilgilidir. Âlemi misale ancak basiret nüfuz edebilir. O halde sanatkâr görünenin ötesinde görünmeyeni arayan kimsedir. Maveranın araştırıcısı olan sanatkar. N.Fazıl’a göre mutlak hakikatin peşindedir. Eflatun, “güzel, hakikatin pırıltısıdır” derken sanırım aynı noktaya parmak basıyordu. Aristo, matematikle sanat arasındaki münasebetten söz ederken; Sokrat, hendeseci bir tanrı fikrini ortaya atarken, sanatın ilham kaynağı olan kainattaki mikro-nizamdan söz ediyorlardı.
   Şüphesiz ki tabiat, kâinat ve izlenimler sanatçı için ham malzemelerdir. O, bunları ruhla birleştirir. O halde bu noktada karşımıza “sanatkâr ruh”  diye bir şey çıkar.  Sanatkâr bir meyveye önce güzellik unsuru olarak bakar, ilk etapta onu yemeyi düşünmez. Sanatkar eşya karşısında pragmatist olamaz. Ondaki maddi güzelliğin ötesinde manevi bir güzellik arar. Manevi güzelliği ise ancak ruh görebilir. Bacon; “sanat, tabiata ilave edilmiş insandır.” derken şüphe yok ki insanın fizyolojik varlığından bahsetmez. Suud Kemal Yetkin’e göre sanat: “ruhun madde inçinde görünüşüdür.” Madde içindeki ruhu görebilmek için mütefekkir ve basiret sahibi olunmalıdır. Diyebiliriz.
  Eşya karşısında hissetliklerimiz son derece izafidir. Farklı ruh halleri içerisinde bir şeyin bize güzel gelmesi, başka bir ruh haliyle bakıldığında çirkin görünmesi mümkündür. Necip Fazıl, içi dışa değil, dışı içe bağlamak gerektiğinden söz ederken bu gerçeği ifade ediyor olmalıdır. Ünlü bir ressam:  “biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti” diyor. Sanat eserlerinin belli ruhi eğilimlerin ürünü olması bir yana, aynı sanatkârın bir anı ikinci kez yakalayamaması bir vakıadır. Akif’in İstiklal Marşı için “Onu ben bile bir kez daha yazamam” demesi bir gerçeğin ifadesidir. Zanaatlarda aynilik standardizasyon olur, ama sanatta bu olamaz.
 Sanatın bir de ahlaki boyutu vardır. Tolstoy, sanatta ahlaki mükemmelliğin vazgeçilmez şart olduğunu söyler. Büyük romancıya göre sanat denen faaliyet, sıkıntı sürecinde olgunlaşır, düşünceyle yoğunlaşır, emekle hazırlanır. Sonuçta en iyiyi ve en güzeli vermeyi amaçlar. Sanata kutsal bir özellik atfeden Tolstoy, bir başka yazısında sanatı, “insanla iyi olan arasında kurulan kutlu birlik” olarak tarif eder. O halde estetiğin bir ‘etik’i olmalıdır. Bir şeyin güzel olması onun iyi veya ahlaki olduğu anlamına gelmez. Ayının burnuna tasma takıp oynatmak ahlaki değildir, ama ayının yaptığı taklitler güzeldir.
  Çirkinlikle sanatın bir arada zikredilemeyeceğini söyleyen Tolstoy, kanaatimizce son derece haklıdır. Eğer sanat, güzelliğin tasviri ise çirkinliğin orda işi ne? Burada güzelliği hem maddi yani estetik hem manevi yani etik manasıyla kullanıyoruz.
  Gerçekten Allah, kâinatta iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birlikte yaratmıştır. Gül ile gübrenin aynı zeminde buluşması vakidir. Ancak gülü değil de gübreyi ön plana çıkarmak sanatkârlık olmadığı gibi hamakattır da. Allahın sıfatlarından biriside belli hikmetlerle yarattığı çirkinlikleri setretmesidir. Yani ”settarül-uyub” olmasıdır. Bir an için Allahın bütün insanları ve hayvanları bütün iç organları görünecek şekilde şeffaf yarattığını hayal edelim.  O Ahsen-i takvim suretinde yaratılan insandan hatta kendi kendimizden iğrenmememiz için bir sebep olmazdı.
  Realist ve natüralistler; tabiatı, insanı hatta bütün varlığı çıplak gerçekliği ile ortaya koyarken sanırım bir noktayı gözden kaçırmışlardır. İnsanın tuvalette defi hacet etmesi, kanalizasyonun varlığı ve içindeki haşereler de birer gerçekliktir. Ama insan bunları fıtrat gereği gizler. Bu gizleme faaliyet kedi de bile tecelli etmiştir. Hepimizin evlerinde kırk döküğün, eski püskünün atıldığı ardiyeler vardır. Ama biblolar, tablolar çiçekler evlerimizin kabul odalarında teşhir edilir. Gerçekliktir diye ardiyeyi misafir odasına taşımak pek akıllıca bir davranış olmasa gerek.
 Günlük hayatın boğuşmaları,  didişmeleri ve kaygıları içinde zaten yeteri kadar boğulan insan ruhu, bir de sanat adı altında bir yığın çirkinlik, pislik hayatın iğrenç ve süfli tarafları ile muhatap olursa o ruh boğulur. Sanat, tıpkı ibadet gibi ruhun teneffüsü olmalıdır.
 Cemiyetteki eksiklikler, aksaklıklar, haksızlıklar, çirkinlikler görmezlikten gelinsin gibi bir iddiamız yok. İlim adamları, sosyologlar, psikologlar vs. bunlarla ilgilensin. Resmi otorite veya sivil kuruluşlar bunlara çareler arasın. Tıpkı hasta bir uzvu kesen cerrahın bunu herkese teşhir etme yerine incelenmek üzere bir patologa göndermesi gibi…
 Sanat meselesinde, ruhun derinliklerinden gelen göz penceresiyle görünen âlemi seyreden bakış açısı son derece önemlidir. Ateşi;  yakan, harap eden, öldüren, güzellikleri ortadan kaldıran şer bir unsur olarak görmek veya onu insan hayatının vazgeçilmezlerinden güzellik kaynağı, medeniyetin temel unsuru olarak görmek bakış açısına bağlıdır.
  Sanatkâr, eğer kendisinin ve kâinatın yaratılış sırrına varmışsa onun için taklidi aşan bir mavera vardır. Aksi halde O, bu âlemin mukallit bir maymunudur.
 Günümüzde sanatı tam anlamıyla kavrayan toplum ise, Muhammed’e inananlardır’ diyen Tolstoy, acaba günümüzün şiirsiz, aşksız, ruhsuz atmosferinde yaşayan bizleri görseydi, bu yargısını geri mi alırdı? Ne dersiniz.
 
 
    Mustafa KARADAĞLI
Mustafakaradagli15@hotmail.com

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık