Siverek Haber

Siverek Haber

Cuma Özusan

SONBAHAR VE BAĞBOZUMU(KERGE) ETKİNLİKLERİ


Cuma Özusan
4 Aralık 2010 Cumartesi 00:00
Sonbahar herkesin bildiği gibi kışa hazırlıkların yapıldığı mevsimdir. Eskiden bu hazırlık ve etkinlikler daha açık ve daha kuvvetle hissedilirdi. Modern yaşamın gerekleri hayatımıza yerleşip yaygınlaştıkça eski adet ve gelenekler yavaş-yavaş ortadan kalkıyor, birer hatıra olarak kalıyor. Yaşı geçkinlerce, yapacak başka bir şeyi olmayanlarca bir nostalji konusu oluyor. Ben de hüzün ve hazan mevsiminin başlangıcında bu konuya temas etmekten kendimi alamadım. Biraz daha geçerse havalar daha soğuyacak ve yerlerde bir örtü gibi sarı yapraklar sürünecek. Bize de bir gün ömrümüzün biteceğini hatırlatarak... Buna rağmen yine de sonbaharın bütün renklerinin göründüğü günleri çok seviyorum.
               
Çocukluğumun sonbaharları ne kadar güzeldi! İlkokula bir sonbahar gününde başlamıştım. Okuldan eve gelip ev ödevlerimi bağbozumu şenlikleri içinde yaptığımı hiç unutmuyorum. O zamanlar üzümler devşirilir ve onlardan çeşitli yemişler yapılırdı. Bağ deyip geçmeyin. Bizim oralarda bağlar hayatın tam ortasında ve içinde yer alırdı. Şimdi nasıl olduğunu bilmiyorum. Üzüm son baharın en tatlı ve en değerli meyvesidir. Üzümden bin bir çeşit ürün yapılır.
               
Doğum yerim olan Siverek’in dört etrafı -halen azalmış olmakla beraber- üzüm bağlarıyla çevirilidir. Bağlardan elde edilen üzümler artık nüfusa yetmiyor. Bu bağ olayı büyüklerimizin anlattığına göre Ermenilerden kalmadır. On dokuzuncu asırda Müslüman olanlarla olmayanların nüfusları eşitti. Onlar çeşitli sebeplerle azalıp yok olunca üzüm bağları bize kaldı. Müslüman olmayanlara şarap yapma ve içme izni verildiği için onların bağcılıkla uğraşmaları ve bağa önem vermeleri anlaşılır şeydir. Bütün gayri Müslimlerin evlerinde şarap küpleri varmış.
               
Bizim de bağımız vardı ve ondan elde ettiklerimizle geçimimizi sağlıyorduk. Pek çok şeyi ondan hazırladığımız gibi geliri ile de istediğimiz şeyleri alırdık. Bizde bağlardaki üzümler iki çeşittir: Renk ve Şire. Renk ilk çıkan ve dayanıksız olduğu için hemen tüketilen üzümlerdir. En az on çeşidi vardır. Şire ise tektir ve en son olgunlaşan üzüm çeşididir. Şire üzümü taneleri ufak fakat çok şirin, kabuğu ince ve cam gibidir. Yemesine doyum olmaz. Bizde şire, üzümün kralıdır. Duyduğuma göre yeni çıkan âdete uyularak orada da şimdi “şire üzümü festivalleri”  yapılmaktadır.(Editörün Notu:Maalesef şuan festival yapılmıyor)
               
Bizim güz dediğimiz sonbaharın gelişini en çok sabah bağa gitmek için kalkışımızdan hatırlıyorum. Çünkü bağa gitmek için kalktığımızda üşüdüğümüzü hissederdik, içeride kalmak bize daha hoş gelirdi. Hâlbuki yazın gece ile gündüz sıcaklık farkı bizim oralarda hemen yok gibi idi. Bazen öyle erken kalkardık ki parlak mehtapta her taraf gümüşi bir renkte ve lahuti bir hayal âlemi gibiydi. Gökte ay parıl parıl parlardı. O zamanlar hiç hatıramdan silinmiyor. Bir de büyüklerimizin “koruk” dediği bir sabahyıldızının belirmesinden güzün geldiğini anlardık. Bu parlak yıldız doğu ufkunda görülürdü. Ve o zaman üzümlerin olgunlaştığı anlaşılır, bağbozumu mevsimi başlardı. Bizi eşeklere bindirirler. Her iki tarafında iki sandık ve ayaklarımızı onlara uzatırdık. Yolda eşeklerin üzerinde giderken rastladığımız insanlar, büyük kayalar, ağaçlar bir hayalet gibi gelirdi bize ve onlardan korkardık. Bağa varınca yavaş-yavaş karanlık biter önce tatlı bir grilik, ardından doğu kısmında bir kırmızılık ve sonra güneş doğardı.
               
Bağda asmaların buz gibi serin salkımlarından yemenin tadına doyum olmaz. Meyveyi dalından yemek ne nefistir! Sonra sandıklar üzümle doldurulup yüklü eşekler şehre doğru yola koyulurken yüklerin tam ortasına üzüm dolu kalburlar konur, yoldan geçenlere, görenlere göz hakkı olarak ikram edilirdi.
               
Bu bağbozumu başka bir şenlik ve âlemdir. Kimisi bunu bağda, kimisi geniş avlulu evlerinde yapar. Taştan veya ağaçtan bir yalak içinde üzümler ezilir ve şırası çıkarılır. Bunlardan çıkan üzüm suyu büyük kazanlarda bulamaç yapılır ve bulamaçtan çeşit-çeşit yemişler hazırlanır. En başta gelen pestildir. Sonra kesme, sonra kırma, sonra sucuk. Sucuk dediğimiz ipe dizili ceviz içinin bulamaca batırılmasından hazırlanır ve çok nefistir. İyi bir pestil ve diğer ürünlerin yapılması büyük bir dikkat ve ihtimam gerektirir.
               
Evde bulamaç olunca konu komşuya, sokaktaki çocuklara,  tanıdık tanımadık herkese bulamaç gönderilir ve dağıtılırdı. Gelip almak ayıp değildi. Siz verdikçe bereketli olurdu. İnsanlar aç gözlü değildi. Damlarda kesme, kırma, pestil kurutulurdu. Ha unuttum bir de pekmez yapılırdı. İri kazanlarda…  Pekmezin hiç kaynatılmadan yapılanı vardı ki buna gün pekmezi derdik. Damlarda tepsi ve sinilere konulan şıralar günün, güneşin sıcaklığı ile pekmeze dönüşürdü, bal renginde olurdu bu pekmez. Al ekmeğe sür ye! Bu ürünler haddini bulup kurutulunca bunları depolamak için hazırlıklar başlardı. Gündüz veya gece pestil bezleri arkaları ıslatılarak kadın kız şenlik içinde onları soyardı. Pestiller bezlerinden soyulunca odanın içinde ıslaklığı gitsin diye bekletilirdi. Pestilin de birkaç çeşidi var. Küncülü küncüsüz olanı, çırpmalısı çırpmasızı… Çırpmalı dediğimiz bulamacın bir tahta ile çırpmasından olanıdır ve bembeyaz hale gelir.
               
Bulamaç tepsilere konulup damda kurutulurdu. Sonra baklava dilimi gibi dilimlenirdi. Halis undan yapılanına kırma, biraz daha gevşek undan yapılanına kesme denirdi. Bir de “kerkut” kesmesi vardı ki bulamaca bulgur katılırdı ve çok gevrek ve nefis olurdu. Kırmalar sert olur, kesmeler yumuşak. Bu arada çocuklara tahtadan “deve” denilen şeyler yapılır, bulamaca batırılarak kurutulmaya bırakılırdı. Bu develer biz çocukların hayalimizi tatmin ederdi. Sevinç ve neşemize sınır yoktu. Ayrıca bağbozumu yapan herkesin sirke ve reçeller yaptığını da unutmayalım. Sirke boldu ve olan olmayana dağıtırdı. Kışın gelen misafirlere ikram edilen baş yemiş bütün üzüm ürünleri idi. Bunların yanına mutlaka ceviz konulurdu.
               
Çocukların bir neşesi daha vardı ki nerde ise unutuyordum. Bağı olsun olmasın bütün çocuklar “başağa” giderdik. Başak, üzümler devşirildikten sonra serbest edilen bağlarda arta kalanları toplamak için denir. Normal zamanlarda bağlarda düdüklerini öttürerek dolaşan bağbancılar artık yoktur. Biz çocuklar bağları güvenle dolaşır asmaların arasında unutulmuş veya tam olgunlaşmadığı için bırakılmış ufak salkımları toplardık. Onları toplamak sanki mücevher toplamak gibi hoştu. Onların hepsi birer hayal kaldı. Ah! O zamanlar ne hoş ve asude idi. Hüznü, kederi hiç bilmezdik. “Zaman olur ki hayali cihan değer”. O güzel zamanların mutlaka unuttuğum yönleri vardır. Ben ancak bu kadarını dile getirebildim, kusurumuz varsa af ola!

Cuma Özusan (Mılla Cımayo babıj) Kimdir



1946 yılında Siverek'te doğdum. İlk ve orta tahsilimi Siverekte yaptım. Okula gitmeden evvel Kuranı Kerim,  Mızraklı İlmihal, Hüccetül İslam ve Mevludi Şerif okudum. 1963-1967 yılları arasında İstanbulda Haydarpaşa Sağlık Kolejinde (şimdiki adı sağlık meslek lisesi) okudum. Okulu bitiremeden son sınıftan ayrılmak mecburiyetinde kaldım. Bundan sonra Molla Ramazan Acarlardan Arapça tahsili görerek dışarıdan Urfa imam hatip okulunu bitirdim ve önce Hilvanda, sonra Siverekte olmak üzere 4,5 yıl İmamlık yaptım. 1974 yılında çıkan af üzerine 1974-1975 öğretim yılında Van sağlık kolejinde tahsilime devam ederek diploma aldım, tekrar sağlık memurluğu mesleğine  döndüm. Islahiye ve Siverekte 1982 yılına kadar çalıştıktan sonra Bursaya tayinimi istedim ve o günden beri Bursada ikamet etmekteyim. Emekliyim. Evli dört çocuk babasıyım. Fransızca ve Arapçadan anlarım. Yayımlanmış bir kitabım vardır(Siyerê Nebi Bı zıwanê Dımıli). 1978-1981 yılları arasında Milli Gazetede haftalık yazılar yazdım. Şu anda okumak ve yazmakla meşgulüm. Yazılarım çeşitli internet sitelerinde çıkmaktadır. Kitap haline gelmeyi bekleyen pek çok makalem vardır. İnşaallah son düzeltmeleri yaptıktan sonra yayımlama imkanını Allah bize nasip eder.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık