BEN VE RAMAZAN 2



  Sabah azanı okunmaya başlıyordu, imam Allah’ü Ekber diyerek Allah’ın gücünü ve kudretini ilan ediyor, “Allah büyüklüğüyle artık sizi yemekten içmekten alıkoyuyor “ diye haykırıyordu.

Son bir hamleyle bir bardak su içmeye çalışıyorum, çünkü birkaç saniye sonra görülmeyen bir güç, beni artık yemekten içmekten alıkoyacaktı…

Ve artık oruçluydum ben, temizlenmiş, arınmış bir his oluşuyor içimde.
Daha duruni bir kalkışla kalktım sabah namazına, huşulu bir abdest ve huşulu bir niyet.
Aman Allah’ım insan bu kadar erken mi değişiyordu? Bu kadar erken mi Ramazana kendini kaptırıyordu?

Son zamanlarda sabah namazı bu kadar hoş gelmemişti bana, çok zamanlar gözlerim mahmurlu kalkar, acelece abdest alır, namazı kılar ve çabucak yatağa atardım kendimi. Adeta namazın üstünde uykumun kaçmaması için gözlerimi dahi pek açmazdım. Ama bu namazda adeta çakılı kalmış, namazın bitmesini istemiyor secdeden kalmak istemiyordum.
Okuduğum her sürenin, her duanın huzuru bir başka olmuştu, Allah’a dua ederken dahi bir başka şekilde dua etmeye başlamıştım.

Bir yandan da bu sıcak yaz gününde on altı saat nasıl aç ve susuz kalınacağını, buna nasıl dayanılacağını düşünüyordum. Düşünüyor ve Allah’a “ Ya Rabbi sen hem bana ve hem de bu Ramazan ayında oruç tutan tüm Müslümanlara güç ve kuvvet ver, ayaklarımız sağlamlaştır ve bu Ramazan ayını hakkıyla eda edeceğimiz bir iman ver” diye yakarıyorum.

Huşu içerisinde namazımı kıldıktan sonra yatağa uzanıyorum, ama uyku tutmuyor beni.
Korku, heyecan ve umut bir arada oldu mu insanın uykusu gelir mi? Yatakta bir sağa bir sola dönüyorum uyumak için.

Hafif bir dokunuş uyandırıyor beni uykudan ramazan sabahında, uyumak istiyorum ama uyuyamıyorum, ramazan bana kalk diyordu.

Kalkıyorum. Alışkanlıklar beni kendine çağırıyor, sabah kahvaltısı zamanı geldiğinden midem aç olmadığı halde alışkanlığına devam etmek istiyor, ama ben oruçlu olduğumu biliyorum.
 Ramazanda nefsimle aramda bir mücadelem başlıyor.
Hava sıcak. Elimi nereye atsam adeta yanıyor yavaş, yavaş boğazım kurumaya başlıyor. Ama aman Allah’ım bu susuzluk değişik bir susuzluktu, bu açlık değişik bir açlıktı.

İnsan açlıktan ve susuzluktan tat alabilir mi? İşte ben alıyordum. İnsan bu haldeyken ihtiyaç sahiplerini ne kadar güzel anlıyordu. Düşünüyorum. İşte bizler belirli bir zamanda aç ve susuz kalıyoruz, boğazımız kuruyor, midemiz bir birine yapışıyor ve biliyoruz akşam ezanıyla beraber tıka basa yiyeceğiz ve içeceğiz ama ya ihtiyaç sahipleri, bir gün değil, iki gün değil her günü her geceyi böyle yaşayanlar ne yapar acaba.

Kendimi onların durumuna koymaya çalışıyorum, ama sanırım yinede olmuyor, insan pek anlayamıyor açlık hali üzere yatıp kalkanları.

Tam ramazan zamanında Somali’deki, kara kıtadaki kara çocukların ölümleri basına ve yayına yansıyor. Küçücük çocukların milyarların gözü önünde açlıktan ölümleri yansıyor medyaya.

Utanıyorum kendimden ve utanıyorum Müslümanlığımdan, aç kalışımla birazda olsa empati kurmaya başlasam da, dolapta ki yiyecekleri, içecekleri düşünüyor ve utanıyorum. Akşam yapılacak bilmem kaç çeşit yemekleri düşünüyor ve utanıyorum, çocuklarımın üzerindeki elbiselere bakıp, onların ellerinden eksik olmayan yiyeceklere, içeceklere, çikolatalara bakıp utanıyorum. Ve en önemlisi aç kalışımı, susuzluğumu düşündüğüm için utanıyorum. Kucağında bir deri bir kemik kalan ve çocuğunun ölümünü seyreden analardan utanıyorum. Erkeklik gururunu yitirmiş, evine bir lokma ekmek götürme imkânı olmayan, içten içe eriyen babalardan utanıyorum.

Bunları düşünürken susuzluğumda bitiyor, açlığımda. Allah karsısında bu halimi dillendirmekten utanıyorum. Saatler yavaşta olsa geçiyor, iftara doğru gidilen zamanda insanı farklı bir his kaplıyor. Kuruyan damak, bir an önce iftar zamanının gelmesini ve ibadet etmenin sevinciyle, nimetlerin en büyüğü olan suyu içmek için sabırsızlanıyor.

Çok değişik bir duygu iftarı beklemek, susuzluktan kırıldığı halde önündeki suya bakıp içmemek. İftar vaktine beklemek bir başka oluyor, bu tadı anlatmak, yazmak imkânsız bir şeydir. Bunu ancak yaşayanlar anlayabiliyor.
Bende heyecanla ezanın okunmasını ve o yüce gücün “artık serbestsiniz” emrini bekliyorum.
Önümde duran suya bakıyorum, damağım kurumuş ama içemiyorum. Acaba diyorum, tuttuğum orucun hakkını vermiş miyim diye iç geçirmeye başlıyorum.
İçimde bir korku hissi uyanıyor, peygamberimizin bir sözü aklıma geliyor. "Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan kendilerine aç ve susuz kalmaktan başka bir şey yoktur." Diyordu.
Ya benimde tuttuğum oruç buysa diye düşünüyorum, ama yine hayır, hayır diyorum, ben Allah için oruç tutuyorum diyor ve birazda olsun rahatlıyorum.

Dakikalar geçiyor ve ezan okunmaya başlıyor, elimi hızlıca su bardağına götürüyorum, kuruyan damağıma su vermek için. Ama bir den siyahî çocuklar gözlerimin önünde beliriyor, annelerinin kucağında, boyunları bükük bana bakıyorlar ve “ su, ekmek “ deyişleri adeta kulaklarıma geliyor.
Bir süre içemiyorum suyu ama sonra “ kusuruma bakma ey siyahî çocuk, sen orda açlıktan ölürken, benim önümde çeşit çeşit yemekler, sen susuzken bizim önümüzde buz gibi su…
Ya Ramazan ayında oruç tutmayanlara ne demeli. Onlar seni hiç mi hiç anlayamazlar ey çocuk. Ben aç ve susuz kalmışken seni yeterince anlayamıyorum, onlar o oruç tutmayanlar seni nasıl anlar, onu da ben anlamıyorum.

Ey aç ve susuz çocuklar, sizlerin açlıktan ölümleriniz iftarlarımızın tadını kaçırdı, heyecanlı koşuşturduğumuz sofralara hüzünlüce gidiyoruz artık ve boğazlarımızdan lokmalar geçmez oldu, ve o ölümcül bakışlarınız bizi insan olmaktan utandırdı.
Ey ölümle pençeleşen siyahi çocuk bakma bana Vallahi utanıyorum


18 Ağustos 2011 Perşembe 00:00

http://www.siverekgenclik.com/yazar/ben-ve-ramazan-2-1307.html