ADALET DUYGUSU



İslam’a göre adalet, sosyal yaşamda dikkate gereken temel değerlerdendir. Adil olmak bizzat yüce yaratıcı tarafından emredilmiştir. Müslümanların adil olmama gibi bir seçenekleri, bir alternatifleri, bir lüksleri yoktur. Çünkü adil olmak insanın ruhuna, fıtratına, yaratılışına uygun bir tavırdır. Adaletin olmadığı bir dünya karanlık bir dünyadır, sapla samanın karıştığı bir dünyadır. Böyle bir dünyada ise hiç kuşkusuz kimse yaşamak istemez. Adaletin zıddı ise zulümdür. Zulüm, ‘’haksızlık, hakkı eksik vermek, başkasının malını
gasbetmek, bir şeyi yerinden başka yere koymak, yersiz yapmak, doğru yoldan
sapmak’’ gibi anlamlarda kullanılır. İslam’da her şartta, her mekânda, her zamanda adalete riayet etme defalarca emredilirken; adaletsiz tutum ve davranışlardan ise şiddetle uzak durma da aynı şiddette emredilmiştir. Bu konudaki en net ifade ise hiç kuşkusuz Kur’andaki “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.“ (Nahl Suresi 90. ayet) ifadesidir.

İslam’ın adalete verdiği önemi ifade eden önemli olaylardan biri de hiç kuşkusuz peygamberimiz döneminde yaşanan Hif’ül Fudül hadisesidir.

Tarihçilerin ifade ettiklerine göre, ha­râm ay­lar­dan(o zamanki adetlere göre savaşın yasak olduğu aylardan) bi­ri olan Zil­kâ­de ayın­da, Zü­beyd ka­bî­le­si­ne men­sup Ye­men­li bir adam, sat­mak üze­re Mek­ke’ye ti­câ­ret ma­lı ge­tir­miş­ti. Ku­reyş kabilesinin(ki peygamberimiz de bu kabileye mensuptu) ile­ri ge­len­le­rin­den Âs bin Vâ­il bu ma­lı sa­tın al­ır; an­cak mal için gerekli parayı öde­me­z. Adam­ca­ğız, defalarca malın karşılığı olan parayı istemesine rağmen bir sonuca ulaşamaz. Daha sonra parasını almak için Mek­ke’nin ile­ri ge­len ailelerinin bü­yük­le­ri­ne baş­vu­rup ken­di­si­ne yar­dım et­me­le­ri­ni is­te­r. Fa­kat on­lar da bu mazluma yar­dım ede­ceklerine Âs bin Vâ­il’i ka­yı­ra­rak ada­mı azar­larlar.

Çâ­re­siz­lik için­de ka­lan adam, Ku­reyş ile­ri ge­len­le­ri­nin Kâ­be çev­re­sin­de otur­duk­la­rı bir sı­ra­da, Ebû Ku­beys Da­ğı’­na çı­ka­rak; “Ey Fihr Hâ­ne­dâ­nı!” di­ye ba­ğı­ra ba­ğı­ra bir şi­ir oku­r.  Böylece uğ­ra­dı­ğı zul­mü ve hak­sız­lı­ğı îlân ede­rek şehir ahalisinden yar­dım is­te­r. Yar­dım için ha­re­ke­te ge­çen ilk zât, Pey­gam­ber efen­di­mizin am­ca­sı Zü­beyr ol­du. Zübeyir,  Ku­reyş’in ile­ri ge­len­le­rini Ab­dul­lâh bin Cüd’ân’ın evin­de bir toplantı düzenler. Toplantıya katılanların biri de peygamberimiz Hazreti Muhammed’di.

Ab­dul­lâh on­la­ra ye­mek ik­râm eder. Da­ha son­ra, toplantıda bulunanlar “kim olur­sa ol­sun, Mek­ke’de zul­me uğ­ra­mış kim­se­le­rin hak­kı­nı ge­ri alın­ca­ya ka­dar, zalime kar­şı mazlumu müdafaa et­mek” üze­re ahit­leş­ti­ler. Bu ahdi de ‘’De­niz­ler­de, bir kıl par­ça­sı­nı ıs­la­ta­cak ka­dar su bu­lun­duk­ça, Hi­râ ve Se­bîr dağ­la­rı yer­le­rin­de dur­duk­ça sözlerine bağ­lı ka­la­cak­la­rı­na ye­min ederek’’ formüle ederler.

Hıl­fu’l-Fu­dûl Ce­mi­ye­ti, ilk ola­rak Âs bin Vâ­il’den Zü­beyd­’li ada­mın hak­kı­nı al­mak­la ic­ra­ata baş­la­dı. Da­ha son­ra da Mek­ke’de zul­me ve hak­sız­lı­ğa uğ­ra­yan pek çok kim­se­nin imdadına koş­tu, adaleti yerine getirmek için gay­ret sarf et­ti.

Ra­sû­lul­lâh’ın cahiliye dev­rin­de tasvip edip ka­tıl­dı­ğı tek ce­mi­yet, “Hıl­fu’l-Fu­dûl”dür. Çün­kü bu bir adalet ce­mi­ye­ti idi. Zu­lüm ve hak­sız­lı­ğa mâni ol­mak için ku­rul­muş­tu. Bu cemiyet, yeryüzünün ilk insan hakları örgütüdür. Çünkü teşkilatın amacı dini, dili, ırkı, rengi, memleketi ne olursa olsun; insan hakları ihlallerini engellemek, mazlumların, ezilenlerin, gariplerin haklarını gözetmektir. Bu ideallerle kurulan ve yıllarca faaliyet gösteren cemiyetle ilgili olarak peygamberimiz yıllar sonra şöyle diyecekti: “Ab­dul­lâh bin Cüd’ân’ın evin­de am­ca­la­rım­la bir­lik­te, Hıl­fu’l-Fu­dûl’de ha­zır bu­lun­dum. O mec­lis­ten o ka­dar mem­nun ol­dum ki, ona be­del ba­na kı­zıl de­ve­ler (yâ­ni en kıy­met­li dün­yâ me­tâı) ve­ril­se, o ka­dar se­vin­mez­dim. O ant­laş­ma­ya şim­di de çağ­rıl­sam, yi­ne icâ­bet ede­rim.”

İslam tarihinin hatta insanlık tarihinin adaletli tutum ve davranışlarıyla ünlü devlet adamı hiç kuşkusuz Hazreti Ömer’dir. O’nun devlet yönetimindeki adil uygulamaları günümüz yöneticileri için de ibretlik mesajlar içermektedir.

Hazreti Ömer, devlet başkanlığı görevini ifa ederken, vaktin çok geç olduğu bir gün, mumu yakmış, devlet işleriyle meşguldü. İçeriye bir dostu misafir olarak  geldi. Misafirinin amacı özel bir konuda görüşmekti. Hz. Ömer selamı aldıktan sonra:

-Biraz bekleyin, dedi.

Resmi işlerini bitirdikten sonra masadaki yanan mumu söndürdü, çekmeceden başka bir mum çıkarıp onu yaktı:

-Buyurun şimdi görüşebiliriz, dedi misafirine.

Misafir:
-Ya Ömer, senin söndürdüğün de mumdu, yaktığın da mum. Niye böyle yaptın? Hayret ettim, diye sordu.

Hz Ömer:

-O mum devletin mumu. Onda tüyü bitmedik yetimin hakkı var; ama bu mum benim kendi maaşımla almış olduğum mum. Özel işimizi ancak bu mum ışığında yapabilirim dedi

 

İslam’ın insan hakları konusundaki bu hassasiyeti günümüz Müslümanları tarafından ne yazık ki, göz ardı ediliyor. İnsanlar, maddi menfaat, mevki, makam uğruna akıl almaz haksızlıklara başvuruyor, adaletsiz uygulamalara imza atabiliyorlar. İnsanın başkasının malını gasp etmesi, onun mülküne el koyması gibi bir durum asla tasvip edilemez. Ancak bu tür uygulamalara toplumsa sıkça rastlamak mümkündür.



31 Temmuz 2012 Salı 10:29

http://www.siverekgenclik.com/yazar/adalet-duygusu-1702.html