BİR YANIM SÜLEYMANİYE, BİR YANIM HALEPÇE 10. BÖLÜM

Kadir BÜYÜKKAYA

Kadir BÜYÜKKAYA

BİR YANIM SULEYMANİYE

BİR YANIM HALEPÇE..

10.BÖLÜM

 

Halepçe şehir merkezine doğru inişe geçtiğimizde biraz önce indiğimiz ENEP  Tepesinin bütün ağırlığıyla omuzlarıma çöktüğünü hissediyorum. Aynı şeyi  yol arkadaşlarımın yüzündende okuyorum.Herkes derin bir sessizliğe gömülmüştü. Arabadakiler Halepçe katliamında yaşamını kaybeden altı bin insanın anısına bir süreliğinede olsa diline kilit vurmuşlardı. ENEP tepesinde gömülenlerin mezarı başında gördüklerimiz ve hissettiklerimiz dilimizi damağımızı kurutmuştu. Ağlamaktan gözleri kızaran eşim arabanın camından bir yerlere bakınarak yaşadığı şoku atlatmaya çalışıyordu. Yaşamının büyük bir bölümü dağlarda ve sürgünde mücadele içinde geçen Çınur Hanım son derece üzgün görünüyordu. Yol arkadaşlarımdan Mina Xan, Hamme ve Aso’nun durumu bizden pek farklı değildi. Onlar da benim gibi payına düşen üzüntüyle Kürdün kadersizliğine yanıyordu.

 

Halepçe Müzesine doğru uzanan ana caddeye çıktığımızda ENEP Tepesinde gördüğü manzara karşısında sarsılan eşim aniden fenalaşıyor. Yüzü safran sarısına dönen, önüne geçilmez bir bulantıyla ne yapacağını bilemez halde sağa sola savruluyor. Durumu fark eden Aso arkadaş hemen arabayı yolun kenarına, iş yerlerinin bulunduğu bir kaldırıma yanaştırıyor. Araba durur durmaz eşim can havliyle kendini dışarıya atıyor ve bir köşede istifra ediyor. Eşime yardımcı olmak isteyen Çınur Hanım hemen arabadan inerek bir şeyler yapmak için çabalıyor. İş yerlerinin önünde iskemlelere oturan birkaç yaşlı esnaf durumu fark edince hemen yerlerinden kalkarak bize doğru koşturuyorlar. Esnaftan birisi elini yüzünü yıkaması için elinde bir su kabıyla eşimin yanına koşarken, bir diğeri oturması için eşime bir sandalye yetiştiriyor. Eşim çevrede oturanların gösterdikleri bu yakın ilgi karşısında öylesine mahcup oluyor ki ne diyeceğini bilemez bir halde çevresine bakınıp duruyor. Eşim kendisine yetiştirilen su ile elini yüzünü yıkayınca çevreden bir esnaf kendisine bir havlu uzatıyor. Esnaflardan birisi eşimin istifra ettiği yere kova kova su dökerken bir diğeri ise eşimi omuzundan tutarak sakin olmasını ve bir şey içip içemeyeceğini soruyor.

 

Gösterilen ilgi karşısında mahcup olmamak elde değildi. Bizim oralarda herhangi bir esnafın kapısı önünde böylesi bir şey meydana gelmiş olsaydı neler olacağını düşünmek bile istemiyordum. Bizim oralarda kapısında istifra edildiği için iş yeri sahibinden dayak yenilmese de okkalı bir azar işitmek Allah’ın emriydi. Eşime yardımcı olan birkaç esnaf başka yerden geldiğimizi öğrenince daha fazla ilgileniyorlar. Çay içmek için bizi ısrarla oturmaya davet ediyorlar. “işimiz var, mutlaka gitmemiz gerekir” diyerek bu iyiliksever insanlardan yakamızı adeta zorla kurtarıyoruz. Teşekkür edip yolumuza devam ediyoruz.

 

Beş-on dakika sonra kendimizi Halepçe şehitleri anısına inşa edilen müzenin kapısında buluyoruz. Büyük bir alan üzerine kurulan bu görkemli müze insanda çok farklı duygular uyandırıyordu. Müzenin tepesine kondurulan ve on parmağın kavuşturulmasıyla oluşturulan bu figürün tam ortasında kocaman bir Kürt bayrağı dalgalanırdı. Dua ve isyan için gök yüzüne uzanan bir insan avucuna benzettiğim bu figür Kürdün başına getirilen Halepçe katliamını Allah’a şikayet eder gibiydi. Birleştirilen parmaklar bütün Kürtleri birleşmeye davet ediyordu.

 

Kontrol noktasından geçerek müzenin avlusuna giriyoruz. Kontrol noktasında ve avluda karşılaştığımız her yaştan bütün ziyaretçilerin yüzünde derin bir hüzün vardı. Müzenin çevresinde göz göze geldiğimiz her şey bizi 16 Mart 1988’de yaşanan o tarihi günün kasvetine götürüyordu.  Kontrol noktası olarak kullanılan küçük bir binanın hemen sağında Halepçe katliamıyla özdeşleşen Fırıncı Ömer Xawar’ın bir heykeli duruyordu. Başında çefiyesi, üstünde Kürt giysileri ve kucağında bir aylık oğluyla yere upuzun uzanan bu heykel yüreklerimizi burkuyor. Çocuğunun üstüne kapanmış olan Ömer Xawar’ın yerde duran heykeli karşısında ürpermemek elde değildi. Dünyaya mal olmuş ve her Kürdün beynine kazılmış olan bu tanıdık görüntü, Halepçe Katliamı sırasında yaşanan trajediyi fazlasiyla özetliyordu.

 

Yanımda bulunanlar katliamın sembolü haline gelen Ömer Hayam ile ilgili bana bildiklerini aktarıyorlar. Denildiğine göre Ömer Xawar Halepçe’de fırıncılıkla uğraşan kendi halinde yoksul bir Kürt emekçiymiş.Onbeş yıl evli kaldığı eşi ona peş peşe tam sekiz kız çocuğu dünyaya getirmiş. Gel görelim ki Kürt coğrafyasında erkek çocuğa özel bir önem verilir. Zira erkek çocuk soy ve sopun sürdürülmesi için gereklidir. Bu nedenle Ömer Xawar ve eşi bir erkek çocukları olsun diye Allah’a yalvarıp durmuşlar. Yapılan dualar, adanan adaklar sonunda yerini bulmuş ve kurban olduğum Allah yıllar sonra onları muradına kavuşturmuş. Onlar Allah’tan bir istemiş Allah onlara bir batımda iki erkek çocuk birden vermiş.

 

Yüreği erkek evlat özlemiyle yanıp tutuşan Xayam ailesi kelimenin tam anlamiyla sevince boğulmuş. Yedi yıl süren bir zaman diliminden sonra Xawar ailesinin ikiz erkek çocuk sahibi olmaları onları fazlasıyla sevindirmiş. Sekiz kız çocuğundan sonra iki erkek çocukları olduğu için Xawar ailesinin evlerinin üstüne Nisan-Gülistan yağmurları yağmış. Bütün aile bireylerinin yüreğinde sevinç çiçekleri açmış. Ana-baba, dost akraba ve özelikle ablalar sevinçten dört köşe olmuşlar. Halepçe şehrinin dört bir yanında herkes Fırıncı Ömer’in evinde yaşanan erkek evlat sevincini konuşmuşlar.

 

Ne var ki Fırıncı Ömer’in bu sevinci ancak 16 Mart sabahına kadar sürebilmiş. Sonrası malum. Kafası bozulan Saddam Hüsseyin amcasının oğlu Ali Hassan el Mecidi’yi arayarak Kürdün aklını başına getirmesini emretmiş. Saddam’ın verdiği emrin yerine getirilmesi için hemen düğmeye basılmış. Daha sonraları Kimyasal Ali ismiyle önlenecek olacak amcazade Ali “Uçaklara kimyasal gazlar yüklensin!“ emrini veriyor. Sekiz bombardıman uçağı hemen hazırlanıyor. Uçaklara yüklenen zehirli gaz türü o ana kadar yeryüzünde hiçbir yerde kullanılmayan türdenmiş. Hazırlanan zehirli gazlar gereğinden çok daha etkili olsun diye beş ayrı gazdan çok özel bir karışım elde edilmiş. Kürtlere karşı kullanılacak bu zehirin içinde hardal, tabun, sarin, siyanür ve bütün araştırmalara rağmen türü tespit edilmeyen başka bir gaz çeşidi vardır. Uluslararası anlaşmalarla kullanımı yasaklanan bu çok özel oluşum uçaklara yükleniyor ve çok geçmeden uçaklar havalanıyor. Sabah saat on bir buçuk civarında sekiz savaş uçağı Halepçe semalarında belirlendiğinde birçok insan bunun sıradan bir bombardıman olabileceğini düşünerek evlerinin damından olup bitenleri seyrederken bazıları da ne olur ne olmaz diyerek evlerinin zemin katında yaptırdıkları sığınaklara koşuyorlar. Sahibinden emir almış eli kanlı cellatlar Halepçe üzerine kimyasal gazları boca edince herkes başlarına gelen felaketin büyüklüğünü hemen anlamış ve can havliyle dışarıya fırlamışlar. Ortalık ana-baba gününe dönmüş. Önce kümes hayvanları yerlere serilmiş. Yumurtadan henüz çıkmış yumak yumak civcivlerin şurada burada tepinerek can vermeleri görenleri korkuya boğmuş. Sonra küçük ve büyük baş hayvanlar yere yığılmış. Yere yığılan hayvanların yerdeki tepinmeleri ve ağzından çıkan köpüklerin sıradan şeyler olmadıklarını insanlar hemen anlamış. Çoluk çocuğunu kapan anne ve babalar yönünü Sazan ve Hewraman Dağlarına vererek başlamışlar kaçmaya. Ne var ki birçokları için artık çok geçti. İnsanlar birer ikişer ölümün pençesine düşmüşler. Ortalık bir anda insan cesedi ve hayvan leşleriyle dolmuş.

 

Bombalama sırasında fırında işinin başında olan baba Ömer Xawar Halepçe üzerinde dolanan uçakların şehrin üzerine bir şeyler serpiştirdiğini görünce bunun hayra alamet bir şey olmadığını sezinleyerek işini bırakarak hemen evine koşmuş. Yolda aklı henüz elli günlük olan ikiz çocuğuna takılmış. İkiz oğullarına  ve kız çocuklarına bir şey olacak kaygısıyla adımlarını sıklaştırmış. Eve yaklaştıkça yüreğine çöken evlat kaygısı daha da büyümüş. Yolda karşılaştığı manzara onun yüreğini ağzına getirmiş. Yolda karşılaştığı birçok tanıdık sima fal taşı gibi açılmış gözlerle ve yeri göğü sarsan bağırışlarla sağa sola koşuyorlardı. Kimsenin kimseyi gördüğü yoktu. Herkes can derdine düşmüştü. Kelimenin tam anlamıyla Halepçe sokaklarında şimdiye kadar görülmemiş türden bir can pazarı yaşanıyordu. Mahşer ve kıyamet günü dedikleri şey tam da bu olmalıydı.

 

Ömer Xawar evinin kapısından içeriye adım attığında eşi ve çocuklarının perişan haliyle karşılaşıyor. Annesine sokulan çocuklar civcivler misali annelerinin etrafına toplanmış ve çaresizlikle ağlaşıyorlardı. Annenin kucağında ikizlerden birisi duruyordu. Ömer Xawar hışımla içeriye girerek beşikte duran diğer ikizle hemen dışarı fırlıyor. Çocuklarını etrafına toplayan anne eşinin arkasından sokağa fırlıyor. Çocuklar annenin  entarisinden tutunarak ölüm korkusunu yenmeye çalışıyorlardı..

 

Fırıncı Ömer kucağında elli günlük yavrusu nefese nefese koşuyordu. Diğer oğlu annesinde kalmıştı. Geride bıraktığı diğer çocukların yürek parçalayan bağrışlarını duyduğunda her defasında onlara dönmek zorunda kalıyordu. Kurtarma konusunda önceliği kucağında taşıdığı oğluna vermek düşüncesi aklına takıldıkça adeta kahroluyordu. Annenin kucağında olan diğer oğlunu ve annenin arkasından koşan ve solukları kesilen kızlarını anımsadıkça ölümden kaçmak  ölümden beter geliyordu ona. Ne var ki yapılacak fazla bir şeyi de yoktu. Havaya karışan zehirli gazların etkisi her geçen saniye kendisini hissettiriyordu. Koşmaktan nefesleri kesilen insanlar ve özelikle yaşlılar kimyasal gazlara yenik düşüp sağda solda birer ikişer toprağa düşüyorlardı. Çok geçmeden korkulan oluyor. Fırıncı Ömer’in ölümden kaçırmaya çalıştığı yavrusu kucağında bir anda nefessiz kalıyor. Boynu yana devrilen, ağzından köpükler saçılan yavrunun nefessiz kalan hali babayı çılgına çeviriyor. Birkaç saniyelik oyalanma babanın da gücünü tüketiyor. Adım atamayacak duruma gelen fırıncı Ömer son bir çabayla kendisini bir duvarın dibine atıyor. Dizleri üstüne yere çöken baba oğlunu Azrail’e kaptırmamak için onu sımsıkı kucaklıyor. Tamamen tükendiğini hissettiğinde fırıncı Ömer çoğunun üstüne kapanarak bütün dünyaya ve insanlık vicdanına bir fotoğraf servis ediyordu.Fırıncı Xewar, eşi ve on çocuğu ile birlikte bu vahşi katliamda hayatını kaybetmişti.

 

Yaşanan bu insanlık dışı trajediden iki gün sonra 18 Mart 1988 tarihinde gazeteci Ramazan Öztürk tarafından dünyaya servisedilen bir fotoğraf bütün dünyada infial yaratıyor. Başını bir kaldırım taşına dayayan ve üstüne kapandığı çocuğunu kimselere bırakmak istemeyen Halepçeli baba yeryüzünde yaşayan bütün insanlara ve özellikle Kürtlere açık bir mesaj iletiyordu. Fırıncı Ömer ve çocuğunun bir karelik fotoğrafında somutlanan bu tarihi mesaj bir çekiç darbesi gibi her Kürdün başına inip kalkıyordu. Bu çekiç darbeleri asırlardan beri yüzü hiç gülmemiş olan tüm Kürtleri birlik olmaya çağırıyordu. Bedeli ağır ödenen bu tarihi mesaj yeryüzünde yaşayan bütün Kürtlere belki de yeni bir dönemin ilk sayfalarını açıyordu.

 

Bölgede yapılan çok ciddi araştırmalara göre 16 Mart 1988 yılında yaşanan bu korkunç katliamdan sonra bu coğrafyada özürlü doğanların sayısı Hiroşima ve Nagazaki’den 4-5 kat daha fazlaymış. Kısırlık oranı korkunç derecede seyrediyormuş. Anlatılanlara bakılırsa Rus yapımı sekiz Mig uçağı kimsesiz ve sahipsiz bulduğu zavallı Kürtleri tam üç saat boyunca hiç acele etmeden, öylesine keyfince bombalamış ki şehrin iklimi bile değişmiş. Zehirli gazların düştüğü kimi yerlerde yıllardan beri ot–nebat bile bitmiyormuş artık. Katliamın vahşetinden sağ kurtulanlar hayatta kalmayı başardıkları için kendilerini şanssız görüyorlar.

 

O utanılır günden sonra siyah dışında elbise giymeyen çok sayıda yaşlı insan var Halepçe’de. Bu acımasız katliamın emrini veren Saadam Husseyin ve bu emri yerine getiren Kimyasal Ali lakaplı cellat Ali Hasan el Mecit yaptıklarının cezasını darağacında sallandırılıp ödese de bu gidenlerin yüreğinde sürekli yanan ateşi söndürmeye kâfi gelmiyor. İsmi Halepçe Katliamıyla özdeşleşen Kimyasal Ali 2013 idam edildiğinde katliamda hayatlarını kaybedenlerin yakınları belki de ilk kez rahat bir uyku uyuyabilmişler. İdam sırasında kimyasal Ali’nin boynuna geçirilen urgan insanlık düşmanı bütün diktatörlere ibret olsun diye Halepçe Müzesine armağan edilmiş. Kimyasal Ali’nin boynuna geçirilen ve Halepçe Müzesinde sergilenen bu ip insanlığa karşı işlenen hiçbir kötülüğün cezasız kalmayacağı konusunda bütün herkese gerekli dersleri fazlasıyla veriyor.

 

Müzenin ana kapısından içeriye girmek için biraz beklemek zorunda kalıyoruz. Müzeyi ziyaret etmeye gelenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Çocukların çokluğu dikkatimden kaçmıyor. Anlaşılan o ki; ana ve babalar Halepçe’de yaşanan korkunç katliamın yeni nesiller tarafından bilinmesini ve hiç unutulmamasını istiyorlardı.

 

Çok geçmeden müzenin ana kapıdan ön salona geçiyoruz. Salonun duvarlarında katliamı resmeden bir sürü fotoğraf ve yazılı belge bulunuyordu. Diğer ziyaretçiler gibi bizlerde sıraya girerek duvarda ki fotoğrafları birer birer inceliyoruz. Fotoğraflar arasında ilk kez karşılaştığım bir sürü yeni fotoğraf var.

 

Halepçe Katliamı anısına yapılan bu görkemli müzenin fikir babalığını Mam Celal Talabani ve Dr. Berham Salah yapmış. Bu iki önemli şahsiyetin müze ile ilgili düşünceleri ve fotoğrafları salonun bir köşesinde duvarlara asılmıştı.

 

Müzenin açılış gününde çekilen bazı fotoğraflar ziyaretçilerin ilgisine sunulmuştu. 2003 yılında  tamamlanan müzenin açılışını dönemin Amerika Dışişler Bakanı Colin Powell yapmış.Açılış töreninde Mam Celal Talabani,Mesut Berzani,Berham Salah ve uluslararası birçok ünlü isim hazır bulunmuş.

 

Ön salondaki gezintimizi tamamlayıp müzenin ana salonuna geçmek için sıraya giriyoruz. Ana salonun kapısına yaklaştığımızda kapının sağ tarafında mermer bir kaide üzerine yazılmış üç mısralık ingilizce bir şiir dikkatimi çekiyor. Bu ünlü Kürt şairi Şérko Bekes’e ait bir şiiriydi. Halepçe Katliamı karşısında hissettiklerini dile getiren bu şiir tarihi bir vesika gibi müzenin kapısına asılmaya değer bulunmuştu.

 

Şiirin başlığı Kürtçe olarak ve Arap harfleriyle “Halepçe “olarak yazılmıştı. Orijinali Kürtçe olan bu şiir İngilizceye çevrilmişti. Şiiri okuyunca saçlarım diken diken oluyor. Şérko Bekes Halepçe Katliamı karşısında öylesine etkilenmişti ki derinliği tartışma götürmez öylesine bir şiir yazmıştı ki hafızalardan silinmesi katiyen mümkün değildi.

 

İşte Kürt Şairi Şérko Bekes’ın o şiiri.

 

Ay’ın 14 ‘ü idi.

Göje Dağında

Kapıldı rüzgâra kalemim

Uçup gitti.

Onu tekrar yakaladığımda

Dörtlüklere döktüğüm

Bütün kelimelerim

Havalandı uçtu

Uçtu gitti...

 

Ayin 15’ i idi

Kalemim

Sirwan sularına kapıldı

Onu yeniden

Ele geçirdiğimde

Yazdığım şiirlerim

Balık olup kaydı elimden

 

Ayin 16’i idi

Aah ayın 16’sı

Şahri-zur ovasında

Kalemime kavuştuğumda

Elim taş kesildi

Tıpkı Halepçe gibi

 

Ana salondan içeriye adım atar atmaz kendimizi Halepçe katliamının ortasında buluyoruz. Katliamda yaşamlarını yitiren beş binden fazla insanın isimleri tek tek duvarlarına nakşedilmişti. Katliamla ilgili bütün her şey kare kare bu müzeye taşınmıştı. Karşılaştığımız manzara Halepçe’de yaşanan katliamın büyüklüğünü bütün detaylarıyla gözler önüne seriyordu. Gördüklerim beni beş-altı yıl önce Çek Cumhuriyetinde ziyaret etmeye gittiğim TERESAN Soykırım Kampına götürüyor. Prag’ın yetmiş km. uzağında bulunan bu toplanma kampını görmeye gittiğimde iki gün boyunca kendime gelememiştim. Hitlerin Yahudilere uyguladığı insanlık dışı uygulamalar insanoğlunun ne kadar zalim ve ne kadar kötü olabileceğine bu esir kampında tanık olmuştum. Halepçe’de yaşanan katliamının ayrıntılarını görünce Saddam Hüsseyin’in soy kırım konusunda Hitler’den hiçte geri kalmadığını, hatta bazı yönleriyle ondan fersah fersah ileri olduğuna kanaat getiriyorum.

 

16 Mart 1988 sabahında Halepçe sokaklarında yaşanan manzara bütünüyle müzeye taşınmıştı. Çocuğunun üstüne kapanan Fırıncı Ömer’in tarihe mal olan görüntüsü burada da yürekleri burkuyordu. Bombardıman sırasında evinin bahçesinde ekmek pişiren bir kadının yerdeki görüntüsü karşısında taş kesilmemek mümkün değildi. Ekmek tahtasının yanını başında yere devrilen kadının az ötesinde duran ekmek saçından halen dumanlar yükseliyordu. Elimden bırakırım korkusuyla küçük kardeşini bir iple beline bağlayan ve o şekilde yere yıkılan bir ablanın hali içler acısıydı. Sokaklarda telef olan hayvan leşleri insanı ürküntüye boğuyordu. Üstü açık kamyon ve pikaplara doluşan ve kaçmaya fırsat bulmadan üst üste yığılan cesetler karşısında insanın kanı donuyor. Yuttukları zehirli gazlarla yürekleri tutuşan insanların çevrede buldukları su birikintilerine saldırmaları ve su başlarında kafileler halinde can vermeleri karşısında insanoğlu ağlayamadan edemiyordu. Bahar mevsiminin en güzel renkleriyle bezenen dağ yamaçlarında onlarca çocuğun yan yana, üst üste yıkılıp kalması insanı çıldırtıyordu. Newroz kıyafetleri içinde yere serilen çocukların görüntüleri Halepçe coğrafyasına utanılası bir kara leke gibi düşüyordu. Baharın renk cümbüşü çocuk cesetleriyle çok uyumsuzdu. Duvar diplerinde, kapı eşiğinde gelişi güzel yere düşen çocuk bedenleri insanın beynini uyuşturuyordu. Katliamdan sağ kurtulan yaşlı bir Kürdün yerde yatan yakınları başında geçirdiği sinir krizi, onun yanında duran ve kollarında bir çocuk taşıyan genç bir kızın şok hali karşısında ayakta durabilmek için insanın olağanüstü bir iradeye sahip olması gerekiyordu.

 

Müzeye yerleştirilen görüntüleri seyretmeye yürekleri dayanamayanlar, buna güç-kuvvet yetiremeyenler müzedeki gezintilerini tamamlayamadan kendilerini dışarıya atıyorlardı. Çevremde gördüğüm ve benim gibi müzeyi görmeye gelenlerin hemen hemen hepsinin gözlerinde gizlemeye gerek görmedikleri yaşlar birikmişti. İnsanlığın nadiren tanık olduğu bu vahşet karşısında insanın kendini tutabilmesi mümkün değildi. Kürdün kendi çaresizliğini ve karşısındaki düşmanın acımasızlığını görmesi için bu müzeye mutlaka gelmesi ve bu müzede sergilenen insanlık dışı dramı gözleriyle görmesi gerekiyordu. Halepçe Katliamını kitaplardan okumak, tanıklardan dinlemek ve televizyon programlarından seyretmek ile burada, bu müzede sergilenen görüntülerden öğrenmek arasında dağlar kadar fark vardır. Bu nedenle Kürdün yakın tarihini, onun başına getirilen her türlü belanın ve musibetin boyutunu öğrenmek isteyenler mutlaka bu müzeye gelmelidir.

 

Müzedeki gezintimizi sonlandırıp dışarıya çıkıyoruz. Yanı başımda yürüyen insanların yüzüne bakıyorum. Herkesin yüzü ve özelikle de yaşlı insanların yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti. Müzeyi gezenler gördükleri manzaralar karşısında öylesine etkilenmişler ki kimsenin kimseye söyleyeceği bir şeyleri kalmamıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes büyük bir sessizlik içinde kendisini müzenin kapısından usulca dışarı atıyordu.

 

Dışarıya çıkan ziyaretçiler müzenin bahçesinde sergilenen ve katliamdan geriye kalan araç- gereçleri görmeye yöneliyorlar. Katliam sırasında insanların doluştuğu ve uzaklaşmaya fırsat bulmadan üst üste yığıldığı üstü açık birkaç kamyonet insanların ilgisini çekiyor. Müzede korunmaya alınan bu araçlar Halepçe’de yaşanan vahşete fazlasıyla tanıklık ediyordu.

 

Önünde durduğum bir kamyonet bana o günlerde yaşananlarla ilgili bir sürü şey söylemek ister gibiydi. Yaşlı kamyonet ”Kurtuluruz” diye korseline doluşan insanları ve özellikle çocukları kurtaramadığı için halinden utanır gibiydi. Keşke zamanım olsaydı da bu eski ve yaşlı kamyonetin gölgesine oturup yaşanan o eski günleri kendisiyle bol bol konuşabilseydim.

 

Müzenin geniş bahçesinden dışariya çıkmadan önce kapının sol yanında bulunan Helepçeli Ömer Xawar’ın anıtına tekrar yöneliyorum. Ömer Xawar ve üstüne kapandığı elli günlük bebeğinin başında durarak her ikisini büyük bir saygı ve minnetle anıyorum. Güneydeki halkımız elde ettikleri kazanımların tümünü bu insanlara borçluydu. Sadece Güneyli Kürtler değil Dünya’nın şurasında burasında yaşayan her Kürt Ömer Xawar’a çok şeyler borçluydu.

 

Müzenin kapısında duran arabamıza binerek Süleymaniye’ye doğru yolla koyuluyoruz. Arabada bulunanlar birkaç kilometreboyunca birbiriyle hiçbir şey konuşmuyor. Anlaşılan herkes müzede gördükleri karşısında ne diyeceğini bilemez haldeydi. Ev sahiplerimiz daha önce de birkaç kez bu müzeye gidip geldikleri halde gene de gördüklerinden çok etkilenmişlerdi. Halepçe çıkışında bulunan kontrol noktasında gelinceye kadar hiçbirimizden çıt çıkmıyor. Kontrol noktasında dilimiz çözülüyor. Yol kontrolü yapan Peşmergelerin sıcak ilgisi karşısında kendimize geliyoruz. Yol kenarında yüksek bir yere konulan Mam Celal Talabani’nin boy fotoğrafı bize “Güle güle” dercesine gülümsüyor.

 

Kontrol noktasını geride bıraktığımızda yol arkadaşım Mina:

 

“Kaka Kadir biliyor musun, 1988 yıllında Saddam Husseyin bir açıklamasında Irak genelinde herkesi affedebileceğini ama Celal Talabani’yi kesinlikle affetmeyeceğini söylemiştir. Yani anlayacağın Saddam Husseyin Mam Celal Talabani’yi kendisi için en büyük büyük düşman olarak görüyordu.” diyor.

 

Mina’nın bana aktardığı bu yeni bilgiyi hemen not defterime geçiriyorum.

 

”Vay anasına, demek adam herkesi affediyor ama Mam Celali affetmiyor. Anlaşılan o ki adam ta o zamanda Mam Celal Talabani’yi kendisi için büyük bir tahlike olarak görmüş ve bu yüzden de onu affetmeye yanaşmamış”diyorum.

 

Bu ilginç meseleyi Mina Xan’dan öğrenince kaderin cilvesi karşısında gülmeden edemiyorum. Talabani ve Saddam Hüsseyin birbiriyle uğraşırken kader her ikisine de akıllara durgunluk verecek ilginç bir sürpriz hazırlamakla meşguldü. Kaderin cilvesi karşısında insanın şaşırmaması elde değildi. Saddam Husseyin yüreğinde büyük bir kin ile bu sözleri sarf ederken on beş yıl kadar sonra kendinisini bir lağam çukurunda bulacağını aklının köşesinden bile geçirmiyordu. Celal Talabani ise çok yakın bir zamanda Saddam’ın sarayında Cumhurbaşkanı olarak oturacağını düşünmüyordu. Demek oluyor ki insanoğlu elindeki gücün büyüklüğüne hiçbir şekilde güvenmemeliydi. Elinin altında bulunan gücün büyüklüğü ne olursa olsun yarına ilişkin kaygıları olmalıydı insanın. Bu yüzdende insanoğlu hiçbir zaman kendinden büyük sözler sarf etmemeliydi. Büyüklerimizin “büyük lokma ye ama hiçbir zaman büyük söz konuşma”sözü  boşuna söylenmemiştir. Saddam Husseyin’in şaşalı yaşamı, güce tapan kişiliğini ve trajedik sonunu göz önünde bulundurduğumuzda, kendini yıkılmaz sanan bütün diktatörlerin Saddam’ın akıbetinden dersler çıkarması kaçınılmaz oluyor.

 

Dönüş yolunda sohbetimize devam ediyoruz. Rehberim Mina Xan birçok konuda bana önemli bilgiler aktarıyor. Aktardığı bilgilerin birçoğu ziyaret ettiğimiz Halepçe’ye şehrine ilişkin oluyor. Mina‘nın bana aktardığı bilgilere göre Halepçe şehri kısa bir süre önce vilayet statüsüne kavuşturulmuş. Daha önce Süleymaniye’ye bağlı bir ilçe olan Halepçe’nin kısa bir süre önce il statüsüne kavuşması herkesi fazlasıyla memnun etmiş.

 

Ödenen ağır bedel karşılığında Halepçe’nin il olması Kürtlerin tümü tarafından sevinçle karşılanmış. Halepçe’nin il olması için Sayın Mesut Berzani’nin özel bir çaba sarf ettiği söyleniyormuş.

 

Yol boyunca Mina’dan hemen hemen her konuda bol bol yeni bilgiler ediniyorum. Hemme’nin yol arkadaşlığını ve emeklerini hafife almamam gerekiyor. O da bildiklerini benimle paylaşmaktan geri kalmıyor. Mina ile Hemme’nın yetersiz kaldığı konularda Çınur Hanım ve şoför arkadaşımız Aso imdadıma yetişiyor. Aso’nun kibar ve saygılı hareketleri karşısında şapka çıkarıyorum.

 

Akşamüzeri eve varıyoruz. Lima Hanımın özenle hazırladığı sofraya oturduğumuzda, Halepçe’de tanık olduğum bütün her şey gözlerimin önünde birer birer canlanıyor. Yemekten sonra sohbetimizin ana konusu tabii ki Halepçe ve orda yaşananlar oluyor. Uyumadan önce yarın ki programımızı netleştiriyoruz. Yarın ki programımızda Necmettin Abi’nin anısına yaptırılan bir parkı görmeye gitmek var. Görmek için can attığım bu parka Çınur Hanım ve eşim Nurhan ile birlikte gideceğiz…

 

Devam edecek

Kadir Büyükkaya / Hollanda

k.buyukkaya@hotmail.com



1 Şubat 2015 Pazar 12:29

http://www.siverekgenclik.com/yazar/bir-yanim-suleymaniye-bir-yanim-halepce-10-bolum-2237.html