BİR YANIM SÜLEYMANİYE, BİR YANIM HALEPÇE 11. BÖLÜM

Kadir BÜYÜKKAYA

Kadir BÜYÜKKAYA

BİR YANIM SULEYMANİYE

BİR YANIM HALEPÇE…

11.BÖLÜM

 

Sabah erkenden uyanıyoruz. Kahvaltıdan sonra Süleymaniye’nin işlek bir semtinde Necmettin abi adına açılan bir parka gideceğiz. Ölümünün 25. yıldönümünde tamamlanan bu parkın açılışını 24 Ocak 2009 tarihinde Héro Talabani yapmıştı. Açılışına aslında Necmettin abinin eşi ve çocukları da katılacaklardı. Fakat yaşanan bir dizi aksilikten dolayı bu gerçekleşmemişti.

 

Gerçekleştireceğimiz park ziyaretimizi küçük bir nedenden dolayı öğlen sonrasına erteliyoruz.

 

Öğleden sonra yola koyulduğumuzda heyecandan tepeden tırnağa titrediğimi hissediyorum. Yaz aylarında 45 derecede bile terlemezken, bu güzelim bahar ayında terlemeyi Necmettin abiye olan özlemime yoruyorum. Yıllardan sonra ilk kez avuçlarımın içi terliyor.

 

Şoförümüz Aso arkadaş bizi en kestirme yoldan parka ulaştırıyor. Arabamızı uygun bir yere park ederek, gideceğimiz yere yürüyerek gidiyoruz. Necmettin Büyükkaya ismini yaşatmak için yaptırılan bu parkın yerini tam olarak bilmediğimiz için yolda karşılaştığımız bir iki kişiye yolu sormak zorunda kalıyoruz. Verilen tarif üzerine parka ulaşıyoruz.

 

Park, Süleymaniye’den Halepçe’ye uzanan ana yolun tam kenarında büyük bir alana kurulmuş. Parkın bulunduğu bu bölgeye WLUWBA deniliyor. Parkın iki adet giriş kapısı bulunuyor. Parkın güneye bakan ana kapısı asfalt yola bakıyor. İkinci kapısı kuzeye, GÖJE dağına bakıyordu.Güneyde bulunan yüksek kemerli kapının üst kısmında Soranice “Baxi Şehid Necmettin Büyükkaya’’ yazısı duruyor. Yani ‘‘Şehit Necmettin Büyükkaya Bahçesi’’.

 

Parkın dört bir yanına her renkten çeşit çeşit gül ve çiçekler ekilmiş. Çiçeklerden yükselen güzel kokular insanı hayalden hayale sürüklüyor adeta. Kendilerini tenha bir yere atmak isteyen kızlı-erkekli birkaç üniversite öğrencisi parkın bir yerinde yere çömelmiş ders çalışıyorlardı. Yetmiş yaşını devirmiş birkaç Süleymaniyeli amca elinde tespih, yüzünü güneşe vermiş büyük bedeller sonucu elde edilen özgürlüğün tadını çıkarıyorlardı.

 

Elinde kazma kürek parkın bir köşesinde ayrık otları ayıklayan bir bahçıvan yaptığı işin hakkını durmadan çalışılarak veriyordu. Yabancı olduğumuzu ve parkın içinde uzun uzadıya dolaştığımızı görünce, elindeki işini bırakarak yanımıza kadar geliyor. Çınur Hanım bizi bahçıvanla tanıştırıyor. Necmettin Büyükkaya’nın yakın akrabası olduğumu ve Diyarbakır’dan geldiğimizi öğrenen bahçıvan büyük bir saygıyla park ile ilgili bize çok ayrıntılı açıklamalarda bulunuyor.

 

Bahçıvanın sahip olduğu bilgileri bizimle paylaşırken çok tuhaf duygulara kapılıyorum. Süleymaniye’de yaşayan sıradan bir insanın Necmettin Büyükkaya hakkında bu kadar geniş bir bilgiye sahip olması beni şaşırtıyor. Sevinmemek elde değil. Çok seviniyorum. Süleymaniyeli bu işçiyi dinlerken Necmettin abinin doğduğu ve büyüdüğü topraklarda yeterince tanınıp tanınmadığını doğrusu merak ediyorum.

 

Bahçıvan bize parkın diğer bölümünde bilgilendirme ofisi olarak hizmet veren bir yerin olduğunu söylüyor. İsteyenler Necmettin Büyükkaya hakkında daha fazla bilgiyi oradan alabiliyorlarmış. Bahçıvan kardeşimize teşekkür ederek parkın içinde dolaşmaya devam ediyoruz.

 

Parkın içinde büyük bir hüzünle dolaşırken telefonum çalıyor. İsveç’ten sevgili yeğenim Dr. Nemrut Büyükkaya arıyor. Kısa bir hal-hatırdan sonra, “Neredesin?” diye soruyor.

 

“Süleymaniye’de, Necmettin abinin parkındayım” diyorum.

 

“Öyle mi?” diyor, “ Bak bu çok iyi oldu” diyor ve ekliyor:

 

“Keko Celal Uzun şu an Süleymaniye’de bulunuyor. Az önce beni aradı. Yanında bulunan bir arkadaşıyla birlikte Apo Neco’nun parkına gelmek istiyorlar. Fakat adresi bilmediği için bana telefon açmak zorunda kalmış”.

 

Nemrut’tan telefon numarasını alarak dostum Celal Uzun’u arıyor ve parkın yerini tarif ediyorum. Verdiğim tarif üzerine çok geçmeden Celal Uzun, İsveç’ten yakın dostu Hiva Cemal ve Siverekli hemşerim Mahmut’la geldiler. Selam verip selam aldık.

 

Celal Uzun’un Necmettin abi arasında çok eskilere dayanan eski bir arkadaşlık hukuku vardı. Birlikte aynı mahallede büyümüşlerdi. Kendisi, Kürt romancılığının yüz akı Mehmet Uzun’un hem amcazadesi ve hem de kayınpederiydi. 1977 başlarında Necmettin abi ile birlikte güneye, Mam Celal Talabani’nin yanına giden Celal Uzun, Kürt siyasi çevreleri nezdinde Necmettin Büyükkaya’nın yakın bir arkadaşı olarak kabul görüyordu. Necmettin abinin katledilmesinden sonra kendisiyle olan sıcak diyaloğumuz dostluk ve arkadaşlık çerçevesinde hep devam etti. Onunla Süleymaniye gibi bir yerde tesadüfen karşılaşmayı doğrusu hiç beklemiyordum. Onunla buralarda karşılaşmayı oldukça anlamlı buluyorum. Yetmişli yılların sonunda Necmettin abinin yanında sık sık gördüğüm Celal Uzun’la günün birinde bir tesadüf sonucu Süleymaniye de bu parkta karşılaşacağımı doğrusu hiç tahmin etmemiştim. Beklemediğim bu karşılaşma beni oldukça duygulandırıyor. Necmettin Abi ile Celal Uzun aynı boydaydılar. İkisi de uzun boyluydu. Siverek dışında herhangi bir yerde birlikte görüldüklerinde pek çok insan onların birbirine yakın akraba, hatta kardeş olabileceklerini düşünürdü.

 

İyi bilmemekle birlikte 1980 darbesi sırasında Celal Uzun, Necmettin abi tarafından önce Suriye’ye oradan da çocuklarıyla birlikte İsveç’e gönderilmişti. Suriye’de bulunduğu sıralarda Necmettin abiye yakın durmuştu. İsveç’e yerleşen Celal Uzun ile Necmettin abi birbiriyle sık sık yazışmışlar. Necmettin abi tarafından kendisine yazılan mektupların birçoğu onun tarafından halen özenle saklanıyor. Necmettin abi Diyarbakır zindanında şehit düştüğünde onun için yürekten yananların içinde bana göre Celal Uzun da vardı.

 

Celal Uzun’u arabasıyla parka getiren Hiva Cemal, Süleymaniyeli bir Kürt’tü. Celal Uzun’la birlikte uzun yıllar İsveç’te aynı şehirde yaşamışlardı. Aralarında samimi bir dostluk bağı oluşmuştu. Özgürlükten sonra İsveç’te yaşamayı anlamsız bulan Hiva Cemal İsveç’i terk ederek Süleymaniye’ye yerleşmişti. Hiva’nın insana güven veren olgun ve sade hareketleri bana oldukça sempatik geliyor. Kendisine hemen ısınıyorum.

 

Parkın ön cephesinde yaptığımız gezimizi tamamlayarak parkın diğer tarafına geçiyoruz. Burada çocukların eğlenmeleri ve büyüklerin spor yapmaları için bir sürü araç - gereç yerleştirilmişti. Parkın bir köşesinde durarak, salıncaklarda sallanan çocukları imrenerek seyrediyorum. Yaşlı ve orta yaşlıların spor aletleri üzerinde egzersiz yapmaları görülmeye değer bir manzaraydı. Siverek’ten çok uzak bir yerde ta Süleymaniye’de, Siverekli büyük devrimci Necmettin Büyükkaya adına yapılan bir parkta insanların ve özelikle çocukların özgürce eğlenmeleri benim için çok anlamlı geliyordu. Çocukları söyledikleri birbirinden güzel marş ve şarkılarla baş başa bırakarak parkın bilgilendirme ofisine geçiyoruz.

 

Çınur Hanım kapıda duran görevliye bizim nerden geldiğimizi iletiyor. Necmettin Büyükkaya’nın akrabası ve arkadaşları olduğumuzu öğrenen görevli bizi büyük bir saygıyla karşılıyor. Ayaküstü yaptığımız kısa bir sohbetten sonra görevliyle birlikte ofisin kapısından içeriye giriyoruz.

 

Kapıdan içeriye adım atarken kutsal bir mekâna giriyormuşum gibi oldukça heyecanlanıyorum. Büronun caddeye bakan cephesinde orta büyüklükte bir pencere duruyor. Pencereden içeriye sızan ışık hüzmeleri odanın içini alabildiğine aydınlatıyor. Huzur ve hüzün duygusu odanın içini eşit şekilde pay etmiş sanki. Odanın içinde bulunan her nesne Necmettin abinin huzurunda secdeye durmuş gibi sessiz ve hareketsizdi. Dışardan ışık alan pencerenin hemen altında bir masa duruyor. Masanın üstüne bir bilgisayar yerleştirilmişti. Necmettin abinin geçmişiyle ilgili ayrıntılı bilgiler edinmek isteyenler bu bilgisayardan istedikleri bilgilere ulaşabiliyordu.

 

Büronun bir duvarında Necmettin abinin renksiz eski bir fotoğrafı duruyordu. Karşı duvarda Mam Celal Talabani’nin fazla eski olmayan renkli bir fotoğrafı vardı. Necmettin abinin fotoğrafıyla yüz yüze gelince yıllar sonra onunla ilk kez karşılaşmış gibi oluyorum. Daha önce kitap ve dergilerde gördüğüm bu fotoğraf şimdi bana çok daha farklı görünüyor. Necmettin abinin gözbebeklerine oturan o derin anlam ve tarifsiz ışıltı nerdeyse dile gelip bana, “Hoş geldin!” diyecekti. Necmettin abinin duvarda asılı duran fotoğrafına usulca sokuluyorum. Fotoğraftan yayılan bir sıcaklık bütün bedenimi tepeden tırnağa sarmalıyor.

 

Fotoğrafa dalıp gidiyorum. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Necmettin abinin gözlerinden içeriye dalarak onun yaralı ruhuyla buluşuyorum.Üstüme kilitlenen mana dolu bakışları, beni öylesine etkisine hapsediyor ki birkaç saniye süren bu karşılıklı bakışma hafızama romanlara konu olacak birçok bilinmeyen denklemin şifresini düşürüyor.

 

Necmettin abinin üzerime kilitlene o masum bakışları ondan bana hatıra kalan ve artık çok gerilerde kalan o eski anıları birer ikişer gözlerimin önüne seriyor. Onunla geçirdiğim o eski günler takvime bağlanmış sayfalar gibi etrafımda durmadan hızla dönüyor. Onunla 1978’in Haziran ayında Hakkâri dönüşü Başkale Xoşaw arasında bir dağda,bir çeşme başında yürüttüğümüz sohbeti ve bu sohbet sırasında konuştuklarımızı bir bir hatırlayarak kendimi adeta o zaman diliminin içinde buluyorum. Sonra aynı yıllın bir ağustos akşamında Mardin’de bir karayolu şantiyesinde işçilerle yaptığı bir sohbeti ve o sohbet sırasında yaşananları hatırlıyorum. Viranşehir’de oturan dostumuz Cuma Hoca’nın evinde geçirdiğimiz bir geceyi ve o gecenin sabahında aramızda geçenleri hatırlıyorum. Hafızamda ayaklanan anıların etkisiyle allak bulak oluyorum.

 

Necmettin abinin katledilmesinden dört ay sonra anne ve babası İsveç’e gelmişlerdi. Onları görmek için Hollanda’dan ben de gitmiştim Stockholm’e.

 

Yengem ve amcam yaralıydı. Ve yara çok derinlerdeydi. Amcamın yüreğindeki dert ve sırtındaki sıkıntı dağ büyüklüğünde de olsa, O dağları yüreğinde ve sırtında taşımaya alışıktı. Amcam kendi acısını başkalarıyla paylaşmaya pek alışık değildi. O başına musallat olan sıkıntılar karşısında sessiz kalmayı başaran nadir insanlardan birisiydi.

 

İki büklüm olmuş yaşlı amcam yaşamın acımasızlığıyla ömrünün çok erken yıllarında tanışmıştı. Hayatını birleştirdiği ilk eşini ve ondan yadigâr kalan tek erkek çocuğunu kaybeden amcam onlardan sonra dünyaya küserek adeta kendi âlemine çekildi.

 

Necmettin abinin katledilmesiyle birlikte acının en büyüğü ve en dayanılmaz türüyle yüz yüze gelen amcam, bütün yaşam emarelerini yitirerek kendi kabuğuna çekilmişti. Ama yengem öyle değildi. O yaratılış itibariyle amcamdan çok farklıydı. Amcam gibi o da büyük acılar, büyük sıkıntılar görmüştü. Fakat o bir anne olarak evlat acısını yüreğine gömmeyi fazla beceremiyordu. Necmettin abinin kendisine sırdaş olarak seçtiği bu yiğit ve fedakar kadın Necmettin abinin kaybından duyduğu dert ve kederi bütün dünyaya haykırmak ister gibiydi. O durmadan hep konuşmak istiyordu. Kendisini görmeye gelenlere bıkmadan usanmadan Necmettin abiyi anlatmak istiyordu. Necmettin abinin tutuklanmasından katledilmesine kadar olan süreci şiir okuyor gibi haykırmak istiyordu. Yaşlı yengem söylemek istediklerini dile getirmekte zorlandığında hemen ağıtlara sığınarak kendini feryat figana vuruyordu.

 

Yaralı yürekleri kabuk bağlasın diye birkaç aylığına İsveç’e davet edilen amcam ve yengem için çocukları bir dağ başında onlara geçici bir ev kiralamışlardı. Birlikte kaldığımız bu dağ evinde yengemle yürüttüğüm bir sohbet sırasında söz dönmüş yine Necmettin abiye gelmişti. Yengem cezaevinde Necmettin abiyle yaptığı bir görüşmeyi ve o görüşmede yaşanan bir olayı benimle paylaşırken donup kalıyorum. Bir görüş gününde Necmettin abi annesiyle konuşurken ona “Daé, deza dé mıra xebera şima esta? (Anne, emmioğlumdan haberiniz var mı?)’’ diye sormuş. Yengem başıyla “Evet var” biçiminde yanıt vermiş.

 

O koşullarda cezaevlerinde Türkçe dışında başka bir dile konuşmak tamamen yasaktı. Ve yengem tek kelime Türkçe bilmiyordu. Bu nedenle yapılan görüşmelerde hep sorunlar yaşanıyordu. Durum buyken Necmettin abinin annesine benimle ilgili Zazaca olarak bir soru yöneltmesi çok tuhaftı. Necmettin abinin doğabilecek her türlü sıkıntıyı göze alarak annesinden beni sormasının önemli bir nedeni olmalıydı.

 

Yengem bana bu meseleden söz ettiğinde Necmettin abinin o zor koşullarda beni annesinden niçin sorduğunu oldukça merak etmiştim. Aradan uzun yıllar geçtiği halde yengem ve amcamla İsveç’te geçirdiğim o kasvetli günleri her hatırladığımda hemen o meseleyi hatırlar ve üzerinde tekrar tekrar düşünürüm. Necmettin abi ölüm kalım savaşının sürdüğü o zor koşullarda beni neden sormuştu acaba?

 

Katledileceğini hissedip bize bir mesaj mı iletmek istemişti?

 

Bizden bir beklentisi mi vardı acaba?

 

Necmettin abinin karşısında onun manevi huzurunda bir heykel gibi hareketsizce dururken Necmettin abinin cezaevinde bir görüşme sırasına annesine sorduğu ve onun da 1984’ın haziranında İsveç’te bana aktardığı o sözleri yeniden aklıma geliyor. Necmettin abinin gözlerinin içine bakarak onun o zor koşullarda beni niçin sorduğunu, benden yana bir beklentisi olup olmadığını, olduysa neler olabileceğini yeniden düşünerek, ona bütün bunları adeta sormak istiyorum.

 

Odaya hâkim olan sükûneti bozmamak adına hiçbirimizden en ufak bir çıt çıkmıyordu. Kimsenin söyleyeceği bir şeyi kalmamıştı. Kimse kimseye hiçbir şey söyleme gerek duymuyordu. Ama ben Necmettin abinin gözlerine dalarak onun ruh dünyasında dolanmaya devam ediyorum. Onun gözlerine bakarak durmadan kendime sorular yöneltiyorum. Diyarbakır Askeri Cezaevinde Sinema Salonu olarak bilinen ve daha sonraları hamam olarak kullanılan o insan mezbahasında, Necmettin abinin üstüne eğitilmiş zebaniler sürüldüğünde, ölümle yaşam arasında gelgitlerin yaşandığı o kritik anda onun aklından neler geçti acaba? Başına aldığı o ölümcül kalas darbesiyle diz üstü yere yığıldığında, gözlerinin karardığı o birkaç saniyelik zaman dilimi içinde o kim bilir neler düşündü ve neler söylemek istedi? En çok nereleri ve kimleri düşündü? Kimler gözlerinin önünden gelip geçti?

 

Yakalanmasında rol oynayan satılık ihbarcıları mı?

 

İşkence tezgâhlarında başucuna dikilip bildiklerini birer birer anlatarak her şeyi ona mal eden şef kılıklı keklikler mi?

 

Yoksa geride bıraktığı boynu bükük eşini ve çocuklarını mı?

 

Ben bu sorulara yanıt ararken Necmettin abiye aktarmak istediğim yığınca soru beynimde yankılanıp duruyor. Necmettin abiye aktarmak istediğim, onun tarafından cevaplandırılmasını istediğim o kadar soru vardı ki hangisinden başlayacağıma bir türlü karar veremiyordum.

 

Bana sadece birkaç saat zaman verilseydi ve ben yıllardan beri yüreğimde biriken bütün sıkıntıları bir bir Necmettin abiye aktarabilseydim, böyle bir şey mümkün olsaydı, bana böyle bir imkân tanınmış olsaydı, nerelere uzanmaz, ona neler anlatmazdım ki?

 

Mesela ona, uğrunda yaşamını feda ettiği o kutsal davanın ulaştığı düzeyi, Güneyli Kürtlerin elde ettiği kazanımları, elde edilen bu statü sayesinde dolu dolu yaşanan bu güzel günleri anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, biraz önce içinde gezdiğimiz, onun adına düzenlenen bu muhteşem parkın içinde yaşanan güzellikleri, parkın içinde halaylar eşliğinde türküler söyleyen çocukların görülmeye değer sevincini ve mutluluğunu anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, ölümünün otuzuncu ölüm yıldönümü dolayısıyla Siverek’te mezarı başında yapılan o görkemli töreni, Diyarbakır’da yapılan paneli ve panel boyunca onun için söylenenleri anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, zor günlerin çetin dönemeçlerinde karşı karşıya bulundukları görev ve sorumluluklara sırtını dönen, her şeyi yüzüstü bırakan, elini sudan sabuna dokundurmayan bir takım siyasi gevezelerin gemi selamete eriştikten sonra, başlarında entelektüel şapkalar televizyon programlarına nasıl arz u endam ettiklerini ve nasıl aslan kesildiklerini anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, Diyarbakır zindanına düştükleri daha o ilk günde tatlı canlarını kurtarmak için teslim bayrağına sarılanları, hayatta kalmak için gardiyanlara yalvaran, onların insafına sığınan kelli felli siyasetçilerin ibretlik hikâyelerini anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, sarıldıkları ihanet sayesinde hayatta kalmayı başaran bu korkak liderlerin salıverildikten sonra arz u endam ettikleri İskandinavya ülkelerinde nasıl kahramanlar gibi karşılandığını anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, ardan yoksun yaratıkların vefasızlığını, arlanmaz cambazların pişkinliğini ve halden anlamayan yüzsüzlerin yüzsüzlüğünü anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, binbir yalanla şişirilen ve cilalanan siyasi kişiliklerin işgüzarlığını, bu türden çevrelerin çıkar ve menfaat tezgâhlarda kendilerini pazarlarken, 24 Ocak 1984 yılında Diyarbakır cehenneminde yazılan o destansı direnişi nasıl görmezden geldiklerini anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, halkın değerleri üzerinde hayâsızca tepinen basit insanların sıradan bir mevki için günde kaç takla attıklarını anlatmak isterdim.

 

Mesela ona, onun ölümünden sonra içine düştüğüm kör kuyuları, yuvarlandığım lâbirentlerde kaybettiğim cesaretimi, hayallerimi ve özlemlerimi ve pişmanlıklarımı anlatmak isterdim

Mesela ona, Nisan 1982 yılında ülkeye neden giriş yaptığını, nerde, neler yapmak istediğini, hangi hain tuzağa takıldığını, hangi nedenlerle yakalandığını sormak isterdim.

 

Kısacası ben ona bütün bu bilinmeyenleri sormak isterdim ve ondan bunların yanıtlamasını isterdim.

 

Ben tüm bunları düşünürken odada bulunan arkadaşlarımdan birisi, içine yuvarlandığım bu ruh halinin farkında olmadan bir fotoğrafımı çekmek istiyor. Fotoğraf makinesinin deklanşörüne basan eşim Nurhan üst üste birkaç fotoğraf çekiyor. Bu sayede kendime geliyorum. Odada bulunan diğer dost ve arkadaşlar Necmettin abinin fotoğrafı altında durarak birer fotoğraf çekiyorlar. Onlar bunu yaparak bu günün anısına albümlerine birer fotoğraf kazandırmak istiyorlardı.

 

Odadan çıktıktan sonra büro yönetiminden sorumlu memur arkadaşla ayaküstü kısa bir sohbet ediyoruz. Görevli bize Necmettin Büyükkaya adına yaptırılan bu parkın ve bu büronun bizzat Celal Talabani tarafından kendisine emanet edildiğini ve dolayısıyla kendisi için çok şey ifade ettiğini söylüyor. Büro görevlisi ayrıca Mam Celal’e verdiği söz gereği bu parkın yönetimini hayatının sonuna kadar kusursuz bir şekilde yürüteceğini söyleyerek bu konudaki kararlılığını dile getiriyor. Görevlinin ağzından çıkan bu anlamlı sözler Necmettin abinin buralarda ne kadar önemsendiğini açık seçik ortaya koyuyordu.

 

Necmettin abinin WLUWBA bölgesinde bulunan bahar kokulu parkından ayrıldığımızda güneş Süleymaniye’nin çok ötesinde, Dukkan Barajı’nın göklerinde batmaya hazırlanıyordu. Bulunduğum noktadan Nemrut Dağını görmek mümkün olmasa da günün bu saatinde bizim oralarda güneşin batmamak için Fırat’ın asi sularına nasıl tutunduğunu gayet iyi biliyordum.

 

Dostum Celal Uzun, arkadaşı Hiva Cemal ve hemşerim Mahmut ile görüşebilmek için kendilerine telefon numaramı veriyorum. Onlar da bana.

 

Dönüş yolunda Necmettin abinin gözlerine sinen o gizemli bulmacayı çözmeye çalışıyorum. Cansız bir fotoğrafın göz bebekleri içinde sıralanan o yüzlerce soru işaretini çözmek ve o işaretlerin arkasında gizli kalan yitik cevapları gün yüzüne çıkarmak olası mıydi acaba? Yıllardır insanların üzerinde kafa yorduğu, ama yanıtını bir türlü bulamadığı soruların yanıtını bir fotoğraftan öğrenmek mümkün müydü?

 

Mesela, Necmettin abinin yakalanmasında rol alan en önemli faktörler nelerdi? Onun Suriye’den ülkeye giriş yapacağından kaç kişinin haberi vardı? Bunlar kimlerdi? Bu insanlar arasında Necmettin abiyi devlete gammazlayacak kadar ruhlarını satan basit hainler mi vardı? Necmettin abinin Diyarbakır’daki evine geldiği o ilk gecenin ilk saatlerinde, ‘‘Tamam Necmettin Büyükkaya şu an evdedir” diyenler kimlerdi? Yakalandığında ruhlarını beş paraya satan itirafçıların verdiği ifadeler onun katledilmesinde ne kadar etkili oldu? Kendilerini kurtarmak adına her şeyi onun üstüne yıkan kimi itirafçıların daha sonra bazıları tarafından el üstünde tutulması, onun ise tarihin karanlık dehlizlerinde unutulmaya terk edilmesi nasıl açıklanacaktı? Bu ve buna benzer soruları kafamda birbiriyle vuruşturarak eve varıyoruz.

 

Akşamüzeri eve döndüğümüzde Kak Nebez’e parktaki gezimizden ve parkta bir tesadüf sonucu karşılaştığımız Celal Uzun ve dostu Hiva’dan söz ediyorum. Kak Nebez bu akşam onları bağ evine neden davet etmediğimi soruyor. Kak Nebez’in ısrarı üzerine Kak Celal’i arayarak kendilerini Kak Nebezlerin bağ evine davet ediyorum. Kak Nebez, bağ evinin bakımından sorumlu olan işçisi İsam’ı arayarak ondan misafirler için bir takım hazırlıklar yapmasını istiyor.

 

Bağ evine gitmek üzere evden ayrılırken yolda Kak Nebez’e Celal Uzun’un Kak Necmettin ile olan eski dostluğundan söz ediyorum. Bağ evine vardıktan yarım saat kadar sonra Kak Celal’den telefon geliyor. Onları almak için İsam arkadaşla birlikte bağ evinin az uzağında bulunan bir noktaya gidiyoruz. Onları bulundukları noktadan alarak bağ evine getiriyoruz. Bağ evinin emektarı İsam arkadaş misafirler için büyük bir itinayla güzel bir masa hazırlamıştı. Özenle donattığı masanın en gözde yemeği hiç şüphesiz kavrulmuş kenger yemeğiydi. Bahçeden kendi elleriyle topladığı taze sebzelerden yaptığı salata türleri ve kıtır kıtır bademler övülmeye değerdi.

 

Sohbetimiz gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam ediyor. Kak Celal Necmettin abi ile olan anılarından söz ediyor. Kak Nebez uzun yıllara yayılan mücadelesinden ve mücadele içerisinde tanıştığı önemli şahsiyetlerin insanüstü özeliklerinden söz ederek yürütülen sohbete renk katıyor. Kak Celal ve kendisiyle birlikte gelen arkadaşlarına konuşma fırsatı vermek için zorunlu kalmadıkça sohbete az iştirak etmeye çalışıyorum.

 

Sohbetimizin bir yerinde Kak Celal Uzun’a, Kak Nebez ile nerde ve nasıl tanıştığımı, onun yıllar önce bir çatışma sırasında göğsünden nasıl ağır yaralandığını, göğsüne saplanan kurşundan kurtulması için bir mağarada nasıl ameliyata alındığını, narkoz veya ağrı kesici bulunmadığı için Kürt ozanı Şivan Perwer’in kasetteki türküleri eşliğinde nasıl ameliyata dayandığını ve en önemlisi de 1980 yılının kasım ayında Hollanda’nın Den Haag şehrinde onu Şivan Perwer’le nasıl tanıştırdığımı anlatıyorum. Kak Celal ve yanındakiler anlatıklarımı duyunca şaşırıyorlar. Kak Celal ve diğer arkadaşlar Şivan Perwer’in müziği eşliğinde ameliyata alınan bu efsanevi peşmergenin hikâyesini daha önceleri birçok yerde, birçok kişiden duymuşlardı. Fakat bu cesur ve fedakâr peşmergenin Nemez Mahmut olduğunu bilmiyorlardı. Bunu öğrendiklerinde az ilerde koltukta oturan hemşerim Mahmut yüzünü Kak Nebez’e çevirerek bana Zazaca; “Şimdi bu arkadaş o peşmerge mi?”diye soruyor. ‘‘Evet, daha önce hikâyesini duyduğumuz o peşmerge işte bu Kak Nebez’dir’’ diyorum.

 

Bu meseleyi anlatınca Kak Nebez biraz mahçup oluyor ve sonra bana dönerek, “Yahu sen nasıl bir insansın? Otuz üç yıl önce Amsterdam’da aramızda geçen bu konuşmayı bütün detaylarıyla bu kadar ayrıntılı bir şekilde nasıl hafızanda muhafaza edebilmişsin?”diye soruyor.

 

Ben, kendisine nasıl bir cevap vereceğimi düşünürken Kak Nebez üstündeki gömleğin üsten iki düğmesini çözerek yıllar önce aldığı ağır yaranın izlerini Kak Celal ve yanındakilere gösteriyor. Yaraya göz atan arkadaşlar hayretlerini gizleyemiyorlar. Üstünden kırk yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen kapanan yaranın izleri halen insana ürküntü veriyordu.

 

Kak Celal’e Süleymaniye’de ev sahipliği yapan Hiva Cemal ve onunla birlikte Süleymaniye’ye gelen Siverekli Mehmet arkadaş sohbet boyunca Kak Nebez’e çeşitli konularda sorular yöneltiyorlar. Kak Nebez’in verdiği yanıtlar hepimizin bilgi hazinesine bilmediğimiz yeni şeyler katıyor.

 

Gecenin ilerleyen saatlerinde bağ evinden ayrılıyoruz. Kak Celal arkadaşlarıyla Hiva Cemal’ın evine, bizde Kak Nebez’in Çarbax Mahallesinde bulunan evine doğru yolla çıkıyoruz. Kak Nebez’ın emektar işçisi İsam arkadaş bizi eve bırakıp bağ evine geri dönüyor. Kak Nebez’in ısrarı üzerine çayımızı içip öyle uyuyoruz.

 

Devam edecek...

Kadir Büyükkaya / Hollanda

k.buyukkaya@hotmail



16 Şubat 2015 Pazartesi 23:49

http://www.siverekgenclik.com/yazar/bir-yanim-suleymaniye-bir-yanim-halepce-11-bolum-2241.html