İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ

Mustafa Karadağlı

Mustafa Karadağlı

İngiliz yazar Charles Dickens'ın, konusu Fransız Devrimi esnasında ve öncesinde Paris ve Londra'da geçen ilginç bir romanı vardır:

İki Şehrin Hikayesi.

Roman, inkılaba öncülük eden, yıllar boyunca soylular tarafından ezilen Fransız Köylüsü’nün durumunu, buna karşılık inkılabın ilk yıllarında soylulara yönelik vahşeti ve Londra'daki hayat üzerinden aynı dönemdeki toplumlar arasındaki benzerlikleri ustaca anlatır.

Ezilenlerin başa geldiklerinde ezme psikolojisinin işlendiği kitap, bugün bir kez daha okunacak kitaplar arasındadır. Bu kitabı üniversite yıllarımda okumuştum. Hayal meyal hatırlarım. Fakat, beynimin bir yerinde duran ilginç kısmını ne hikmetse 2 Kasım sabahı yeniden hatırladım.

8 Haziran sabahı kırgın kitlelerin, büyük bir pişmanlıkla öğrendiği seçim sonucu, Türkiye’ye beş ay boyunca rahat bir nefes aldırtmadı. Uzun süreden beri koalisyon yüzü görmeyen halk, ekonomik kaygıların yanında artık can güvenliğinin de tehlikeye düştüğünü seziyordu.

Yanı başındaki Suriye ve Irak Halkı’nın durumu ve iç savaşın toplumları ne hale getirdiği bariz bir şekilde anlaşılıyordu. Sahile vuran minik bedeniyle Aylan, sınırdan kaçarken gazetecinin çelme taktığı gazeteci, özel uçaklarla Rusya’ya götürülen başkanlar, sınırlarda yağmur altında bekleyen mülteciler…

Özellikle sosyal medyada dolaşan ilginç bir fotoğraf :

Yüksek bir tepeden vatanını temaşa eden bir asker ve tarumar edilmiş kadim kent Halep. “Gün gelipte ülkeni böyle seyretmek istemiyorsan, ülkenin tüm renklerine sahip çık!” Yıllarca ezilme ve dışlanma naraları çeken kitlelerin zafer sarhoşluğu halkı pişmanlığa sevk etmişti. Nitekim bu sarhoşlukla, hendekler kazılıyor, insanlar göçe zorlanıyor, inançlı insanlar potansiyel hain ilan ediliyordu. Bağımsızlığın yumuşatılmış versiyonu olan özerklikle birlikte artık beklenen günün geldiği vurgusu yapılıyordu.

Ekmeğinin derdindeki Kürt ile zafer sarhoşu Kürt nedense birbirlerini anlamıyordu. Ta ki, emektar kamyonu yakılan samancı, kepengi kapalı esnaf, yaylaya çıkamayan çoban ile hendek kazıyan devrimci’nin kırmızı çizgileri çatışıncaya dek. Ve çözümler buzdolabına konuldu.

Paralel cenahta gözyaşları, bu kez pensilvanyalı’nın konuşmasından değil, uzun adamın mağlubiyetinden kaynaklı mutluluk gözyaşlarıydı. Kendisinin yüzde onluk bir kesimi teşkil ettiğine, kendisi bile inanmıştı ne yazık ki. Ve kayyumlar iş görür oldu.

Emlakçı ve döviz büroları iş yapamıyor, çek-senetler tahsil edilemiyordu. Müteahhit elindeki daireleri satamıyordu. Yarının ucu görünmüyordu. Ve önceki istikrar aranır oluyordu.

Asker ve polis cenazeleri bir bir ülkenin her yanına yayılırken, kan siyaseti güdenler elini taşın altına koymuyordu. Nihayet birileri çıkıp yeter dedi. Kimse beni babamın partisinden atamaz deyip, mağduru oynayarak sessizce eski bir camianın yeni lideri oluyordu.

“Stratejik Derinlik” kitabının yazarı Hoca, derin bir strateji geliştirerek bir hükümet kurmayı başarıp Kürtlerden kaybettiği muhabbetini, Türklerden geri almayı garantileyerek yarışa giriyordu.

“İnadına inadına” naraları sokakları ve tvleri inletirken, sessiz bir çoğunluk, hiçbir zaman sağlayamadığı birliğini “imanına imanına” naralarıyla sağlıyordu.

Planlı bir şekilde anketlerin sonuçları düşük gösterilip halk gayrete getiriliyor daha önce yapılan yanlış listelerin yerini halkın yanında karşılığı olan listeler yer alıyordu. Sivil toplum kuruluşları ve cemaatlerle iyi bir diyalog geliştirilip birlikte hareket ediliyor mahalle muhtarları 13. kez dinleniyordu.

Ve dul bir gelinin düğünü havasında geçen seçimler hiç kimsenin tahmin etmediği bir zaferle taclanıyordu.

Artık sosyal medya bariz bir şekilde propaganda aracıydı. Gazeteleri takan bile yoktu. Çünkü sözde bir milyon satan gazetelerinin sesini, kendileri bile duymuyordu.

Büyük bir olgunluk göstererek seçime girmeyen Mustazaflar Hareketi ise Batıl’a karşı Hakk’ı destekleyerek, Yusufi Kardeşlerinin hürriyetlerinin bir hak olduğunu ispatlıyordu.

Evet. 1 Kasım seçimleri kanımca bir milattır. Dünyaya silahlı mücadele devrinin kapandığını, ılımlı ve olumlu siyasetin başarı getirdiğini ispatlamış, siyaset bilimini yeniden yazdıracak verilere imza atmış, siyaset bilimciler ve dış politika uzmanları Anadolu coğrafyası için yeni projeler geliştirmek zorunda kalmıştır.

Evet. Böyle bir atmosferde Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi’ni nedense 2 Kasım sabahı anımsadım. Neden mi? Kanımca; bu şehirlerden biri Kürt Coğrafyası, diğeri Ankara olsa gerek…



5 Kasım 2015 Perşembe 14:20

http://www.siverekgenclik.com/yazar/iki-sehrin-hikayesi-2289.html