ARKADAŞIM HALİT-39.BÖLÜM

Kadir BÜYÜKKAYA

Kadir BÜYÜKKAYA

ARKADAŞIM HALİT

39.  BÖLÜM…

 

1966’ın sonbaharında taşındığımız Siverek’te günler su gibi akıp gidiyordu. Şehir yaşamına yavaş yavaş alışıyordum. Birbirinden güzel insanların ikamet ettiği Haliliye Mahallesi’nde edindiğim güzel arkadaşlar sayesinde köy yaşamından farklı bir dünyanın varlığına tanık oluyor ve bu farklı dünyanın kapısından içeriye girip, bilmediğim yeni şeyler görüyor ve öğreniyordum. Böyle olsa da bazen köy yaşamına olan özlemim depreşir ve bu derin özlem beni yeniden köye çekerdi.

 

Böylesi durumlarda şehre alışveriş için gelen amcam Mustafa’ya takılır, birkaç günlüğüne köye kaçardım. Doğduğum köye, orda yaşayan akrabalarıma ve özelikle de çocukluk arkadaşlarıma özlem duysam da hayatımın bundan sonraki etabının Siverek olacağını artık görebiliyor ve kabulleniyordum.

 

Devam ettiğim ilkokulda ve arkadaşlarımdan zorlanmak pahasına olsa da artık Türkçeyi de öğreniyordum. Dahası anadili Kürtçe olan komşu çocuklarından şöyle böyle Kürtçe de öğreniyordum. Böylelikle on yaşıma basmadan Zazaca, Kürtçe ve Türkçeyi bir arada götürüyordum. Belki farkında değildim ama bu benim için büyük bir zenginlikti.

 

Babam Siverek Kalesi’nin alt tarafında bulunan Hayvan Pazarı’nda alım satım işleriyle uğraşıyordu.  Sağlam ve güvenilirliği sayesinde işleri gayet iyi gidiyordu. Mensubu olduğumuz Karahan aşiretine  ait yirmiye yakın köyün tamamı  babamın müşterisiydi. Onlar için babam hayvan almak veya satmak isteyenler için güvenilir bir adresti. Bazen kendileri gelmeye gerek görmeden satması için hayvanlarını başka birisiyle babama gönderir, birkaç gün sonra şehre gelir sattığı hayvanların parasını babamdan alırdı. Bazen de köylüler hayvanlarını kendileri şehre getirir, geceyi evimizde geçirir, yer içer ve ertesi gün hayvanlarını mazada indirdi. Köyde yaşayan yakın akrabalarımızla olan sıkı ilişkilerimiz ve babamın işi gereği evimizde beş-altı misafirin olmadığı günümüz olmazdı. Misafir sayısı beşin altına düştüğünde  “bugün misafirimiz yok “ derdik. Evimize gelen misafirlere hizmet etmek, hayvanlarına su vermek, yemlemek kolay iş değildi.

 

Bu yorucu işlerin ağır yükünü daha çok annem taşırdı. “Rızık kapısı, geçim meselesi, çocuklarımın geleceği,“  diyerek sabahtan akşama kadar dur durak bilmeden koşturup dururdu fukara annem. Birçok anne gibi elbette onun da vardı kendine göre renkli düşleri ve hayalleri. Aslında öyle ahım şahım hayalleri de yoktu. O, sadece çocuklarının okumasını, günün birinde büyük bir adam olmasını ve sıkıntılarına derman olmalarını istiyordu, hepsi o kadar!  O, çok uzaklarda görünen bu anın gelmesini hayal ederek yaşadı hep. Gel gör ki onun özlemini duyduğu, hayal ettiği bu sıradan günler bir türlü gelmedi kapısına annemin.

 

O güzel günlerin yüzünü göstermesi daha çok bana bağlıydı ve ben ise annemin hayallerini aşan çok daha büyük hayaller peşinde koşuyordum.

 

Doksan yaşına merdiven dayayan Dedem Halil’é Nofel bizimle birlikte aynı evde kalıyordu. Dedem geçirdiği talihsiz bir kaza sonucunda her iki gözünü kaybetmişti. Anlatılanlara göre dedem günün birinde yanında yeğeni - aynı zamanda kayınbiraderi olan- Bekir’é Mıla Eliy’le birlikte köyün dışında bulunan bir kuyudan atlara su verirken huysuz bir atın savurduğu çifte  alnına isabet etmiş,  aşırı kan kaybı sonunda her iki gözünden olmuş. Gittiği doktorlar, başvurduğu hekimler ona yapılacak bir şeyin kalmadığını söylemişler ve o da kaderine razı olmuş.

 

Dedem farklı çevrelerden insanların saygı ve sevgi gösterdiği, gün görmüş, devran devirmiş, sabırlı bir derviş, her soruya bir cevabı olan derin bilgeydi. Yaşlı olmasına rağmen evimizde sadece onun sözü dinlenirdi. Onun sözü üstüne söz söylemek kimsenin haddine düşmezdi. Babam ona danışmadan, iznini almadan hiçbir şeye el atmaya cesaret edemez,  saygıdan ötürü ondan fazlasıyla çekinirdi. Dedem aynı zamanda benim koruyucu meleğimdi. Babam bazen olur olmaz sebeplerle bana kızıp üstüme geldiğinde anında dedemi karşısında bulurdu. Dedem karşısına dikilir babamın, kol kanat gererdi bana.

 

Gözleri görmediği halde dedem namaz kılmak için düzenli olarak günde beş vakit camiye gider gelirdi. Onu camiye biz çocuklar götürür camide namaz kılan cemaatten birisi gönüllü olarak evimizin kapısına kadar getirirdi. Mahallemizde ve diğer çevre mahallelerde dedemi tanımayan insan yok gibiydi. Büyük küçük herkes onu yakından tanır ve büyük saygı gösterirdi.

 

Hayatımda dedem kadar ibadeti ve yaptıkları birbiriyle uyuşan bir insan görmedim. Dine yaklaşımı birçok insana göre çok farklıydı. Okuduğu bir iki dua ve kıldığı bir iki rekât namazla peygamber vekilliğine soyunan zavallı cahillerden değildi. Din meselesine hiçbir zaman cahil ve dogmatik yaklaşmazdı. Kısacası kendine münhasır bir Müslüman’dı.

 

Örneğin ölümüne birkaç saat kala akrabalarımızdan biri  dedemin kulağına eğilip “ Ölümünden sonra senin için ne tür hayırlarda bulunalım, neler yapmamızı istersin? “ diye sorduğunda dedem biraz düşündükten sonra:  “Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Taziye boyunca misafirlerime hizmet edin, ıskatımı dağıtın o kadar, başka hiçbir şey istemiyorum sizden, “ dedi.  Daha sonra aynı akrabamız:

 

“Peki, ölümünden sonra senin yerine birisini vekâleten hacca göndermemizi  ister misin? “ diye sordu.

 

Dedem  hafiften gülümseyerek:

 

“ Oğlum, yaşamım boyunca kendi ellerimle insanlara sunduğum hizmetlerin yüzü suyu hürmetine kendimi günahlardan arındırıp Allah rızasını kazanamamışsam ve bu anlamda eğer kendimi kurtaramamışsam ölümümden sonra birisinin benim yerime hacca gitmesinin bana bir yarar sağlayacağına inanmıyorum.“ dedi.

 

Dedim ya dedem Halil’é Nofel gerçekten de bilge bir insandı.

 

 

Devam edecek...

 

 

 

 

Kadir Büyükkaya / Hollanda

k.buyukkaya@hotmail.com



28 Ocak 2018 Pazar 22:50

http://www.siverekgenclik.com/yazar/arkadasim-halit-39bolum-2470.html