Naci Hanpolat

Naci Hanpolat

Naci Hanpolat (Konuk Yazar)
[email protected]

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Üçlü Anlaşmasının Hedefi Kim: İran mı, İsrail mi? 

08 Ağustos 2026 - 23:47

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan üçlü savunma anlaşması, ilk bakışta bölgedeki mevcut güç dengeleri açısından İran karşıtı bir yapılanmanın yeni halkası gibi görünüyor. Özellikle İran ile ABD-İsrail arasındaki çatışmanın giderek bölgesel bir savaşa dönüşme ihtimali tartışılırken, Suudi Arabistan'ın İran'la karşı karşıya geldiği bir dönemde Türkiye ve Pakistan'ın Riyad'la aynı savunma zemini üzerinde buluşması, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: 

 

Bu anlaşmanın asıl hedefi gerçekten İran mı? 

 

Yoksa bölgede son yıllarda yaşanan gelişmeler, bizi çok daha farklı bir sonuca mı götürüyor? 

 

Çünkü Ortadoğu'daki yeni güvenlik mimarisini yalnızca İran-Suudi Arabistan rekabeti üzerinden okumak, artık bölgedeki gerçekliğin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına geliyor. 

 

Gazze savaşıyla başlayan, Lübnan'a ve Suriye'ye yayılan, nihayet İran'a kadar uzanan İsrail saldırganlığı; Körfez ülkelerinin Amerikan güvenlik şemsiyesine yönelik artan güvensizliği; Türkiye'nin kendi güvenlik alanını çeşitlendirme arayışı ve bölgesel aktörlerin Rusya ile Çin'e yönelmesi, bütün bu gelişmelerin çok daha büyük bir dönüşümün parçaları olduğunu gösteriyor. 

 

Dolayısıyla belki de asıl soru “Bu anlaşma İran'a karşı mı?” değil. 

 

Asıl soru, bölge ülkelerini böyle bir güvenlik yapılanmasına iten temel tehdidin ne olduğudur. 

 

İlk bakışta hedef İran 

 

Sahadaki gelişmelere ve özellikle uluslararası medyada oluşturulan algıya bakıldığında, üçlü anlaşmanın birinci derecede İran'ı hedef aldığı düşünülebilir. 

 

Suudi Arabistan bugün İran'la doğrudan veya dolaylı biçimde karşı karşıya bulunan başlıca bölgesel aktörlerden biri. Riyad'ın Yemen'deki savaş nedeniyle Husilerle, yani Ensarullah hareketiyle uzun yıllardır devam eden ciddi bir çatışma geçmişi bulunuyor. 

 

Üstelik Suudi Arabistan topraklarında bulunan Amerikan askeri üsleri ve tesisleri, Riyad'ı İran ile ABD arasındaki herhangi bir doğrudan çatışmada potansiyel hedeflerden biri haline getiriyor. 

 

Ancak burada önemli bir ayrıntı var. 

 

Suudi yetkililer zaman zaman “karşılık verme hakkımız saklıdır” türünden açıklamalar yapsalar da Riyad'ın ABD'nin İran'a yönelik askeri operasyonlarına doğrudan katıldığına ilişkin açık ve net bir tablo ortaya çıkmış değil. 

 

Bu durum bize Suudi Arabistan'ın da artık bölgesel denklemde çok daha dikkatli hareket ettiğini gösteriyor. 

 

Pakistan ve Türkiye'nin İran denklemindeki yeri 

 

Türkiye ve Pakistan'ın İran'la ilişkileri ise bu üçlü anlaşmayı yalnızca İran karşıtı bir askeri blok olarak değerlendirmemizi zorlaştırıyor. 

 

Özellikle Pakistan, İran ile ABD arasındaki gerilimlerin azaltılması ve ateşkes arayışlarında Tahran nezdinde güvenilir bir aktör olarak öne çıkmış durumda. 

 

Pakistan'ın İran'la tarihsel ilişkileri, coğrafi konumu ve İslam dünyasındaki ağırlığı dikkate alındığında, onu Riyad'ın İran'a karşı oluşturacağı klasik bir askeri cephenin parçası olarak değerlendirmek kolay değil. 

 

Türkiye açısından da benzer bir durum söz konusu. 

 

Ankara'nın İran'la zaman zaman ciddi görüş ayrılıkları yaşadığı doğru. Ancak Türkiye'nin, İran'a karşı ABD'nin doğrudan bir kara gücü haline gelmesini sağlayacak gelişmeleri engellemeye yönelik çeşitli diplomatik ve güvenlik girişimlerinde bulunduğu da bir gerçek. 

 

Özellikle Kürt silahlı grupların İran'a karşı kullanılabilecek bir unsur haline gelmesinin önlenmesi, Türkiye'nin İran-ABD çatışmasının bölgeye yayılmasını sınırlama çabalarının önemli başlıklarından biri. 

 

Dolayısıyla Türkiye ve Pakistan'ın içerisinde yer aldığı bir savunma yapılanmasını yalnızca “İran'a karşı oluşturulmuş bir ittifak” şeklinde okumak, bu iki ülkenin İran'la ilişkilerini ve bugüne kadar üstlendikleri rolleri fazlasıyla basitleştirmek anlamına gelir. 

 

Ensarullah meselesi: İran'dan daha büyük bir hikâye 

 

Burada özellikle Suudi Arabistan'ın sorun yaşadığı Ensarullah meselesine ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 

 

Çünkü Ensarullah'ı yalnızca “İran'ın Yemen'deki müttefiki” olarak tanımlamak, Gazze savaşının ardından Ortadoğu'da yaşanan en önemli kırılmalardan birini görmezden gelmek olur. 

 

İsrail'in Gazze'de sürdürmekte olduğu yıkım karşısında bölgede gerçekten sahaya inen, bedel ödeyen ve askeri kapasitesini doğrudan İsrail ve onu destekleyen Batılı güçlere karşı kullanan aktörlerin sayısı son derece sınırlı. 

 

Ensarullah bunlardan biri. 

 

Gazze'deki sivillerin yaşadığı büyük yıkım karşısında Yemen'den İsrail'e yönelik füze ve İHA saldırıları gerçekleştirilmesi, Kızıldeniz'de İsrail'le bağlantılı gemilere yönelik operasyonlar düzenlenmesi ve Babülmendep güzergâhında uygulanan fiili abluka, İsrail'in yanı sıra ABD ve Avrupa'nın ekonomik ve stratejik çıkarlarını da doğrudan etkiledi. 

 

Burada meselenin askeri boyutundan daha önemli bir başka boyut var. 

 

Gazze'de yaşananlar karşısında dünyanın büyük bölümünün açıklamalarla yetindiği bir dönemde, Ensarullah fiilen savaşın tarafı olmayı tercih etti. 

 

Bu tutumun bölge halklarında yarattığı karşılığı görmezden gelmek mümkün değil. 

 

Çünkü Gazze'de çocukların, kadınların ve sivillerin öldürüldüğü bir dönemde, İsrail'e karşı askeri güç kullanan az sayıdaki aktörden biri olmak, özellikle Arap ve Müslüman kamuoyunda Ensarullah'ın algısını ciddi biçimde değiştirdi. 

 

İşte bu nedenle Suudi Arabistan'ın Ensarullah'la yaşadığı tarihsel çatışma, bugün yalnızca Riyad-Tahran rekabeti üzerinden okunamaz. 

 

Ortada artık Gazze meselesi, İsrail'in bölgesel politikaları, İran'ın bölgedeki nüfuzu ve Arap kamuoyunun İsrail'e yönelik tepkisi gibi birbirine geçmiş çok daha büyük bir denklem var. 

 

Dolayısıyla Gazze'de Filistinlilerin yanında duran ve İsrail'i askeri olarak hedef alan birkaç aktörden biri olan Ensarullah'ı karşısına alarak Suudi Arabistan'ın yanında konumlanmak, Türkiye açısından da Pakistan açısından da son derece karmaşık ve uzun vadede açıklanması zor bir tercih olur. 

 

Üstelik bu denklemde İran faktörü bulunsa bile, İran ile aynı cephede bulunan her aktörün otomatik olarak İran'ın çıkarları doğrultusunda hareket ettiği varsayımı da doğru değildir. 

 

İsrail tehdidi artık yalnızca İran'ın meselesi değil 

 

Gazze savaşıyla başlayan süreçte İsrail'in saldırı alanı önce Lübnan'a, ardından Suriye'ye ve nihayet İran'a kadar genişledi. 

 

Bu saldırganlığın burada duracağına ilişkin herhangi bir güvence bulunmuyor. 

 

Dahası, İsrail'deki siyasi ve güvenlik çevrelerinden Türkiye'nin bölgesel politikalarıyla ilgili giderek daha fazla açıklama geliyor. 

 

Türkiye ile İsrail'in doğrudan savaşması bugün için güçlü bir senaryo olmayabilir. Ancak iki ülkenin Suriye, Lübnan, Somali, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz gibi farklı sahalarda karşı karşıya gelme ihtimali artık ciddi biçimde değerlendirilmesi gereken bir gerçeklik. 

 

İsrail'in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği askeri ve stratejik ilişkiler de bu çerçevede okunmalı. 

 

Tel Aviv'in Atina ve Lefkoşa ile ilişkilerini askeri boyuta taşıması, ABD'yi de bu güvenlik mimarisinin içerisine daha fazla çekmeye çalışması, Türkiye açısından gelecekte ortaya çıkabilecek yeni jeopolitik baskıların işaretlerini veriyor. 

 

Türkiye'nin batısındaki Yunan adalarının giderek daha fazla Amerikan askeri varlığına açılması ve özellikle Dedeağaç'ın ABD'nin Avrupa'daki askeri lojistik ve kara gücü yapılanmasında önemli bir merkez haline gelmesi de bu tabloya eklendiğinde, Türkiye'nin kendisini yalnızca doğusundan değil, batısından da çevreleyen yeni bir güvenlik mimarisiyle karşı karşıya olduğu görülüyor. 

 

Suudi Arabistan da İsrail'in nefesini ensesinde hissediyor 

 

İsrail tehdidi yalnızca Türkiye açısından değerlendirilmemeli. 

 

Suudi Arabistan da İsrail'in bölgesel politikalarından giderek daha fazla rahatsızlık duyuyor. 

 

Gazze savaşı, İsrail'in bölgesel yayılmacılığının sınırlarının nerede duracağı sorusunu Körfez ülkeleri açısından çok daha önemli hale getirdi. 

 

Bugün İsrail'in Lübnan'a, Suriye'ye ve İran'a yönelik saldırıları mümkün hale gelmişse, Körfez ülkelerinin “Sıra bize gelir mi?” sorusunu sormaması düşünülemez. 

 

Dolayısıyla Suudi Arabistan açısından İsrail artık uzak bir tehdit değil; bölgesel dengeleri istediği zaman değiştirebilen, askeri kapasitesi son derece yüksek ve sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği konusunda ciddi soru işaretleri bulunan bir güç haline gelmiş durumda. 

 

Körfez ülkeleri neden artık ABD'ye eskisi kadar güvenmiyor? 

 

Burada ikinci ve belki de daha önemli gelişmeye geliyoruz. 

 

İran'a yönelik ABD-İsrail saldırıları, Körfez ülkeleri açısından yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkardı: 

 

Amerikan güvenlik şemsiyesi artık eskisi kadar güvenilir görünmüyor. 

 

Bunun nedeni yalnızca Washington'ın Körfez ülkelerini korumaya ne ölçüde istekli olduğu değil. 

 

Daha temel bir soru ortaya çıkmış durumda: 

 

Amerika, istese bile artık bölgedeki müttefiklerini etkili biçimde koruyabilecek kapasiteye sahip mi? 

 

İran'ın füze ve İHA kapasitesi karşısında ABD'nin bölgedeki üslerini, savaş uçaklarını, askeri personelini ve lojistik altyapısını ne ölçüde koruyabildiği artık Körfez başkentlerinde ciddi biçimde sorgulanıyor. 

 

Bir başka ifadeyle mesele sadece “Amerika bizi korur mu?” sorusu değil. 

 

“Amerika kendi askerini, kendi üssünü ve kendi savaş kapasitesini bile yeterince koruyamaz hale geliyorsa bizi nasıl koruyacak?” sorusu. 

 

Bu, Körfez ülkeleri açısından çok daha büyük bir psikolojik kırılma. 

 

Yıllardır Amerikan askeri varlığına güvenerek güvenlik politikalarını şekillendiren ülkeler açısından, ABD'nin kendi askeri varlığının dahi füze ve İHA saldırılarına karşı kırılgan hale gelmesi ciddi bir hayal kırıklığı yaratıyor. 

 

Üstelik Amerikan savunma sistemlerinin bölgede öncelikle İsrail'in korunmasına hizmet ettiği yönündeki algı da bu hayal kırıklığını daha fazla derinleştiriyor. 

 

Böylece Körfez ülkeleri açısından iki gerçeklik aynı anda ortaya çıkıyor: 

 

Birincisi, Amerika'nın siyasi önceliği onların güvenliği değil İsrail'in güvenliği olabilir. 

 

İkincisi ise daha da önemlisi, Amerika'nın onları korumak istese bile böylesine geniş bir coğrafyada ortaya çıkabilecek çok cepheli bir savaşta bunu ne ölçüde başarabileceği belirsiz. 

 

İşte bu nedenle Körfez ülkelerinin alternatif güvenlik ortakları araması artık bir tercih olmaktan çıkıp stratejik bir zorunluluğa dönüşüyor. 

 

Yeni güvenlik şemsiyesi arayışı 

 

Körfez ülkelerinin Rusya ve Çin'le ilişkilerini geliştirmesi bu nedenle tesadüf değil. 

 

Çin'in İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol, Pekin'in bölgede yalnızca ekonomik değil, diplomatik ve stratejik bir güç haline geldiğini gösterdi. 

 

Rusya ise özellikle Suriye savaşı sonrasında Ortadoğu'nun vazgeçilmez aktörlerinden biri haline geldi. 

 

Türkiye de uzun süredir hem Rusya hem Çin ile ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. 

 

Ankara'nın Rusya'dan S-400 hava savunma sistemleri satın alması, bütün tartışmalara rağmen, Türkiye'nin güvenlik politikasında “alternatifsiz değilim” mesajının en somut örneklerinden biriydi. 

 

Fakat Türkiye'nin burada diğer bölgesel aktörlerden önemli bir farkı bulunuyor. 

 

Türkiye: Bu ittifakın en önemli ve en bağımsız aktörü 

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in de çeşitli vesilelerle dikkat çektiği üzere Türkiye, bugün bölgedeki politikalarını kendi ulusal çıkarlarına göre belirleme kapasitesi en yüksek ülkelerden biri. 

 

Bu son derece önemli bir ayrıntı. 

 

Çünkü Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin içinde bulunurken, diğer yandan Rusya, Çin, İran, Körfez ülkeleri ve Türk dünyasıyla bağımsız ilişkiler geliştirebiliyor. 

 

Dolayısıyla Türkiye'nin içerisinde bulunduğu üçlü savunma yapılanmasını doğrudan İran'a karşı bir askeri blok olarak kullanmayı tercih etme ihtimali, Türkiye'nin mevcut devlet aklı ve çok yönlü dış politika anlayışı açısından oldukça zayıf görünüyor. 

 

Ankara'nın zaman zaman Washington'la, Moskova'yla, Tahran'la veya Riyad'la anlaşmazlık yaşaması mümkündür. 

 

Ancak Türkiye'nin temel stratejik yaklaşımı, bölgedeki tek bir gücün hegemonyası altına girmek yerine farklı aktörlerle aynı anda ilişki kurarak kendi hareket alanını genişletmek üzerine kuruludur. 

 

Bu nedenle Türkiye'nin bu ittifak içerisindeki varlığı, paradoksal biçimde, ittifakın İran'a karşı kullanılma ihtimalini azaltan faktörlerden biri olabilir. 

 

Washington-Ankara hattındaki “bahar” ne kadar sürecek? 

 

Türkiye-ABD ilişkilerinde bugün görece bir bahar havası yaşandığı söylenebilir. 

 

Ancak bu baharın sağlam bir stratejik ittifak yenilenmesinden ziyade, büyük ölçüde karşılıklı çıkarlar nedeniyle birbirine tahammül etme, birbirini yeniden tartma ve mümkün olduğu kadar sorunları yönetme dönemine benzediğini görmek gerekiyor. 

 

Washington'ın Türkiye'ye, Ankara'nın da Washington'a ihtiyacı var. 

 

Ancak iki tarafın temel bölgesel öncelikleri hâlâ önemli ölçüde farklı. 

 

Bu nedenle bugün yaşanan yumuşamanın yarın kalıcı bir stratejik yakınlaşmaya dönüşeceğini varsaymak büyük bir hata olur. 

 

Tam tersine, orta vadede, hatta bazı gelişmelerin hızına bağlı olarak kısa vadede bile bu baharın yeniden kışa dönme ihtimalini yabana atmamak gerekiyor. 

 

Türkiye'nin Suriye politikası, İsrail'in bölgesel faaliyetleri, Kürt meselesi, Doğu Akdeniz, savunma sanayii ve İran'a yönelik Amerikan politikası gibi başlıkların her biri, Ankara-Washington ilişkilerinde yeni krizlerin potansiyel kaynağı olmaya devam ediyor. 

 

Türkiye'nin İsrail karşısında yeni bir bölgesel pozisyon alma ihtimali 

 

Burada geleceğe ilişkin çok daha radikal bir ihtimali de göz ardı etmemek gerekiyor. 

 

Türkiye'nin İsrail tehdidini giderek daha doğrudan algılaması halinde, İran'la birlikte İsrail karşısında fiili ön cephe pozisyonunda bulunan Hizbullah ve Ensarullah gibi aktörlere yönelik Ankara'nın yaklaşımında ciddi değişiklikler ortaya çıkabilir. 

 

Bu, bugünden kesinleşmiş bir politika değişikliği değildir. 

 

Ancak bölgedeki dengeler Türkiye'yi böyle bir tercihle karşı karşıya bırakabilir. 

 

Çünkü İsrail'in saldırı alanı genişledikçe, bugün “İran'ın vekilleri” şeklinde tanımlanan bazı aktörler, Türkiye açısından farklı bir anlam kazanmaya başlayabilir. 

 

Bir başka ifadeyle mesele artık sadece İran'ın nüfuz alanı değildir. 

 

İsrail'in bölgesel yayılmacılığı karşısında hangi aktörlerin Türkiye'nin güvenliği açısından fiilen bir tampon, dengeleyici veya ön cephe unsuru haline gelebileceği sorusu da ortaya çıkmaktadır. 

 

Eğer Türkiye'nin bu konudaki yaklaşımı gerçekten değişirse, bunun Ortadoğu'daki güç dengeleri üzerinde son derece radikal sonuçlar doğuracağı açıktır. 

 

Türkiye'nin Hizbullah ve Ensarullah gibi aktörlerle ilişkilerinde meydana gelebilecek en küçük stratejik değişim dahi İran-Türkiye ilişkilerinden Körfez dengelerine, Suriye'den Lübnan'a ve Doğu Akdeniz'den İsrail'in bölgesel stratejisine kadar geniş bir alanı etkileyebilir. 

 

Üçlü anlaşma yeni bir bölgesel mimarinin başlangıcı olabilir mi? 

 

Bütün bu gelişmeleri birlikte değerlendirdiğimizde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması çok daha farklı bir anlam kazanıyor. 

 

Bu anlaşma bugün için ülkelerden birine saldırı olduğunda diğerlerinin otomatik olarak savaşa gireceğini garanti eden klasik bir NATO modeli olmayabilir. 

 

Fakat bunun böyle olması anlaşmanın önemini azaltmıyor. 

 

Savunma sanayii işbirliği, askeri eğitim, istihbarat paylaşımı, ortak harp planlaması, kriz yönetimi, ekonomik ve siyasi dayanışma gibi alanlarda oluşturulacak mekanizmalar zaman içerisinde son derece güçlü bir stratejik ortaklığa dönüşebilir. 

 

Üstelik bu üçlüye ileride Mısır'ın ve hatta Katar'ın dahil olması halinde ortaya çıkacak tablo, Ortadoğu'nun güç dengelerini ciddi biçimde değiştirebilir. 

 

Böyle bir yapı yalnızca askeri bir ittifak değil, Ortadoğu'nun kendi güvenlik mimarisini dış güçlerin kontrolünden kısmen çıkartarak bölgesel aktörlerin kendi aralarında oluşturduğu yeni bir güvenlik düzeni anlamına da gelebilir. 

 

İran bu yapı için düşman mı, potansiyel ortak mı? 

 

İşte meselenin en kritik noktası burada. 

 

Dışarıdan bakıldığında bu tür bir yapılanmanın İran'a karşı oluşturulduğu düşünülebilir. Hatta ABD'nin bölgesel politikalarıyla uyumlu olduğu yönünde yorumlar yapılabilir. 

 

Ancak uzun vadeli jeopolitik açıdan baktığımızda bunun kaçınılmaz bir sonuç olduğunu söylemek mümkün değil. 

 

Tam tersine, Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran, Katar, Mısır ve diğer bölgesel aktörlerin kendi güvenliklerini birbirlerine karşı değil, dışarıdan gelen tehditlere karşı ortaklaştırabilecekleri bir düzen kurulması, bölgenin geleceği açısından çok daha anlamlı olabilir. 

 

Bu nedenle İran'ın da bu tür yapılanmaları otomatik biçimde kendisine yönelik tehdit olarak görmek yerine, doğru diplomatik hamlelerle kendi lehine çevrilebilecek fırsatlar olarak değerlendirmesi mümkündür. 

 

Çünkü Ortadoğu'da kalıcı bir güvenlik düzeni kurulacaksa bunun İran'sız olması kadar Türkiye'siz, Suudi Arabistan'sız veya Mısır'sız olması da gerçekçi değildir. 

 

Türkiye'nin önündeki tarihi fırsat: Kürt meselesinde yeni dönem 

 

Türkiye açısından bu denklemde ayrıca çok önemli bir gelişme daha yaşanıyor. 

 

Türkiye'nin Kürt meselesi konusunda attığı yeni adımlar, PKK'nın silah bırakma süreci ve örgütün Türkiye'ye yönelik silahlı faaliyetlerinin sona ermesi ihtimali, bölgesel güvenlik açısından son derece önemli sonuçlar doğurabilir. 

 

Suriye'deki Kürt gruplarla Şam yönetimi arasında doğrudan bir savaş yerine siyasi bir anlaşma zemininin oluşması da aynı şekilde önem taşıyor. 

 

Irak Kürdistan Bölgesi ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesi, Suriye'deki Kürtlerin merkezi yönetimle yeni bir ilişki kurması ve Türkler, Kürtler ve Araplar arasında geçmişten gelen sorunların azaltılması yönündeki gelişmeler, doğru yönetilebilirse yalnızca Türkiye açısından değil bütün bölge açısından tarihi bir fırsata dönüşebilir. 

 

Çünkü bölgedeki Kürt meselesinin savaş ve vekâlet çatışmaları üzerinden değil, siyasi entegrasyon ve karşılıklı güven üzerinden çözülmesi, Ortadoğu'nun dış güçlerin müdahalesine açık en önemli fay hatlarından birini ortadan kaldırabilir. 

 

Bu da Türkiye'nin bölgesel ağırlığını önemli ölçüde artırır. 

 

Taşlar yeniden diziliyor 

 

Elbette bütün bu gelişmeleri romantik bir iyimserlikle değerlendirmek doğru olmaz. 

 

Türkiye'nin, Suudi Arabistan'ın veya başka herhangi bir bölgesel aktörün attığı her adımı doğru kabul etmek zorunda değiliz. 

 

Yanlışlar yapılabilir. 

 

Reel politik gerekçelerle bugün kabul etmekte zorlandığımız açıklamalar yapılabilir. Stratejik hesaplarla kısa vadede çelişkili görünen adımlar atılabilir. 

 

Bunların eleştirilmesi, sorgulanması ve yanlış görülen politikaların açıkça ortaya konulması gerekir. 

 

Fakat eleştiri ile stratejik körlük arasında da önemli bir fark vardır. 

 

Bugün Ortadoğu'da taşlar yeniden döşeniyor. 

 

ABD'nin bölgedeki rolü sorgulanıyor. İsrail'in saldırı kapasitesi ve bölgesel hedefleri daha fazla ülkeyi tehdit ediyor. Körfez ülkeleri yeni güvenlik ortaklıkları arıyor. Türkiye kendi çevresinde yeni bir güvenlik kuşağı oluşturmaya çalışıyor. Rusya ve Çin bölgedeki ağırlıklarını artırıyor. İran ise bütün bu dönüşümün tam merkezinde bulunuyor. 

 

Dolayısıyla önümüzdeki dönem yalnızca yeni savaşların değil, yeni ittifakların ve yeni bölgesel dengelerin de dönemi olabilir. 

 

Bu noktada en büyük tehlike, bölge ülkelerinin birbirlerini esas tehdit olarak görmeye devam etmesidir. 

 

Çünkü Ortadoğu'nun tarihsel tecrübesi bize şunu gösteriyor: 

 

Bölge halklarını birbirine düşüren her yeni çatışma, çoğu zaman bölge dışındaki güçlerin işini kolaylaştırıyor. 

 

Bu nedenle provokasyonlara karşı son derece dikkatli olmak gerekiyor. 

 

Devletler arasında olduğu kadar toplumlar arasında da yeni düşmanlıklar üretmeye yönelik girişimler olacaktır. Her ülkede Müslüman kimliğiyle, hatta son derece radikal ve antiemperyalist söylemlerle ortaya çıkan ve toplumları birbirine düşürebilecek provokasyonlara yol açabilecek aktörlerin bulunabileceğini de unutmamak gerekir. 

 

Yeni dönemin en büyük sınavı, farklılıklarımızı birbirimize karşı kullanmak isteyen güçlerin oyununa gelmeden ortak çıkarlarımızı görebilmek olacaktır. 

 

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşmasını da bu geniş perspektiften okumak gerekiyor. 

 

Belki bugün bu anlaşma İran'a karşı bir ittifak gibi görünüyor. 

 

Ancak daha uzun vadede bunun, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini yeniden tanımlamaya başladığı daha büyük bir dönüşümün ilk adımlarından biri olup olmayacağını zaman gösterecek. 

 

Ve eğer bu süreç, İran'ı dışlayan değil İran'ı da içine alan; Türkiye'yi, Arap ülkelerini, Pakistan'ı ve bölgenin diğer aktörlerini birbirine karşı değil ortak güvenlik ve ortak çıkarlar etrafında buluşturan bir yapıya dönüşebilirse, bugün “İran'a karşı ittifak” olarak görülen bir anlaşma, yarının çok daha geniş bir bölgesel barış ve güvenlik mimarisinin başlangıç noktası dahi olabilir. 

 

Ortadoğu'nun önündeki tarihi fırsat tam da burada yatıyor: Birbirimize karşı yeni cepheler açmak yerine, bölgenin tamamını tehdit eden savaş ve dış müdahale düzenine karşı ortak bir güvenlik anlayışı geliştirmek. 

 

Bu nedenle bugün yapılması gereken ne olup biteni sorgusuz sualsiz alkışlamak ne de her yeni gelişmeyi bir komplo olarak görmektir. 

 

Dikkatli olalım, tetikte olalım, yanlışları eleştirelim; ancak taşların yeniden dizildiği bu tarihi dönemeçte birbirimize karşı değil, ortak geleceğimizden yana saf tutmayı da bilelim. 

 

──────────── 

KAYNAK: https://www.haberfikir.com/ 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar