Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un çalışmalarında çarpıcı bir gerçek sürekli karşımıza çıkar: Coğrafya tek başına kader değildir.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Hispanyola Adası’dır.
Aynı ada iki ülkeye bölünmüştür: Haiti ve Dominik Cumhuriyeti.
Aynı deniz.
Benzer iklim.
Benzer doğal koşullar.
Fakat birbirinden oldukça farklı iki toplumsal ve ekonomik tablo.
Demek ki mesele yalnızca toprağın verimli olması değildir. Mesele, o toprağın üzerinde nasıl bir devlet, kurum, hukuk ve toplum düzeni kurduğunuzdur.
Bir ülkenin gelişmişliğini yalnızca yollarına, köprülerine, havaalanlarına ve yüksek binalarına bakarak ölçemezsiniz.
Bir de cezaevlerine bakacaksınız.
Hastanelerine bakacaksınız.
Mahkemelerine bakacaksınız.
Okullarına bakacaksınız.
Sokaklarına bakacaksınız.
Aile yapısına bakacaksınız.
Gençlerinin neye bağımlı olduğuna, neyi hayal ettiğine ve neye değer verdiğine bakacaksınız.
Çünkü bir ülkede cezaevleri sürekli doluyorsa yalnızca suçluları değil, suç üreten toplumsal düzeni de konuşmak gerekir.
Hastaneler dolup taşıyorsa yalnızca doktor sayısını değil, insanı hasta eden yaşam biçimini de sorgulamak gerekir.
Trafik kazalarında her yıl binlerce insan ölüyorsa mesele sadece yol değildir. Eğitimdir, denetimdir, sorumluluk duygusudur ve insan hayatına verilen değerdir.
Madde bağımlılığı gençlerin hayatını kuşatıyorsa mesele yalnızca güvenlik değildir. Aileyi, eğitimi, umudu, aidiyeti ve gençlere sunduğunuz geleceği de tartışmak zorundasınız.
Boşanmaların ve aile içi çatışmaların olağanüstü biçimde artması da yalnızca mahkemelerin konusu değildir. Toplumun en küçük kurumu olan ailenin neden bu kadar kırılgan hâle geldiğini anlamak gerekir.
Gelişmişlik, insanın bedenini ne kadar teşhir edebildiğiyle de ölçülemez.
Özgürlük elbette değerlidir. İnsanların yaşam tercihlerine hukuk içinde saygı göstermek medeniyetin gereğidir. Fakat özgürlüğü yalnızca çıplaklık, teşhir ve sınırsız tüketim üzerinden tarif eden bir kültürün de kendisini sorgulaması gerekir.
Çünkü medeniyet, insanın ne kadar soyunabildiği değil, başkasının hakkına ne kadar saygı gösterebildiğidir.
Medeniyet, kırmızı ışıkta kimse görmediğinde de durabilmektir.
Medeniyet, yere çöp atmamaktır.
Medeniyet, güçsüzün hakkını güçlüden alabilmektir.
Medeniyet, kadınların ve çocukların korkmadan yaşayabilmesidir.
Medeniyet, farklı inançlara, kültürlere ve hayat tarzlarına tahammül edebilmektir.
Medeniyet, kendinden olmayana hakaret etmemektir.
Ve hepsinden önemlisi medeniyet, adalettir.
Çünkü adalet zayıfladığında diğer kurumlar da yavaş yavaş anlamını kaybeder.
Mahkemeye güvenmeyen insan başka kapılar arar.
Emeğinin karşılığını alamayan insan sisteme küser.
Liyakatin işe yaramadığına inanan genç çalışmaktan vazgeçer.
Kurallara uyanın kaybettiği, kuralları çiğneyenin kazandığı bir toplumda ahlak zamanla kişisel erdem olmaktan çıkar ve saflık gibi görülmeye başlanır.
İşte asıl çöküş burada başlar.
Acemoğlu’nun üzerinde durduğu kapsayıcı kurumların önemi tam da burada ortaya çıkar.
Gelişmiş ülke yalnızca zengin ülke değildir.
Kuralları kişiye göre değişmeyen ülkedir.
Mahkemesinde vatandaşın kimliğinin değil, hakkının konuştuğu ülkedir.
Çocuğuna kaliteli eğitim verebilen ülkedir.
Gençlerini uyuşturucuya, suça ve umutsuzluğa teslim etmeyen ülkedir.
Farklı kültürleri yok etmeye çalışmadan ortak bir toplumsal düzen kurabilen ülkedir.
İnsanını yaşatabilen ülkedir.
Dolayısıyla kalkınma yalnızca kişi başına düşen millî gelir değildir.
Kalkınma, kişi başına düşen adalettir.
Kişi başına düşen eğitimdir.
Kişi başına düşen güvendir.
Kişi başına düşen ahlaki sorumluluktur.
Kişi başına düşen gelecek umududur.
Gökyüzüne yüz katlı binalar dikebilirsiniz.
Binlerce kilometre otoyol yapabilirsiniz.
Dünyanın en büyük alışveriş merkezlerini açabilirsiniz.
Ama çocuklarınızı uyuşturucudan koruyamıyorsanız, yollarınızda insanlar dikkatsizlikten ölüyorsa, mahkemelerinize güven azalıyorsa, gençleriniz geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa ve toplum birbirinin değerlerine tahammül edemiyorsa ortada ciddi bir kalkınma problemi vardır.
Çünkü beton büyümüş olabilir.
Ama insan küçülmüşse buna medeniyet denmez.
Bir ülkenin gerçek kalkınma bilançosu gökdelenlerinin yüksekliğinde değil, insanlarının hayat kalitesinde görülür.
Cezaevlerinin kapısında görülür.
Hastanelerin koridorunda görülür.
Mahkeme salonunda görülür.
Okul sıralarında görülür.
Trafikte görülür.
Ailede görülür.
Sokakta görülür.
Ve nihayet insanın vicdanında görülür.
Haiti ile Dominik Cumhuriyeti’ni birbirinden ayıran deniz değildir.
Ülkeleri birbirinden asıl ayıran şey, insanı ve kurumları nasıl inşa ettikleridir.
Çünkü güçlü kurumlar olmadan ekonomi büyüse bile kalkınma eksik kalır.
Adalet olmadan zenginlik güven üretmez.
Eğitim olmadan teknoloji medeniyet üretmez.
Ahlaki sorumluluk olmadan özgürlük toplumsal huzur üretmez.
Ve insanı geliştirmeden hiçbir ülke gerçekten gelişmiş sayılmaz.
Bir ülkenin en büyük eseri yaptığı bina değil, yetiştirdiği insandır.
Mustafa Karadağlı


FACEBOOK YORUMLAR