Orta Doğu, çoğu zaman dışarıdan bakılarak tanımlanan, içeriden ise yaşanarak katlanılan bir coğrafyadır. Bu coğrafya hakkında üretilen söylemler, genellikle ahlaki yargılarla yüklüdür; oysa Orta Doğu, iyi ile kötünün net çizgilerle ayrılabildiği bir alan olmaktan ziyade, tarihsel yüklerin, zorunlu tercihlerle iç içe geçtiği bir yaşam alanıdır. Bu nedenle Orta Doğu’yu “cehennem” metaforuyla açıklamak, indirgemeci değil; yapısal bir sıkışmışlığa işaret eden analitik bir okumadır.
Cehennemde yaşayanın “iyi” ya da “kötü” olarak sınıflandırılması mümkün değildir. Çünkü cehennem, ahlaki konfor alanlarının değil, hayatta kalma zorunluluğunun belirleyici olduğu bir zemindir. Burada hüküm verenler çoğu zaman ateşin dışında duranlardır. Amin Maalouf, kimlik ve çatışma üzerine yaptığı çözümlemelerde, Orta Doğu insanının kimliğini özgürce seçmediğini; çoğu zaman tarih, siyaset ve dış müdahaleler tarafından tek bir kimliğe zorlandığını vurgular. Ona göre sorun, kimliklerin çokluğu değil; bu çokluğun siyasal olarak reddedilmesidir.
Bu bağlamda Orta Doğu tarihinin en dikkat çekici tecrübelerinden biri, Hz. Muhammed’in ortaya koyduğu ümmet anlayışıdır. Hz. Muhammed, Orta Doğu’nun çok ırklı, çok inançlı ve çok kültürlü yapısını inkâr ederek değil; tam tersine olduğu gibi kabul ederek birleştirici bir toplumsal zemin meydana getirmiştir. Ümmet kavramı, etnik kökeni, dili ya da kabile aidiyetini ortadan kaldırmayı değil; bunları üst kimlik içinde birlikte yaşatmayı hedeflemiştir. Bu yönüyle ümmet, pedagojik açıdan da son derece öğretici bir modeldir: Farklılıkların bastırılması değil, tanınması ve adalet temelinde korunması.
Antik düşünce geleneği de bu yaklaşımı destekler. Platon, adaletin tek tipleştirme ile değil, farklı unsurların dengesiyle mümkün olacağını savunurken; Aristoteles, çokluk ilkesini siyasal düzenin zorunlu şartı olarak görür. Tek ırk, tek inanç veya tek yorum üzerinden kurulan her siyasal yapı, kaçınılmaz olarak çatışma üretir. Orta Doğu’nun modern krizleri de büyük ölçüde bu gerçeğin inkârından beslenmektedir.
Pedagojik açıdan bakıldığında, Orta Doğu’yu öğrencilere anlatmanın en sağlıklı yolu, onu “şiddet coğrafyası” olarak etiketlemek değil; çoğulluğun yönetilemediği bir alan olarak ele almaktır. Tarihte birçok örnek bu coğrafyada bir arada yaşamanın mümkün olduğunu tarihsel olarak göstermiştir. Roma, Selçuklu, Osmanlı Devletleri gibi uzun ömürlü yapılar bunlara örnek verilebilir. Sorun, Orta Doğu’nun çokluğu değil; bu çokluğu tekleştirmeye çalışan modern siyasal akıllardır.
Orta Doğu, ne romantize edilecek bir masal diyarıdır ne de dışarıdan ahlaki üstünlükle yargılanacak bir karanlık alan. Eğer Orta Doğu bir cehennem olarak tanımlanacaksa, bu cehennemin asıl nedeni içerideki insanlar değil; çoğunluğu kabul etmeyen, farklılığı tehdit olarak gören yönetim anlayışlarıdır. Ve tarih bize açıkça şunu öğretir: Bu coğrafya ancak kapsayıcı, çoğulcu ve adalet merkezli bir fikirle yönetilebilir. Aksi hâlde her zaman dışarıdan müdahalelere açık kalacak, sürekli kan ve gözyaşı ile anılır olacaktır.


FACEBOOK YORUMLAR