Mustafa Karadağlı

Mustafa Karadağlı

[email protected]

Öğretmen olmak

13 Ağustos 2021 - 17:22


“Babam beni gökten yere indirdi. Hocam beni yerden göğe yükseltti” (Büyük İskender)

Şu öğretmenlik kadar zor ve bir o kadar muhteşem başka bir meslek var mıdır acaba yer yüzünde? Zor diyorum çünkü bir şeyi severek öğretmek, titizlik gerektirir. Bu nedenle öğretmenler sabah evden çıktığında “işe gidiyorum” demiyor, “Okula gidiyorum” diyor. Bu önemli bir ayrıntı kanımca. Çünkü öğretmenlik özel bir meslektir. Bu nedenle her sabah ailelerimizi, çocuklarımızı, sevdiklerimizi geride bırakarak bizlere kilometrelerce yol aldıran varoluşsal bir tutkudur öğretmenlik.

Öğretmen olmak mimar olmaktır. Öğretmen her şeyin kendi eseri olduğunu bilir. Öğretmenler yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla toplumu düzeltir, ülkeyi yüceltir, devleti güçlendirir ve tehlikelerden koruyabilirler. Öğretmen mesleği bir milletin, bir devletin geleceğini hazırlama sorumluluğunu taşıyan özel ve önemli bir ihtisas mesleğidir. Bu nedenle bir öğretmen birer mimar olduğunun farkındadadır. Bu zorluktan sonra da emeğinizin karşılığını paha biçilmez bir şekilde almak ise muhteşem kısacası.  

Bir yıl boyunca o çocuklarla birlikte kalan bir öğretmen bilir ki onlar orada kazara bulunmuyorlar. Her biri öğretmene ihtiyaç duyduğu gibi öğretmen de onlara ihtiyaç duyuyor.

Her öğrencinin kendini değerli, dinlenen ve harikalar gerçekleştirme kapasitesine sahip hissetmesi, ancak iyi hazırlanmış bir öğretmen politikasıyla olur. Öğretmenin bir sorumluluk olduğunu görüyorum. Bir öğrenciyi, bir öğretmeni, bir ebeveyni ya da herhangi birini öğrenirken izlemekten daha ödüllendirici bir şey olduğunu hayal edemiyorum. Tekrarlıyorum; öğretmenlik büyük bir çaba ve coşku ile iyi bir şekilde yapılmayı hak eden bir şey.

Elinizde bir çiçek yetişiyor, büyüyor, serpiliyor palazlanıp uçuyor. Hele hele yılların öğretmeniyseniz bu sizi de o kadar olgunlaştırıyor ki anlatılmaz. Bu çiçekler, bazen bir sahil kasabasında size koklatır kendini, bazen bir hastane odasında serum olup damarlarınızdan kalbinize sızar. Bazen baretle iş çizmesi arasında sıkışmış bir halde, mühendis kimliğiyle karşılar sizi o sarı sarı çiçekler. 

Bazen dağ başında unutulmuş esmer, yanık tenli çocukların umut öğretmeni olarak basından izlersiniz o savrulmuş kır çiçeklerini. Bazen, eski fotoğraflara bakıp onları bulmak ve yeniden koklamak istersiniz. Çünkü her  an karşınızdadır o çiçekler; bir türlü de solmazlar yani. Ne mevsimleri vardır, ne de ömürleri. Hep taze ve hep umut kokarlar öğretmenlerinin gözünde o çiçekler. 

Nasıl unutabilirsiniz ki? İlk okuma-yazmadaki parlayan o göz bebeklerini? Nasıl unutursunuz ki başarı merdivenlerini tırmanırken alınlarında boncuk boncuk terlemiş emeklerini? Nasıl unutabilirsiniz ki okul bahçesinde size demet demet uçan o barış güvercinlerini? 

Unutamazsınız kısaca, hayatta oldukça. Öğretmenin emeklisi olmazmış; bunu yaşayarak ancak teyit edebilirsiniz. İyi bir öğretmenin emekliliği son nefesine kadarmış gerçekten de.  
Geçenlerde uzunca bir aradan sonra İstanbul’a bir eğitim seminerine katılmak gittim.  Havaalanına indikten sonra bagajımı bekliyorum. Bagajımı, konveyör bandından almak için göz ucuyla konveyörü dikkatle takip ediyorum.  Bir türlü bagajımı bulamıyorum ya da gözden kaçırıyorum. Beni dışarda bekleyen dostumun telefonları da kesmek bilmiyor. Meşgule alıyorum zaman zaman. Zaman zaman da özel mesaj yazıyorum: “ birazdan oradayım. ” Fakat bagajı bir türlü bulamıyorum. Aksilik bu ya! Biraz daha yaklaşıp gözden kaçırdığım valizleri iyice kontrol ediyorum. Tam o sırada valizimi tanıyıp alıyorum. Platformlardan geçip beni misafir edecek dostumun beklediği yöne doğru ilerlerken arkamdan bir ses: 

“Hocaaaammmm!” 

Alışığız bu nidaya! 

Havaalanında ve yabancı bir şehirde olması biraz tuhaf!
Ses tekrarlıyor. Koşup yanıma gelen genç bir kız görüyorum bir anda. İç hatlarda bulunan  tüm gözler bizde. Şaşırıyorum. Arkasında anne ve babası ve kardeşleri onu hızlıca takip ediyorlar ne olduğunu tam anlamadan. 

Yıllar önce okuttuğum bir öğrencim. Büyümüş ama sanki öğretmenini görünce tekrar mavi önlüğünü giymiş ve okul bahçesinde bana doğru koşuyor. 

Üniversiteyi bitirmiş. Öğretmen olmuş. Doğunun kuş uçmaz, kervan geçmez bir kasabasında kendisi gibi kır çiçeklerine hayat veriyormuş. Sarılıyor, ellerimi öpüyor ve ağlıyor sevinçten. 
Allah’ım! 
Bir de sessiz olsa iyi olur ama; ses tonu ayarı da kaçmış gibi. Ne yapacağımı bilemiyorum bir anda. 

- Hocam sizi o kadar aradım ki. Numaranızı bir türlü bulamadım. Benim hayatımı etki altında bırakan temel insan sizdiniz. Öğrencilerime hep sizi anlatıyorum. Sizi sınıfımda ağırlamayı o kadar istiyorum ki.  Hocam, geçen pikniğe götürdüm çocukları piknikte bize oynattığınız oyunları oynattım onlara… Hocam, Hocam…


Bir konudan başka bir konuya atlıyor. 

-Ansızın çekip gittiniz. Ama o umut kokan sözlerinizi asla unutamadım. Bana okumayı sevdirdiniz. Her hafta bir kitap bitirdim. Tavsiyelerinize uydum. O mahalleden o okuldan eğitim fakültesine gidebilmeyi başardım.”

“Bu sözünüzü unutmadım. Sınıfıma da astım. “Dünyanın kaderini değiştirenler, zor şartlar altında yetişenlerdir.” Söz verdim kendime sizin gibi öğretmen olacağım. Şükür oldum da. Konuşuyor, gülüyor seviniyor kısacası. Annesini uzun süre kaybetmiş ve bulmuş bir kuzu gibiydi. Başarılı, mutlu ve heyecan dolu ve umutlu… 

Genelde öğrencilerimi ve sınıfımı ansızın terk etmem. Mutlaka haber veririm. Ayrıldıktan sonra da iletişimim devam eder onlarla. Fakat bu öğrencimin durumu farklıydı. Ani bir kararla idareci olmaya karar vermiştim. Dolayısıyla sınıfı başka bir öğretmene devredip okuldan ayrılmıştım. Okul idaresiyle de pek anlaşamadığım için tekrar okula gidip vedalaşamadım.  

Meslek hayatımda öyküsü beni etkilemiş öğrencilerimden biriydi. Bu öğrencimin özel bir durumu vardı. Çocuk dedesiyle kalıyordu. Engelli bir babaannesi vardı. Genç yaşta sorumluluk altına girmişti. Onlara bakıyor ve temel ihtiyaçlarının giderilmesine yardımcı oluyordu. Anne ve babası köyde kalıyordu. Anne ve babası  pek okuması taraftarı değildi. Dede ve nenesine bakması için küçük yaşta onu büyük bir sorumluluğun altına koymuşlardı. Fakat yoğun çabalarım ve öğrenciyle birebir ilgilenip rehberlik etmem hayatını değiştirmişti. 
Öğretmen olarak, ilk aydan itibaren tüm öğrencilerimin evlerini ziyaret ederim genelde.  Asla ve asla sınıfta “annen-baban ne iş yapıyor?” gibi bir soru sorup sınıfta hiçbir öğrencimi kariyer yarışına sokmadım.  Öğrencilerimin durumlarını yerinde görür, ona göre ders planımı yapar, sık sık velileri okula davet eder öğrencimin ve tüm sınıfımın durumunu onlara birebir anlatırdım. Dolayısıyla verdiğim tüm ödevleri öğrencilerin durumunu da dikkate alarak verirdim. 

İşte bu öğrencimi de böyle bir ortamda yetiştirdim. Aile ziyaretinden sonra ilk işim ona bir kitap seti hediye etmek oldu. Evinde televizyon olmaması büyük bir şanstı.  Zeki ve çalışkan olan bu öğrencime her sabah mutat öğrenci andı yerine, evde okuduğu kitapların özetini anlatırdım. Bu sistem, öyle bir teşvik ediciydi ki neredeyse tüm sınıf, kitap okuma yarışına giriyor ve sınıf, okuduğu kitabı anlatma yarışına giriyordu. Ayrıca benim sınıfımın bir özelliği de oturma planı diye bir planın olmamasıydı. Özel durumu olan öğrenciler hariç, kuralım şuydu; ilk gelen önde oturur. Bu sayede geç gelme sorununu da halletmiş oluyor, okul heyecanının en az bir saat önceden yaşatmış oluyordum çiçeklerime. Bu öğrencim kendisini okuttuğum süre boyunca ön sırayı hiç kimseye kaptırmadı. Olgun bir insan gibi sorumluluğunu hakkıyla yerine getiriyordu. Yaşamı, okulu, arkadaşlarını ve en önemlisi de öğretmenini çok seviyordu. 

Anne ve babasının şaşkın bakışları arasında havaalanında uzun uzun konuştuk. Anne ve babası şükran ve minnetle bana defalarca teşekkür ettiler. Köyden ayrılıp İstanbul’a yerleşmişler. Diğer erkek çocukları İstanbul’da büyük bir işletme sahibi olmuş. Köyü bırakıp şehre yerleşmişler. Yaşlıları ise Hakkın rahmetine kavuşmuş.  Israrla evlerinde misafir etmek istediler. Bu samimi ve içten davetlerine karşılık, daha sonra uğrama sözü, verip havaalanından ayrıldık. 

İşte bu kutsal mesleğin böyle güzel bir mükâfatı da var. Siz bunu hiçbir suretle başka bir mesleğin güzellikleri arasında bulamazsınız. Maddi imkânlarla ölçülecek bir durum da değil bu.  Bunun hazzını ömür boyu yüreğinizde taşırsınız. Dünyanın en yüksek prestijli makamında olursanız dahi, bir insanın menfaatsiz, riyasız ve içten koşup size sarılmasını sağlayamazsınız. 
Evet, sevgi çiçekleri hiçbir zaman solmuyor, kurumuyor ve mevsim fark etmeksizin her dem canlı canlı olarak karşınıza çıkıyor. 
Öğrencilerime, onların başarılarından ne kadar gurur duyduğumu söylerken gerçekten bunu kastediyorum. Onlar benim çocuklarım ve hayatta nereye giderlerse gitsinler benim bir parçamı alırlar. 
Öğretmenler olarak biz gerçekten dünyaya dokunuruz!   Ne mutlu bu kutsal mesleğin hakkını veren yürek insanı öğretmenlerimize.
Selam ve Muhabbetle…

 

Bu yazı 514 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum