Mustafa Karadağlı

Mustafa Karadağlı

[email protected]

Cehalet Mutluluktur

06 Aralık 2022 - 12:05


Gittikçe artan bir problemimiz var. Cehalet! Bu illet, cahil sayısı arttıkça aydınlarımızı da vuruyor... Aydınlar cehaleti normal görmeye başlayacak neredeyse...

Cehaleti beyinsel fonksiyonları çalışmayan eksik bireyler olarak görmek, onlara doğal sıfatlar eklemek ve bir imtiyaz tanımak gerekir kanımca. Aslında kanuni bir düzenlemeyle cahiller suç işlediklerinde; "ben cahilim cezai ehliyetim yok!" savunmasını onlara bir hak olarak vermek gerekir. Bu yüzden eğer cehalet bir sağlık problemi olsaydı, inanın hastanelerin en uzun kuyruklarını cehalet poliklinikleri oluştururdu.

Bir insanın astrofizik bilmemesi cehaletinin bir göstergesi ve belirleyicisi değildir, insanın cehaletini belirleyen şey, etrafına rahatsızlık vermeyi marifet sayması, iyi bir şey yapıyorcasına bununla gururlanmasıdır. İşte bu yüzden cehalet bir yaşam biçimidir. Bir tercihtir. Cehalet gerçeğe karşı bir direnme biçimidir.

Cehalet ile ilgili bir zamanlar ilginç bir hikâye dinlemiştim. Bu hikâyede, anlayanlar için, cehaletin topluma sirayet etmiş bir kanser olduğu somut bir şekilde anlatılır:

Dere, tepe, dağ, ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gider, gider gider yürürmüş. Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş. Alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf evleri bir tuhaf, insanlı bir tuhafmış köyün. Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri.

Gezgin adam karar vermiş burada yaşamaya. Hiç değilse benim bir gözüm var diyormuş. “Körler ülkesinde şaşılar, kral olur, derler.” Bende bunların başına geçer kralca yaşarım, demiş.

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.

Adam, şaşkın hallerine bakıyormuş, onların. Yürümeleri konuşmaları doğrusu başka türlüymüş. Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş. “Filanca malını çaldı falancanın.”

Körler:
“Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki.”

“Ben duymadım gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.

” Körler, göz diye görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde meğerki çoktan unutmuşlar bu hissi.

“Ne demek görmek demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?”

“Anlıyorum tabii ki!” “İnanmayız imtihan edeceğiz seni.”

Adamı almışlar uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış. O mesafeden hiçbir şeyin işitilmeyeceğini. Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler. Adam anlatmış:
“Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz. Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor.” vs…

Bakmışlar hepsi doğru; sonra da bir evin için girip bağırmışlar…

“Anlatsana.” “İçeri girdiniz, göremiyorum ki.”

Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:

“Ne olmuş yani içeri girmişsek. Birazcık fark etti, anlat anlat” demişler. “Arada duvar var, görmüyorum.”

Körler:
“Sen atıyorsun demişler. Demin tesadüf etti. Bak şimdi bilmiyorsun.” “Çıkın dışarı, söyleyeyim.”“Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi ha dışarısı ne çıkar yani?”
“Ben duymuyorum, ben görüyorum” diyormuş adam.

Öyle şey olmaz, demişler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun hekime muayene ettireceğiz seni. Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler…

Hekim de kör tabii… Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:

“Buldum demiş. Bozukluk burada.”

Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:

“Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim. Düzeltirim onu.”

Körler ülkesinde kral olmaya kalkan gezginci, zor bela kurtarmış kendini oradan.
Hikâye, tanıdık gelmedi mi size? Bizim insanı anlatıyor sanki. Bilmeyen bilmiyordur, bunda bir şey yok, herkesin, dünyanın en kültürlü insanının bile bilmediği bir şeyler mutlaka vardır. Çözümü basittir; bilmediğin konulara girmezsin, ahkâm kesmezsin, bilmek istiyorsan da oturur araştırır, öğrenirsin.

Bir tartışmada bilmediğin bir şeyle karşılaştığında çok çok "aaa bilmiyorum ben onu" dersin. Cehalet ise bilmediğini dahi bilmemektir. Çözümü yoktur, çünkü bilmediğini bilmediğinden her konuya girer, her konuda bir ahkâm kesersin, öğrenip öğrenmemeyi de umursamazsın. Ve asla "bilmiyorum" demez, seni bilmemekle, cehaletle itham edenlere de öfke püskürür, asla boynunu eğip "bilmiyordum, öğreneyim" demezsin. Bilmemek tehlikeli değildir, cehaletse dünyanın en tehlikeli şeyidir. Çünkü değişmez dediğimiz doğruların ne kadar tartışılabileceği ortaya çıkar.

Cahilin hayatı da yalanlar üzerine kuruludur zaten. En büyük yalanı başta kendine söylemiştir. Oysa ünlü bir düşünür; “dünyada mutlu olabilmenin ölçüsü yalansız bir hayat tarzı geliştirmektir” der.

Cahiller, hikayedeki gibi aslında kördürler, görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve görenleri de düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar. Bu asrın en büyük hastalığı bu. Sorun cahil olmak değil; asıl sorun, aydın görüntüsü vermeye başlayınca ortaya çıkıyor…

Hayatımızın çoğu, cahillerin yalanlarını dinleyerek geçiyor, geçecek gibi… Bununla beraber ömür sermayemizde tükenip gidiyor. Alışılmış çaresizlikler hepimizi ikna etmiş galiba. Özel ve genel işlerimizi birbirinden ayırıp olması gerekeni değil, olana bizde uyduk. Halkı eğitmek yerine, başlar, liderler, abiler, hocalar, akımlar ve sembollerle uğraşıyoruz. Böylece cehaleti baş tacı yapıyoruz. Ve nihayet erdemin temel taşı olan erdemli insanı da bir türlü yetiştiremiyoruz ne yazık ki.


 

Bu yazı 334 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum