Genel Seçimlerin Analizi Ve Ak Parti nin Küresel Politikası


20 Haziran 2011 Pazartesi 00:00
12 Haziran Genel Seçimlerinden sonra Türkiye’deki seçimler çeşitli kesimlerce analiz edilirken okuduğum bir dergide dışardan Türkiye’nin resminin okunuşunu sizinle paylaşmak istedim.


‘’AK Parti, 12 Haziranda yapılan seçimleri kazanarak üçüncü döneminde de iktidarda kalma hakkını kazandı, geçerli oylar birkaç parti arasında dağılmış olmasına rağmen, AKP uzak ara en çok oyu alan parti oldu. Ancak, bununla birlikte,  neredeyse, ağırlığı muhalefet ve geniş manada laiklik vurgusundaki CHP olmak üzere seçmenlerin yarısı diğer partilere oy verdiler.  Daha da önemlisi, AKP, kendisine anayasayı tek başına değiştirme yetkisi verecek mutlak çoğunluğu elde edemedi.

 Seçimlerde, AKP mutlak çoğunluğu elde etmek diğerleri de bunu önlemek için yarıştılar. AKP’nin mutlak çoğunluğu elde edememesi, mevcut statükonun geniş bir şekilde olduğu gibi kalacağı anlamına gelmekle AKP Türkiye’de en güçlü parti olarak kalıp, hükümeti koalisyon ortağına ihtiyaç duymadan oluşturma hakkını elde etmiştir. Ancak diğer siyasal partiler ile uyumlu olmaksızın anayasayı yeniden yazma hakkını elde edememiştir.

10 yıldır Türkiye istikrarlı bir çerçevede işine bakmaya devam ediyor ve 10 yıldır ülkeyi AKP yönetiyor. Muhalefet;  ideolojik bölünmelere uğramış olması dolayısıyla, AKP’nin oylarını güçlü bir şekilde parçalayacak durumda değil. AKP ise; politikalarını anayasal çerçevede oluşturabilecek ve mevcut anayasanın ötesini muhalefeti dikkate almadan oluşturamayacak. Bu anlamda Türk Siyasal Sistemi, bu şekliyle uzun süre var olacak bir gerçekliği de üretmiş durumda. Uzun soluklu iktidarlara sahip diğer birkaç ülkede, bu devamlık ancak lider devamlılığına bağlanıyor. Türkiye’de bir demokratik sistem kurulduğundan beri, açık bir şekilde, söylemler; genellikle hararetli, suçlamalar havada uçuşur ve dini diktatörlüğü empoze edecek askeri darbelerin ise bitti. Genel olarak bu düşünce paylaşılabilir;. Her demokraside olduğu gibi, Türkiye’de de söylem ve gerçeklik dikkatli bir şekilde birbirinden ayrılmalıdır.
AKP’nin hem iç, hemde dış politikada Türkiyenin yönünü yeni bir doğrultuya doğru çevirdiği iddia edilmektedir. İç politikada, yönler çok belli; CHP dînî içerikli konuların tümü ile özel hayat bağlamında tutulmasına ciddi bir şekilde gayret gösterirken, AKP; Türkiye’nin İslami kültürünü siyasal yapısına bir dereceye kadar eklemleyecek bir genel kabul arayışı içindedir.

Bunun iki sonucu var: içeride, AKP yeni bir hassasiyet yaratacak güce sahip olurken, İslami ilkelere uygun kurumlar yaratacak (bunun arzu edilen amaçlardan biri olduğu varsayılmaktadır) bir güce sahip olamıyor. Yine de, laikler, modern Türkiye’nin kurucusu,  Atatürk’den aldıkları mirasın ve kendi dın dışı haklarının –ki bunlardan biri kadınların başlarını örtecek kıyafet giymeme hakkıdır- saldırı altında olduğu hususunu gözden geçiriyorlar. Bundan dolayı da, yapılan konuşmalarda kamusal gidişat farklılıklar göstermektedir. Hakikatte de,  laiklerin en kötü korkusunun gerçekleşmesi ile AKP’nin arzuları arasında çarpışma devam eder gelirken, seçim zamanı olsun veya olmasın Türkiye’de devamlı bir kriz vardır. Bir kez daha ifade edersek; yalnızca basit bir bakış açısıyla, niyet okuyuculuğuna soyunmadan ve ilave işler yapacak güçleri olmadığı için AKP liderlerinin kalplerinde taşıdıkları niyetleri bilmeden, dışarıya yansıyan bu arzuları biz alçak gönüllü talepler olarak dikkate alıyoruz.

AKP’nin yükselişi ve sahip olduğu içeriye yönelik gündem maddeleri, sadece içeriye yönelik sonuçları olacak konular da değil. 2001 yılından beri ABD kökten dinci müslümanlarla çarpışmakta ve ortaya çıkan bu tehlike, Amerika’nın ötesinde Avrupa’ya ve diğer ülkelere doğru yayılmaktadır. Pek çok açıdan, Türkiye en müreffeh ve en çok askeri güce sahip islam ülkesi iken, AKP’nin sahip olduğu programın radikal islamcı olduğu ve Türkiye’nin uluslarası sistemde endişe ve düşmanlık yaratacak şekilde radikal islamcılığa doğru eğilim gösterdiği düşüncesi hakimdir. 

Radikal İslamcı bir Türkiye düşüncesi korkutucu bulunmasına rağmen pek çok batılı için Türkiye’nin “kaybedilmesi” garip bir hoşnutluk içinde karşılanıp Türkiye’nin uluslararası toplumdan dışlanması istenirken, gerçek göründüğünden çok daha karmaşıktır. Öncelikle, Avrupanın en büyük ordularına sahip olan ve geçen yıl % 8.9 ekonomik büyümeyi başarmış, dünyanın en önemli gayrımenkullerinden bir kısmını elinde bulunduran bir ülkeyi dışlamak o kadar da kolay olmayacaktır. Batının bakış açısına göre en kötü senaryo gerçekleşirse, Türkiye’yi dışlamak oldukça zor veya fiziken Türkiye ile savaşmak daha bile zor iken, İslamcı bir Türkiye ile başa çıkmak hepsinden de zordur. Türkiyenin radikal islamcılar tarafından ele geçirildiği gerçekse, -şahsen ben bu tür şeylere inanmıyorum- evvel emirde, bu daha çok ABD ve tabii ki bölgedeki müttefikleri açısından büyük bir felaket olur. Türkiye’nin istila edilmesi bir opsiyon olmadığından beri, tek seçenek, uzlaşma olarak durmaktadır. Şunu da not etmekte bir hayli ilginç olacaktır ki;  Türkiye’nin uzlaşmaya en çok karşı çıkan ülke olduğu ve talep ettiklerinin aşırı ve suni olarak yaratılmış şeylerden oluşması dolayısıyla teklif ettiklerinin çok da net olmamasından kaynaklanmaktadır. Türkiye daha çok söylemde bulunur, jeopolitik gerekçeler ileri sürmez, ancak korku gerçek ve tehlike orada biryerler de durmaktadır. Çözüm de belirsizdir.



 
Bu şekliyle, çözümlemelerimizde Türkiye’yi daha geniş bir jeopolitik bağlamda dikkate almak kanaatimce daha kullanışlı olacak. Türkiye, dünyanın en önemli su geçiş yollarından birinin üzerinde oturmakta ve Boğaziçi, Akdeniz ile Karadenizi birbirine bağlamaktadır. Atatürk tarafından ülke için arzu edilense; içine dönmüş ve bir kazancı olmayacak büyük güç mücadelelerine girmeyecek bir Türkiye idi. Kafkasların bir parçası, İran ile ortak sınırlara sahip, Arap dünyasının başlangıcı ve Avrupanın bir uzantısı olduğunu bir veri olarak aldığımızda,  Türkiye kaçınılamaz bir şekilde diğer ülkelerin planları içinde yer almak durumundadır. Mesela, İkinci Dünya Savaşında her iki gücün de Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa çekmek istemeleri gibi. Özellikle; Bakü Petrol Sahaları üzerinde Türk baskısını isteyen Almanların taleplerinde olduğu gibi. İkinci Dünya Savaşından sonra, Soğuk Savaş Türkiye’yi ABD ye doğru ittirmiştir. Kafkaslardaki baskı ve Sovyetlerin Boğazları kontrol etme iştahı- ki bu Rusların tarihi amaçlarındandır-Türkiye’ye Birleşik Devletlerle ortak olması konusunda bir sebep oluşturmuş, Amerikalılar, Sovyetlerin Akdenize serbestçe erişebilmelerini istemezlerken, Türkler de Boğazları kaybetmeyi veya Sovyetler tarafından yönetilmeyi hiç sempatik bulamamışlardır.
 
Amerikan bakış açısından, Türk-ABD yakın ilişkileri normal addedilebilecek seviyelere gelmişti. Fakat Soğuk Savaşın sonu ile pek çok ilişki yeniden tanımlanmış ve pek çok olayda da, oldukça uzun bir süre, taraflardan bazıları bu yeni tanımlamanın farkında bile olmamışlardır. Türk-ABD ilişkilerinin temeli, ortak düşman Sovyetlerin varlığına dayanmaktaydı. Bu düşmanın ortadan kalkmasıyla, bu temel de ortadan kalkmış, fakat 1990’larda tarafların mevcut konumlarını yeniden değerlendirmelerine yol açacak bir baskı hissetmediklerinden mevcut ilişkinin üzerinde düşünmektense, olduğu gibi bırakmak daha kolaylarına geldiği için, ittifak el değmeden devam ettirilmişti. Bu ortaklık 2001’deki olaydan sonra, artık mevcut hali ile devam ettirilebilir olmaktan çıkmıştır. Çünkü; Amerika’nın yeni bir düşman olan radikal İslami akımlarla yüzyüze gelmesi noktasında, Türkler, temel bir sorun ile karşılaştılar: gelişmeler karşısında Amerika’nın savaşına dahil mi olacaklar yoksa kendilerini geri mi çekeceklerdi? 2001’den sonra ortaklığın bir maliyete katlanmaksızın yürütülemeyecek olduğu zamanlara gelinmişti. 

Kırılma noktası, 2003’ün başlarında, AKP’nin 2002 sonlarında seçim zaferi kazanmasının hemen akabinde; Birleşik Devletler tarafından Irak’ın işgal edilmesi sırasında oluşmuştur.  Birleşik Devletlerin Kuzey Irak topraklarına Türkiye’nin Güneyinden bir tümen göndermek istemesine Türkler izin vermemişlerdir. Bu uzlaşmazlık, iki şekilde, kritik bir kırılmanın temsilcisi olmuştu:  birincisi, İkinci Dünya Savaşından beri bir Amerikan krizinden Türkler kendilerini ilk defa bu kadar uzakta tutuyorlardı ve ilk defa kendi sınırlarına bu kadar yakın yerde bir kriz oluşmuştu. İkincisi, alınan bu red kararı islamcılara sempatik gözle baktığından şüphe edilen bir hükümet tarafından alınmış bir karardı. Türkler Amerika ile ilişkilerini yine de tümü ile koparmadılar, sonuçta Amerikan hava harekatının Türkiye’den devam etmesine izin verdiler ve Afganistan’a yardım programına katıldılar. Fakat, Birleşik Devletler için, Irak hakkındaki Türkiye’nin kararı ilişkilerin tanımlanma zamanına denk gelmişti. Farkettiler ki; Türklerin desteğini bir karşılık olmaksızın alamayacaklar ve Türkler, Birleşik Devletlerin içinde olduğu harekatın kendileri için çok da önemli olmadığını düşünmektedirler. İlişkiler kesilmedi fakat oldukça gerginleşti.
Türkiye, Amerika ile yaşadığı ayrışmanın bir benzerini Avrupa ile de yaşamıştır. Ortaçağın yaşandığı zamanlardan beri, Türkiye kendini bir Avrupa ülkesi kabul ederek geçici bir durakta beklediği düşüncesiyle, Avrupa Birliği üyeliğinin peşinde koşturmuştu. Bu politika, her şeye rağmen, AKP tarafından da aynen takip edilmiştir. Önceleri; Türkiye’nin üyeliğine karşı görüşler daha çok ekonomik gelişmemişlik şartları üzerine oturtulurken, bunun zıddı olarak, son 10 yılda, 2008 global finansal kriz sonrası da dahil olmak üzere, Türkiye çok dramatik bir ekonomik gelişmeyi gerçekleştirip, ekonomik büyümesi ile ülkesini pek çok Avrupa ülkesinden daha ileride bir yere taşımıştı. Azgelişmişlik argümanı elde tutulamıyor artık. 
Bu gelişmelere rağmen, Avrupa Birliği Türkiye’nin tam üyeliğini engellemeye devam ediyor. Gerekçe basit: Göç Sorunu. 1960 ve 70’lerde Avrupaya yoğun bir Türk göçü yaşanmıştı. Almanya ve Fransa, müslümanların göçleri dolayısıyla yeteri kadar sosyal gerginliğin içinde olduklarını ve Türkiye’nin Topluluğa kabul edilmesi ile esaslı bir şekilde sınırları açmış olacaklarını düşünüyorlar. Şimdi, sağlam bir argüman üretilmeli, ki; Türkiye’ye ekonomik olarak bir felaket resmi çizilsin. Fakat, artık Türkiye için üyelik, reddedilmesi kadar önemli bir konu değil. Avrupa’nın göç sorunlarına bağlayarak tam üyeliğini reddetmesi, Türkiyeyi Avrupalılara yabancılaştırıyor ve AKP’ye “arkasını batıya döndü” suçlamasında bulunmayı imkânsız kılıyor.
Bu nedenlerle, Türkler, Irak Savaşına katılmak istemiyorlar, Birleşik Devletler ile bir ayrılık yaratılması ve Birliğe üyeliğinin Avrupa tarafından red edilmesi de  Avrupa Birliği ile bir ayrışma yaratılmasına sebep oluyor. Türklerin bakış açısından, Amerikanın Irak’ı işgal etmesi hastalıklı bir bakışla tasarlanmış ve Avrupanın pozisyonu da en nihayetinde ırkçıdır. Bu manada kendilerini Batıdan uzakta görüyorlar.
Artık diğer iki güç devrede. Birincisi, İslam dünyası kendi şeklini değiştirmektedir. Siyasal görüşlerin ezici bir çoğunlukla laik düzenden yana olmasından, kazara Atatürk’ten etkilenerek değil, İslam dünyasının ana eğiliminin artık laik olmaması itibarıyla değişik derecelerde olmak üzere, daha çok dini yöne doğru kaymış olmasıdır. Bu durumda Türkiye kaçınılmaz bir şekilde İslam dünyasının geri kalanının baskı ve gerilimini hissedecektir. Sorun Türkiye’nin ne kadarlık bir seviyede bu yörüngeye gireceği sorunudur. 

Diğer güç jeopolitik güçtür. İslam dünyasında devam etmekte olan iki ana savaş Amerika tarafından açılmış, ancak tatmin edici bir sonuca ulaştırılamamıştır. Esas amaçlara ulaşılırken, -Birleşik Devletlere başka ilave bir saldırı olmamıştır- çabalamalar devam ettirilememekte veya bölgede islami olmayan rejimlerin yaratılması da başarıya ulaştırılamamaktadır. Nihayetinde, Birleşik Devletler arkasında istikrarsızlık ve artan oranda güçlenmiş ve kendine güveni gelmiş olan bir Türkiye bırakarak bölgeden çekilmeye başlamıştır.
Sonuçta, Türkiye’nin iktisadi ve askeri gücü bölgesel bir güce dönüşmek zorunda ve  Amerikanın bölgeden çekilmesiyle, Türkiye pek çok açıdan bölgesel güç haline gelmiş de oluyor zaten. Özellikle, şurası bir hakikat ki, Birleşik Devletlerin yaşanamaz hale getirdiği yerlerde, AKP hükümetine sahip olması itibarıyla, Türkiye liderlik konumunu ele alıyor. Bir başka neden ki; bu en çok dikkate değer olandır; Türkiye bölgenin geri kalanını dikkate aldığımızda, ılımlı bir görünüşle öne çıkmaktadır. Ancak, bu öne çıkış kendi tasarımından çok Birleşik Devletlerin yanlış adımlarından ve kayıplarından kaynaklanmaktadır. Türklerin 2010 yılındaki yardım filosu Gazze’ye hareket ettiğinde ve İsrailliler tarafından yolu kesildiğinde, Türkler bu olayın gerçekleşmesinin kazancının en azından Türkiye’nin İslam Dünyası liderliğini ele geçirmesine vesile olacağını düşündüler. İsrail’in görüşü ise, Türkiye’nin radikal islamcıları destekledikleri şeklinde idi.
Bu bir yanlış anlama meselesi değil, Türkiye ile İsrail’in ilişkilerinin temelinde, örneğin, Sovyet yanlısı Arap hükümetlerine karşı birşeyler yapma zorunluluğundan başka bir payda yoktu.  Ancak, artık, Sovyet yanlısı bu hükümetlerin yerlerinde yeller esiyor ve Türkiye’nin laikliğe dayanan temeli de değişime uğramış durumda. Aynı durum Amerika ile Avrupa için de geçerli. Amerika ve Avrupa devletlerinin hiçbiri Türkiye’nin yönünü değiştirmesini istemiyor olmasına rağmen, Soğuk Savaşın sona erdiği ve İslamcı güçlerin yükseldiği bir çağda bu kabil bir yön değiştirmenin kaçınılmaz olduğunu göze alırsak, şu ana kadar Türkiye’de gerçekleşen değişimlerin diğer ülkeler ile kıyaslandığında oldukça yumuşak kaldığını bile söyleyebiliriz. Fakat daha da önemlisi, ittifakın temelleri ortadan kayboldu ve taraflardan biri bile ortaklığı ayağa kaldıracak yeni bir temel bulamıyor. 19. yüzyılın sonunda Amerika ile İngiltere’nin gösterdikleri gelişmeden örneklenebileceği gibi, yükselen güç, eskiden var olan gücü tedirgin etmektedir. Eski ve yeni güçler, ekonomik olarak işbirliği içinde olabilir ve askeri bir çatışmadan kaçınırlar, fakat birlikte bir arada durmaktan da asla hazzetmezler. Gelişen güç, daha büyük gücün kendini boğmaya çalıştığından daima şüphe eder. Büyük güç ise gelişen gücün, herşeyin düzenini değiştireceğinden şüphe eder. Hakikatte ise, bu varsayımlar genellikle doğrudur.
Türkiye’nin gücünün gelişmesi tamamlanmamıştır. Suriye ve diğer ülkelerde ortaya çıkan olaylarla başa çıkmaya çalışıyor -çoğunlukla bunlar söylemlerden oluşuyor- ki bu da bize, Türkiye’nin, yalnız başına, çevresindeki olaylarla baş etme yeteneği olup olmadığını gösterecek. İçinde bulunduğumuz aşamada bir kanaate varmamız için hala çok erken. Şimdi, eski ilişki temellerinin zayıfladığı ve yenilerinin inşa edilmesinin güç olduğunun ispatlandığı bir zamandayız. Türkiye’deki bu seçim sonuçları, çok daha radikal bir aşamaya veya çok yavaşlamış bir aşamaya girilmeksizin yürümekte olan süreçlerin halen devam ettiğini gösterdi. Türkiye ile sağlam ilişkilere sahip olan güçler, bu ilişkilere ve merak ettiği nedenlere daha uzun süre sahip olamayacaklar. Türkiye; hükümetinin attığı adımlar dolayısıyla, hem içerisi için, hem de diğer ülkelerle ilişkileri hakkında neden kendinden korku duyulduğunu ve kendisi ile ilgili en kötü varsayımların üretildiğini anlamıyor. Ama yinede bu varsayımlardan birinin gerçekleşmesi bir sürpriz olmayabilir. Tarih böyle söylüyor çünkü.’’


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Yukarı Çık