Zübeyir YETİK'in Konuşması


30 Kasım -0001 Çarşamba 00:00
(29 Ocak Günü Şanlıurfa’da, Memleket Edebiyat Dergisi, Şanlıurfa Gazeteciler Birliği Türkiye Yazarlar Birliği ve Memur-Sen Konfederasyonunun katkılarıyla, “Zübeyir Yetik’e Saygı” adı altında bir program gerçekleştirildi. Bu program çerçevesinde Memleket Edebiyat Dergisi Zübeyir Yetik için özel bir sayı çıkardı,  panel ve slâyt gösterisinin yer aldığı bir de gece düzenlendi. Program çerçevesinde gecede Zübeyir Yetik de bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı dergimize alıntılayarak okuyucularımızla da paylaşmak istediğimiz için aşağıda sunuyoruz: )
Konuşmama, Biricik Efendimiz başta olmak üzere Yüce Allah’ın tüm Elçilerine, bütün müminlere ve siz Değerli Dostlarıma selâmlarımı ileterek başlıyorum.
Gerek az önce dinlemiş bulunduğunuz konuşmalarda ve gerekse bu gece/bu gün münasebetiyle hazırlanmış bulunan elinizdeki dergide, genç dostlarım tarafından “yitik şehir/yitik medeniyet” temeli üzerine kurgulanmış, geliştirilmiş bir tema işleniyor.
Temele oturtulan bu ibareye baktığımızda iki önemli vurguyla karşılaşıyoruz:
Bunlardan birincisinde çöken, yıkılan, yok olan, gözden ve gönülden çıkarılan, dolayısıyla “tarih” konusu olup gündemden düşmüş bulunan değil de, yitik, yiten, yitinmiş, yitirilmiş bir medeniyet, bir uygarlık söz konusu ediliyor ve buna ilişkin kaygılar dile getiriliyor.
İkincisi ise, şehir ve medeniyet vurgusu; daha doğrusu bu iki kavram-kelimenin birbirleriyle ilişkisine ya da birbirlerinden ayrılmazlığına yapılan vurgu.. “Yitik” kaygısı, yitirmiş olma duygusu, işte bu vurgulamanın getirdiği açılım doğrultusunda ortaya çıkıyor.. Bu açılım Urfa’mız, tarih boyunca hep gerçek bir “medine” olan, medeniyetlere yataklık etmiş bulunan Urfa’mız bağlamında gündeme gelip, oradan bir “yitik medeniyet”i kucaklayıcı genişliğe erişiyor.
Bu cümlemde yer alan “yitik medeniyet”  ve “medeniyetlere yataklık etmiş” olmak olgularının bir arada anılması, ilk bakışta, tekil ve çoğulu ayırt etmeyi gözden kaçırmış bir yaklaşım gibi algılanabileceğinden, ifade bir tür çelişki içinde görülebilir.. Ya da, “medeniyetlere yataklık etmiş olan bir kent” ifadesinin yanında yer alan “yitik medeniyet” ibaresinin bu kentin yataklık ettiği medeniyetlerden hangisine işaret etmekte olduğu sorusuna yol açabilir.
Böyle bir soruyu kısa bir açıklamayla yanıtlamış olmak ya da görünürdeki bu çelişkiyi giderebilmek için, belki, önce “medeniyet” kavramı ile birlikte Urfa’mızın yataklık etmiş bulunduğu “medeniyetler” üzerine birkaç söz söylemem gerekecek.
Medeniyet, etimolojik olarak “din” kelimesinin bir türevidir. Dinin yaşama geçirilmesi, bir başka deyişle dinsel uygulamaya ilişkin veri ve verimlerin tümünün bir bütün olarak ve bütüncül bir yapı halinde yaşam biçimine dönüştürülmesi “medeniyet”i doğurur, yoğurur, oluşturur ve geliştirir. Batı literatüründeki “site”nin bizdeki karşılığı olan “medine” kavramı da, “medeniyet” gibi, yine “din” kelimesinin bir türevidir ve “din”in yaşama geçirilme alanı olan yerleşim birimini ifade eder.
Sözün bu noktasında, pek de gerekli olmamakla birlikte, Almanya Başbakanı Merkel’in bir cümlesini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Televizyonlarda da yayınlanan bir haberde şöyle diyordu: “Avrupa Birliği bir Hıristiyanlar kulübü değildir; ancak Avrupa Birliği Değerleri, Hıristiyan dininin verileri ile oluşmuştur.” Televizyon haberlerinin geniş kitlelere ulaşması dolayısıyla Merkel’den aktardığım, gerçekte ise Batılı, hatta Dünyalı tüm düşünürlerin Batı Medeniyetinin ve dolayısıyla medeniyetlerin oluşumuna ilişkin ortak görüşü de olan din ve medeniyet bağlantılı bu tanım, görüldüğü gibi, benim az önce sunduğum belirleme ile bire bir örtüşmektedir.. 
Bu açıdan bakıldığında, “İbrahim Baltası” ile yıkılmış ve tam anlamıyla tarihe karışmış olan Nemrudî dönemden sonraki her Urfa, Urfaların hepsi İbrahimî Öğreti çatısı altında yer alan “din”lerin, dahası, İbrahimî Öğreti’nin de içinde bulunduğu İslâm’ın yaşandığı bir belde, bir medinedir. Haliyle de, “yitik medeniyet” tekil ifadesi ile “medeniyetlere yataklık etme” biçimindeki çoğulluk anlatıcı ibarenin çelişir bir yanı bulunmamaktadır. Belki bu, bir anlatım zorunluluğu olarak değerlendirilmelidir.
Bu zorunlu açıklamadan sonra, artık, “yitik şehir/yitik medeniyet” vurgusunu; ifadeyi açarak söylersek, bir şehrin, daha doğru ifade edişle bir medinenin yitirilmesi, “yitik şehir” sürecine girmesi ile bir medeniyetin yitirilmesi arasındaki ilişkiyi irdeleyebiliriz.
Coğrafya bağlamlı tarihsel bir süreç olan bu olguyu, değerli şair-düşünür Sezai Karakoç, bundan 40 yıl önce yazdığı bir şiirinde, çok ustaca bir imgeleme ile şöyle ifade eder:
“Şam ve Bağdat kırklara karışmıştır
“Elde kala kala bir Mekke bir Medine kalmıştır
“O da yarım kalmıştır
“Urfa ufala ufala
“Bir pul olacak çarpık balıklar üstünde
“Belki bir toz bulutu
“İstanbula küflenmiş
“Bir avrupa akşamı dadanmıştır
“Eski şehirlerin kimi göğe çekilmiş
“Kimi yedi kat yerin dibine batmıştır”
Tarih felsefesi alanında da özgün ve tutarlı yorumları bulunan bu büyük şair-düşünür, İslâm Medeniyetinin günümüzdeki görüntüsünü bu dizeleriyle fotoğraflarken, dikkat edilirse, andığı İslâm merkezlerinin yitimine ilişkin kesin belirlemeler yapmış; ancak Urfa için kullandığı “kalacak”, “olacak” ifadeleriyle, adeta, diriliği ve diriliş ümidini bu medine üzerinde odaklandırmıştır.  
Urfa’ya ilişkin düşünce ve ümitlerimde yalnız olmadığımı belirtmek amacıyla sizlere aktardığım bu işaret edişte de, anılan şehirler/medineler arasında Urfa’nın, İbrahim kenti Urfa’nın bir medeniyeti temsil ve onun geleceği açılarından taşıdığı önem açıkça görülmektedir.
Değerli Dostlarım,
Geldiğimiz bu yerde, “Peki, ‘İbrahim’ kimdir, konu edindiğimiz ‘medeniyet yitimi’nin ‘İbrahimî Öğreti’ ile olan ilişkisi nedir?” şeklinde bir soru sormamız gerekiyor. Zira andığımız yitik medeniyet ya da bu medeniyetin yitirilmesi konusu, dahası anılan medeniyetin nidüğü ve ne olacağı ancak böyle bir sorunun yanıtlanmasıyla aydınlığa kavuşabilecektir.
İnsan ile medeniyet ilişkisi, bu iki kavramın aynı bağlam içinde değerlendirilmesi zorunluluğu ise, aradığımız yanıta ulaşmak için İbrahimî Öğretide “insan”ın konumunu belirlememizi gerektirir. Bunun için, biz elbette, İbrahimî/Nebevî Öğretinin yer aldığı en son ve tek sağlıklı metin olan Kur’an-ı Kerim’e bakacağız. Şu var ki, konumuzla ilgili ayetleri anarak ayrıntılı aktarmalar yapmak yerine, yalnızca kimi belirlemeleri sunacağım için konuşmam çok da uzamayacaktır.
İbrahimî Öğretide “insan”, Kur’an-ı Kerim’de haber verildiği üzere, zatına secde edilesi saygın bir yaratıktır. Bu saygın konumu ise, Yüce Allah tarafından öğretilen “eşyanın isimleri”nin bilgisine sahip oluşunun, bir başka deyişle Yüce Allah’ın “ruhumdan” diye nitelediği bir ruhun kendisine üflenmiş olmasının sonucudur. Buradaki “bir başka deyişle” vurgusu, “ruh” kavramının, felsefe ve tasavvuftaki “ruh” anlayışından çok farklı olarak, Kur’an-ı Kerim’de “emir, buyruk, söz, yetki, vahiy” bağlamında kullanılmasına dayanmaktadır. Böyle bir yaklaşımda da, secde buyruğunu gündeme getirici oluşlar olarak anılan  “eşyanın isimlerinin öğretilmesi” ile “ruh üflenmesi”, deyim yerinde ise, aynı kapıya çıkmakta;  bir oluşumun/olgunun iki ayrı yüzü, farklı iki anlatımı olmaktadır.
Daha kestirmeden gitmek için şöyle diyeceğim: “Yeryüzünde halife olsun” için yaratılmış bulunan insan, bu konumunun gerektirdiği donanıma kavuşsun diye “eşyanın isimleri” bağlamında bilgilendirilmiş, “ruh üflenmesi” yoluyla da yetkilendirilmiş; yani, halifelik görevini yerine getirebilmesi için gerekli olan bilgilerle ve bildiklerini yaşama geçirebilmesi için de özgür bir iradeyle donatılmıştır. Secde olayı da, gerçekte, bu donanımı dolayısıyladır.
Öte yandan Yeryüzü ise, “gökler ve yerler ile bu ikisi arasındakiler” kapsamında bütünüyle insana boyun eğici kılınarak, onun halifelik gereklerini yerine getirebileceği bir düzenleme içine sokulmuştur.
Şu var ki, parçalanamaz bir bütün halindeki bu Öğreti’ye dayalı yorumlarda bulunan kimilerince, özellikle insanın bu bütün içindeki yerine, konumuna, işlevine, yetkisine ilişkin değerlendirmeler yapılırken bu bütünlük gözden kaçırıldığından ya da göz ardı edildiğinden, kimi yanılsamalar yaşanmış, yanılgılara düşülmüştür. Bu durum/tutum ise, “insan” gerçeğini gölgelemiş, açıkçası “insan”ın yanlış bir yere, kimi yanlış yerlere konumlandırılmasına yol açmıştır. İnsanın, bu Yeryüzü Halifesinin yanlış konumlandırılması..
Benim gerçekte “maksada mebni, amaca yönelik” birer yaklaşım saydığım söz konusu yanılsamaları/yanılgıları insan ve eşya ilişkisi düzleminde çok açık bir biçimde gözlemleyebiliriz. Şöyle ki, Yüce Allah, insanı bir yere, bizim boyutumuzdaki diğer varlıkları, bir başka deyişle eşyayı da başka bir yere konumlandırarak, bu varlıkları insanın boyunduruğu altına vermişken, yani insanı boyunduruk altına girici değil de boyunduruğa alıcı olarak yaratmışken.. Kimi insanlar bunun ayırtında olmayarak ya da farkında olmalarına karşın işlerine geldiği gibisinden yorumlamalar ile insanları da kümelere ayırmış, bu yolla kimilerini kimilerinin boyunduruğu altına sokmağa elverişli öğretiler/söylemler geliştirmişlerdir.
İşte burası, zaman zaman çekişme içine girmelerine ya da öyle bir görüntü vermelerine karşın, hep ve her yerde doğrudan ya da dolaylı bir işbirliği içinde bulunan “madde âleminin sultanları” ile “mana âleminin sultanları”nın “insan”ı, ona aslî rengini veren, onun kimliğinin asal ögesi olan, onu secde edilesi saygınlık konumuna oturtmuş bulunan “özgür irade”den soyutladıkları aşamadır.
Buysa, ancak özgür iradesinden ötürü “tam bir insan” olan ve olabilecek olan bir varlığı insanlığından uzaklaştırmaktan, onun asal/fıtrî özelliğini/yanını yolmaktan, eksiltmekten, kırpmaktan, yozlaştırmaktan başka bir şey değildir. “İnsan”ın yitirişi de, yitirilişi de, yitimi de, işte, buradan ve böylece başlamış olmaktadır. Yitik insan, yiten medine ve yitirilen medeniyet olgusu veya süreci sorgulanırken ilk yapılması gereken iş de, bu sebeplerle, o medeniyet içinde yer alan insanların irade özgürlüklerinin irdelenmesi olmalıdır.
Bugün burada “yitik şehir/yitik medeniyet”ten söz ediyoruz. Bu, göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. Şehir/medine yitmekte, medeniyet yitirilmektedir. Çünkü “insan” yitiktir. İradesinden soyutlanmış olan bir kimsenin İbrahimî Öğreti değerlerine göre tam tamına bir insan olarak görülmesi mümkün değildir; o yitik bir insandır. Ve insan yitik ise, onun medinesi de, medeniyeti de yitecektir; yitik insan, medinesini de, medeniyetini de yitirecektir.
Değerli Dostlarım,
Bu sözlerim bir ağıt değil; belki bir uyarıdır.
Ağıt değil; çünkü, İbrahimî Öğreti de, onun medeniyeti de burada olmasa bile bir başka yerde ve kıyamete dek sürebileceği bir ortamın kapısını aralayacaktır.
Bir uyarıdır.. Urfa, İbrahim’in yurdu, İbrahimî Öğretinin beşiği; hatta İbrahim’in kendisi olduğu için Urfalı hemşerilerime hatırlatma türü bir uyarıdır. “Sizler İbrahim’in mirasçıları olarak, hatta İbrahimler olarak, şayet İbrahim’in mirasçıları olduğunuza dair bilinci diriltip, onun öğretisi doğrultusunda iradenizi özgürleştirme savaşımını başlatamazsanız, başka yerlerden başka İbrahimler çıkar ve sizin tarihsel mirasınıza el koyarlar” uyarısı… İbrahimî Öğretide sosyokültürel veraset etnik bağlantılı değil de, inanç bağlamlı olduğu için de bu mirasın asıl sahipleri onlar olurlar.
Gündemimizi oluşturan “yitik medeniyet” kaygısı, bizim bu mirası önemsediğimizin, ona sahip çıkmak istediğimizin göstergesidir.. Bu mirasa sahip çıkmanın tek yolu, yeniden İbrahim olmanın, İbrahimî olmanın tek yolu ise, İbrahimî Öğretinin öngördüğü irade özgürlüğü ile özdeşleştirilmiş “insan” yapılanmasının önünü açmak için, insanı iradesinden soyutlayan söylemleri yaşamımızın dışına çıkarmanın çabası içine girmekten geçmektedir..
İbrahim Âleyhisselâmın dün gerçekleştirdiği büyük eylemi bugünün İbrahimleri olan siz hemşerilerimin de, yalnızca özgür iradelerini fark ederek ve kullanarak, yeniden gerçekleştireceği; böylece, “yitik şehir/yitik medeniyet” kaygısından kurtularak derlenip toparlanma, yeniden diriliş sürecine sıçrama yapacağı inancı içindeyim.
Bu inanç ve ümidin verdiği mutluluğu yaşadığım bir süreçte, benim için gerçekten büyük onur vesilesi olan bu “VEFA GÜNÜ”nü düzenleyen Memleket Edebiyat Dergisi, Memur-Sen İl Temsilciliği, Türkiye Yazarlar Birliği Şubesi, Şanlıurfa Gazeteciler Birliği yetkililerine ve katkıda bulunan herkese, zaman ayırarak buraya gelmek suretiyle bu etkinliğe katılmış olan siz aziz dostlarıma, değerli hemşerilerime şükranlarımı; başta Efendimiz olmak üzere Yüce Allah’ın tüm Elçilerine, bütün müminlere ve siz aziz dostlarıma da selamlarımı sunarak konuşmamı bitiriyorum.
 
 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık