Türkiye’de son yıllarda giderek yaygınlaşan bir iddia var: Enflasyon yükselirken dolar aynı oranda artmadı, Türk lirası aşırı değerlendi ve hükümet dövizi yapay biçimde baskılıyor. Bu görüşe göre doların bugün en az 70–80 TL olması gerekiyor ve er ya da geç büyük bir kur sıçraması yaşanacak.
Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa ekonomik gelişmeleri yanlış bir tarih aralığından mı değerlendiriyoruz?
Özellikle sosyal medyada ekonomi üzerine yorum yapan bazı hesapların sürekli gündeme getirdiği bu iddialar, yatırımcıların yanı sıra zaten zor şartlarda ayakta kalmaya çalışan esnafın ve ticaret erbabının da kafasını karıştırıyor. Birikimlerini korumaya çalışan insanlar, yeni bir devalüasyon korkusuyla dövize yöneliyor.
Ben ekonomist değilim. Ancak uzun yıllardır ticaretin içindeyim. Türkiye’de ve ticari faaliyetlerimizin bulunduğu Rusya ile Ukrayna’da yaşanan sert kur hareketlerinin ağır maliyetlerini bizzat tecrübe etmiş biri olarak bu görüşe farklı bir açıdan bakıyorum.
◉ Doların geçmişini neden unutuyoruz?
Son üç yılda Türkiye’de enflasyonun dolar kurundan çok daha hızlı arttığı doğru. Ancak değerlendirmeyi yalnızca bu dönemle sınırlamak yanıltıcı olabilir.
Mayıs 2013 sonunda yaklaşık 1,89 TL olan dolar, Eylül 2026 sonunda 49 TL’ye ulaştı. Aynı dönemde dolar yaklaşık 26 katına, gram altın ise yaklaşık 78 katına çıktı.
Tüketici fiyatlarındaki birikimli artış da son derece yüksek olmakla birlikte, doların nominal yükselişinin altında kaldı.
Buna karşılık 2021 sonundan itibaren bakıldığında enflasyonun dolar artışını belirgin biçimde geride bıraktığını görüyoruz.
◉ Dolar, altın ve enflasyon: Rakamlar ne söylüyor?
2013–2026 döneminde dolar, altın ve enflasyon karşılaştırması
● Mayıs 2013 – Eylül 2026
• Dolar/TL artışı: Yaklaşık %2.497
• Gram altın artışı: Yaklaşık %7.670
• TÜFE artışı: Yaklaşık %1.885
● Aralık 2021 – Eylül 2026
• Dolar/TL artışı: Yaklaşık %267
• TÜFE artışı: Yaklaşık %536
Not: Veriler yuvarlatılmıştır. Dolar için TCMB gösterge satış kuru, altın için uluslararası spot fiyatlardan hesaplanan gram karşılığı, enflasyon için TÜİK TÜFE serisi esas alınmıştır.
Bu karşılaştırmanın ortaya koyduğu önemli gerçek: 2013’ten itibaren bakıldığında doların artışı Türkiye’deki birikimli enflasyonu aşarken, 2021 sonrasındaki dönemde enflasyon dolar artışının belirgin biçimde üzerine çıkıyor.
Dolayısıyla doların bugünkü seviyesini değerlendirirken yalnızca son birkaç yılın rakamlarını esas almak, geçmişte yaşanan büyük kur artışlarını gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Hangi dönemi esas aldığımız, ulaştığımız sonucu ciddi biçimde değiştiriyor.
Son üç yılın enflasyon farkını öne çıkararak doların mutlaka çok daha yüksek olması gerektiğini savunanlar, önceki yıllarda yaşanan olağanüstü kur artışlarını göz ardı ediyor olabilir.
Elbette geçmişte doların enflasyondan fazla yükselmiş olması, bugün kesinlikle ucuz olmadığı anlamına gelmez. Ancak yalnızca son birkaç yılın enflasyon farkını esas alarak doların olması gereken seviyeyi 70–80 TL olarak ilan etmek de ikna edici değil.
Reel döviz kuru da aynı tartışmaya işaret ediyor
Merkez Bankası’nın reel efektif döviz kuru verileri, konuyu farklı bir açıdan değerlendirmemize imkân sağlıyor.
TÜFE bazlı reel efektif kur endeksi 2013 sonunda 141,32 seviyesindeyken 2021 sonunda 69,99’a kadar gerilemişti. Eylül 2026’da ise 105,45 seviyesine yükseldi.
Bu rakamlar iki farklı gerçeği birlikte ortaya koyuyor: Türk lirası son yıllarda reel olarak değer kazandı; ancak 2013 sonundaki reel değerinin hâlâ yaklaşık dörtte bir altında bulunuyor.
Dolayısıyla son yıllardaki reel değerlenme gerçek olmakla birlikte, geçmişte yaşanan büyük değer kaybını da unutmamak gerekiyor.
Üstelik reel kur endeksinin belirli bir seviyede bulunması, tek başına dövizin olması gereken fiyatını göstermez. Verimlilik, dış ticaret dengesi, sermaye hareketleri ve ekonomik güven gibi başka unsurlar da dikkate alınmalıdır.
◉ Ekonomik krizin asıl sorumlusu kim?
Türkiye'nin içinde bulunduğu ağır ekonomik krizin tek bir sebebi yok. Yanlış ekonomi politikaları, kötü yönetim, uluslararası gelişmeler ve dışarıdan kaynaklanan siyasi ve ekonomik baskılar bu tablonun oluşmasında farklı ölçülerde etkili oldu. Ancak kanaatimce krizin en büyük sorumluluğunu, özellikle 2021 sonrasında uygulanan yanlış para ve faiz politikalarında aramak gerekiyor.
Naci Ağbal'ın Merkez Bankası Başkanlığından alınması, ardından Lütfi Elvan'ın Hazine ve Maliye Bakanlığından ayrılmasıyla belirginleşen politika değişikliği, ekonomideki dengeleri ciddi biçimde sarstı.
Enflasyon yükselirken faizlerin ısrarla düşürülmesi, ekonomik gerçeklerle bağdaşmayan bir tercihti. Nitekim Merkez Bankası, Eylül–Aralık 2021 döneminde politika faizini %19'dan %14'e indirdi.
Ucuz krediyle ekonomiyi canlandırma ve üretimi destekleme iddiasıyla yürütülen bu politika, önemli ölçüde gayrimenkul ve otomobil gibi alanlara yönelen talebi de körükledi. Düşük faizli krediye ulaşabilenler varlıklarını büyütürken, geniş toplum kesimleri hızlanan enflasyon karşısında giderek yoksullaştı.
Bana göre hükümet, seçimler öncesinde ekonomik hareketliliği korumak ve siyasi desteğini kaybetmemek amacıyla bu politikanın maliyetlerini göze aldı. Ancak ortaya çıkacak tahribatın büyüklüğünü yeterince hesaplayamadı.
Muhtemelen dışarıdan sağlanması beklenen finansal desteklerin bu maliyeti hafifleteceği düşünülüyordu. Ne var ki beklenen sermaye girişleri yeterli ölçüde gerçekleşmedi ve alınan yanlış kararların faturası çok daha ağır oldu.
Bütün bunlarla birlikte, Türkiye'nin dışarıdan maruz kaldığı baskıları görmezden gelmek de doğru olmaz.
ABD başta olmak üzere bazı Batılı ülkelerin Erdoğan yönetiminin bağımsız hareket etme eğiliminden ve kimi dış politika tercihlerinden rahatsızlık duydukları biliniyor.
Bu rahatsızlık zaman zaman somut yaptırımlara da dönüştü. S-400 alımı nedeniyle uygulanan CAATSA yaptırımları ve Türkiye'nin F-35 programından çıkarılması bunun açık örnekleridir.
Bunların yanında siyasi gerilimlerin uluslararası finans çevrelerinin Türkiye'ye yaklaşımını olumsuz etkilediğini de düşünüyorum. Ancak sermaye girişlerindeki yetersizliği bütünüyle dış müdahalelerle açıklamak mümkün değil. Ekonomi yönetimindeki tutarsızlıkların, öngörülemezliğin ve bozulan güven ortamının da bunda ciddi payı bulunuyor.
Dolayısıyla dış baskıların etkisini inkâr etmek ne kadar yanlışsa, Türkiye'nin kendi elleriyle derinleştirdiği ekonomik sorunların sorumluluğunu dış güçlere yüklemek de o kadar yanlıştır.
Bugün toplumun ödemekte olduğu ağır bedelin başlıca sebeplerinden biri, geçmişte alınan ve sonuçları yeterince hesaplanmayan ekonomik kararlardır.
◉ Ekonomide en büyük kayıplardan biri: Güven
Yanlış ekonomi politikalarının en yıkıcı sonuçlarından biri de güven kaybı oldu.
İnsanlar artık yalnızca bugünkü fiyatlara değil, yarın karşılaşabilecekleri risklere göre davranıyor. Esnaf malını yerine koyamamaktan, tasarruf sahibi birikimini kaybetmekten, çalışan ise ücretinin erimesinden korkuyor.
Bu korku, ekonomide korumacı bir davranış biçimini yaygınlaştırdı. Fiyatlar yalnızca mevcut maliyetlere göre değil, gelecekte yaşanabileceği düşünülen olumsuzluklara göre de belirlenmeye başlandı.
Ancak yaşadığımız sorun yalnızca ekonomik dengelerin bozulmasından ibaret değil.
Bana göre bu süreç, toplumun bir kesiminde zaten var olan ahlaki yozlaşmayı da derinleştirdi.
Her türlü ahlaki değerden uzaklaşmış, yalnızca kazanca odaklanan, ne şekilde ve kimin sırtından elde edildiğine bakmaksızın daha fazla para kazanmayı esas alan bir davranış tarzı giderek yaygınlaştı.
Adeta vahşi kapitalizmin en acımasız örneklerinin sergilendiği bir döneme girdik. İnsanların geçim sıkıntısı çektiği, alım gücünün eridiği, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir ortamda bile krizi fırsata dönüştürmeye çalışan, düşenin sırtından kazanç sağlamayı marifet sayan bir anlayışla karşı karşıyayız.
Elbette her fiyat artışını fırsatçılıkla açıklamak veya dürüstçe ayakta kalmaya çalışan milyonlarca esnafı, üreticiyi ve tüccarı aynı kefeye koymak büyük haksızlık olur. Ancak piyasalarda ahlaki sınırların giderek aşındığını, ölçüsüz kazanç arayışının ve fırsatçılığın ekonomik krizin toplumsal maliyetini daha da ağırlaştırdığını da görmezden gelemeyiz.
Sonuçta yalnızca paramızın değeri ve satın alma gücümüz değil, ekonomik ilişkilerimizdeki güven, hakkaniyet ve ahlaki ölçüler de ciddi biçimde zarar gördü.
◉ Peki, dolar gerçekten patlayacak mı?
Ben normal şartlar altında dolar kurunda ani ve dramatik bir sıçramanın kaçınılmaz olduğu görüşüne katılmıyorum.
Hükümetin döviz kurunda sert dalgalanmaları önlemeye çalıştığı açık. Ancak bunu doların her koşulda yapay biçimde düşük tutulduğu şeklinde yorumlamak doğru olmayabilir.
Üstelik hükümetin aşırı değerli bir Türk lirasından kaynaklanan ihracat ve rekabet sorunlarını da dikkate almak zorunda olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle döviz kurunda kontrollü ve kademeli artışların tercih edildiği kanaatindeyim.
Elbette bu değerlendirme risksiz bir gelecek öngörüsü değildir.
Ekonomi yönetiminin ciddi hatalar yapması, finansal dengelerde bugün yeterince görünmeyen veya varlığından haberdar olmadığımız bir takım sorunların ortaya çıkması veya Türkiye’yi doğrudan etkileyen büyük bir bölgesel çatışma, döviz piyasasında çok sert hareketlere neden olabilir.
Ancak böyle bir gelişme yaşanırsa bunu yalnızca geçmiş enflasyonun zorunlu sonucu olarak değil, ortaya çıkan yeni risklere piyasanın verdiği tepki olarak değerlendirmek gerekir.
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisinin yeni bir döviz şokundan çok, güvenin yeniden tesis edilmesine, öngörülebilir politikalara, üretime ve adil bir ekonomik düzene ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
Doların yarın kaç lira olacağını kesin biçimde kimse bilemez. Fakat geçmişte yaşanan kur artışlarını yok sayarak sürekli yeni bir devalüasyon beklentisi oluşturmanın da ekonomiye ve topluma bir faydası olmadığını düşünüyorum.
Asıl sorumuz şu olmalı: Türkiye’yi yeniden üretimin, emeğin, güvenin ve istikrarın hâkim olduğu bir ekonomik yapıya nasıl kavuşturabiliriz?
Kaynak: https://x.com/nacihanpolat/status/2116232377361961259?s=46


FACEBOOK YORUMLAR