Naci Hanpolat

Naci Hanpolat

Naci Hanpolat (Konuk Yazar)
[email protected]

Sloganlardan Stratejiye: Kendini İnşa Seferberliği

10 Ekim 2026 - 12:57

Yirmi birinci asır, insanlık vicdanının en ağır sınavlarından birine sahne oluyor. Gazze'de bir halkın hayatı, yurdu ve geleceği tüm dünyanın gözleri önünde yok edilirken; Lübnan'dan Suriye'ye, Irak'tan İran'a, Afganistan'dan Yemen'e, Sudan'a kadar uzanan geniş bir coğrafya ateş altında. Kimi yerde işgal ve savaş, kimi yerde iç çatışmalar, kimi yerde ezilen azınlıklar, kimi yerde de halkların kendi yöneticilerinin zulmü ve siyasi baskısı altında varoluş mücadelesi vermesi...

İnsan ister istemez soruyor: Çareyi nerede veya kimde arayacağız? Nereye başvuracağız? Bu kadar büyük bir nüfusa, tarihî birikime, doğal kaynağa ve insan potansiyeline sahip bir dünya, nasıl oluyor da kaderine yön verecek ortak bir iradeyi ortaya koyamıyor?

Belki de asıl mesele, düşmanın ne kadar güçlü olduğundan çok, bizim neden bu kadar hazırlıksız, parçalı ve savunmasız olduğumuzdur.

Ordular Kimin İçin Var?

Seyyid Kutub'a atfedilen bir söz var; aidiyeti ayrıca doğrulanmalı ama üzerinde düşünmeyi hak ediyor: İslam ülkeleri denen coğrafyanın çoğunda ordular, dış düşmana karşı değil, içeride yönetime yönelebilecek bir halk ayaklanmasını bastırmak üzere kurgulanmıştır.

Bir ordunun büyüklüğü, silahlarının modernliği ya da bütçesinin hacmi tek başına bağımsızlığı garanti etmez. Asıl mesele, o ordunun hangi iradeye bağlı olduğu, kimin güvenliğini sağladığı ve hangi amaç uğruna harekete geçirileceğidir. Bir iktidar kendi halkından gelecek itirazı dış tehditten daha büyük bir tehlike olarak görüyorsa, savunma kurumları zamanla ülkenin bağımsızlığını değil, rejimin devamını koruyan aygıtlara dönüşür.

Sonuçta tuhaf bir tablo çıkıyor ortaya: Kendi halkına karşı güçlü, dış baskı karşısında kırılgan devletler. Büyük ordulara sahip olduğu hâlde bölgesel gelişmeleri yönlendiremeyen yönetimler. Bağımsızlık söylemini dilinden düşürmediği hâlde kararlarında başkalarının kırmızı çizgilerini gözeten iktidarlar. Bunu yalnızca dış güçlerin başarısıyla açıklayamayız; içerideki siyasi tercihlerin, kurumsal zaafların ve toplumsal parçalanmışlığın da payı büyük.

Medet Umulanlar da Çıkmazın Parçasıysa

Kendisinden medet umulması gereken pek çok odak ya gönüllü ya da mecburi olarak düşmanla iş birliği içinde. Mahmud Abbas yönetimi, Arafat döneminden bu yana iliştirilmiş bir figür pozisyonu ve uzlaşma çizgisiyle Filistin halkının iradesi ile resmî siyaset arasındaki mesafeyi tartışmalı hâle getirdi. BAE, Bahreyn ve Fas İsrail'le normalleşti; Ürdün'ün ilişkileri daha uzun yıllara dayanıyor. Suudi Arabistan ve Mısır her ne kadar son dönemde bir adım geride dursalar da güvenlik hesapları onları mazlumdan çok mevcut düzenin yanında tutuyor. Körfezin diğer ülkelerinin ise bu trajedide neredeyse sesi bile çıkmıyor.

Bütün yönetimleri aynı kefeye koymak doğru olmaz; ancak ortak bir stratejinin yokluğu inkâr edilemez. Sonuçta halkların beklentileri ile yönetimlerin tercihleri arasındaki mesafe açılıyor ve Filistin, İslam dünyasının ortak iradesini harekete geçiren bir dava olmaktan uzaklaşıyor.

Türki cumhuriyetler ise büyük oranda bu oyunun dışında. Bazıları (Azerbaycan), İsrail'le stratejik ortaklığını gizleme gereği bile duymuyor. Bu da gösteriyor ki; Ortak tarih, dil ve kültür, ancak ortak çıkarlar, kurumlar ve uzun vadeli hedeflerle desteklendiğinde siyasi güce dönüşebiliyor.

Harap Olmuş Coğrafya, Dağılmış İrade

Haritaya baktığımızda yıkımın boyutu daha net görülüyor. Irak bitik, Suriye çaresiz, Libya yaralı, Lübnan paramparça, Sudan delik deşik, Somali yaralı. Her birinin hikâyesi farklı; ortak noktaları ise toplumların enerjisinin üretime, eğitime ve kalkınmaya değil, hayatta kalmaya ve parçalanmayı önlemeye harcanması.

Peki geriye kim kalıyor?

Afganistan diri ve kendi yolunda ilerliyor, ama yaralı. Bir yandan skolastik-mezhebi bakışın ötesine geçip İslam'ı günümüzün pratikleri ışığında yorumlayan içtihadi bir duruşa ulaşamamanın doğurduğu ideolojik kısıtlılık, değişimin önünde büyük bir engel olarak duruyor. Öte yandan dış müdahaleye direnmek ile kalıcı refah üretmek aynı şey değil. Direnişin sürdürülebilir bir güce dönüşmesi için ekonomik bağımsızlık ve kapsayıcı bir gelecek kurma alanlarında da mesafe alınması gerekiyor.

Pakistan ve Türkiye ise fırtınalı bir denizde, büyük güçlerle doğrudan karşı karşıya gelmeden gemiyi yüzdürmeye, hasar almadan konumlarını güçlendirmeye ve fırsat kollamaya çalışıyorlar. Belirli şartlarda bu akılcı bir strateji olabilir; her cephede aynı anda meydan okumak, hazırlık tamamlanmadan çarpışmak imkânları hızla tüketir. Fakat belirleyici olan, kazanılan zamanın ne için kullanıldığıdır. Zaman yalnızca mevcut konumu korumaya harcanırsa ertelenen sorunlar daha ağır biçimde geri döner. Eğitime, üretime, teknolojiye ve kurumsal kapasiteye yatırılırsa gerçek bir stratejik avantaja dönüşür.

Türkiye açısından bu hayati bir mesele. Toplum kutuplaşmış, ekonomik sıkıntılar ortada, iktidarda ciddi bir metal yorgunluğu hissediliyor. Erdoğan sonrasının hesapları yapılıyor ama ufukta toplumun farklı kesimlerini ortak bir gelecekte buluşturabilecek güçlü, güvenilir ve hazırlıklı bir alternatif görünmüyor. Oysa soru yalnızca kimin yöneteceği değil, nasıl bir devlet ve toplum düzeniyle geleceğe yürüneceğidir. Güçlü bir ülke yalnızca güçlü bir liderle değil; sağlam kurumlar, nitelikli insan kaynağı, üretken bir ekonomi, adalet duygusu ve toplumsal güvenle ayakta durur.

Direnişin Kazandırdıkları, Yeniden İnşanın Sorumluluğu

İran, Yemen, Hizbullah ve Hamas ağır yaralar aldı. Buna rağmen 7 Ekim'den bu yana sergilenen direniş dillere destan oldu. Hamas, çok daha güçlü bir orduya karşı direnişin kitabını yazdı. İran ise Çin ve Rusya dahil, kendisinden sonraki on ülkenin toplam askerî harcamasından daha fazla bütçeye sahip ABD'ye kök söktürdü. ABD ve İsrail'in askerî, ekonomik ve propaganda gücüne rağmen beklentilerin aksine teslim olmadı; bilakis duruşunu daha da sağlamlaştırdı. Karşı taraf öfkeli, ilerleyemiyor, onurlu bir çıkış yolu arıyor ama bulamıyor. Savaş öncesi duruma geri dönmek için can atıyor ama dönemiyor. Bu, sevindirici olduğu kadar öğretici bir tablo: Askerî üstünlük her zaman siyasi zafer getirmiyor; bir halkın iradesi kolay kırılmıyor.

Ama madalyonun öbür yüzü de var. Kayıplar ağır, yaralar derin. Kayıpların telafisi, safların yeniden sıklaştırılması ve ayağa kalkılması için zamana, sabra ve stratejik akla ihtiyaç var. Bu yüzden bütün beklentiyi onların omuzlarına yüklemek doğru değil. Çünkü bir cephede direnmekle bir medeniyeti yeniden inşa etmek aynı şey değildir. Bir saldırıyı püskürtmek ile ekonomik bağımsızlığı kazanmak, düşmanın planını bozmak ile kendi planını hayata geçirmek arasında büyük mesafe var.

Medeniyetler yalnızca savaş meydanlarında değil; laboratuvarlarda, üniversitelerde, atölyelerde, fabrikalarda, okullarda, ailelerde ve insanların zihinlerinde kurulur. Öyleyse asıl soru şudur: Biz ne yapacağız?

Çıkış Yolu: İyilik Taraftarlarının Seferberliği

Bugün yapılması gereken, çatışmaların sonucunu beklemek değil, geleceğin hazırlığını bugünden başlatmaktır. Kazanılan zaman her aşamada, her dalda ve her alanda hazırlık yapmak için kullanılmalı.

Burada "iyilik taraftarları" derken kastettiğim, hangi siyasi görüşe, mezhebe, cemaate ya da düşünce geleneğine ait olursa olsun, gönlü İslam'dan ve insanlıktan yana olan, yeryüzünde her türlü zulmün, baskının ve haksızlığın sona ermesi için fikren veya fiilen çaba gösteren herkestir. Ortak payda aynı görüşte olmak değil; insan hayatına değer vermek, adaleti savunmak, haksızlık karşısında susmamak ve ait olduğu hinterlandın geleceği için sorumluluk almaktır.

Bu insanları harekete geçirmek için devlet planında, toplum planında, aile planında ve birey planında büyük bir seferberliğe ihtiyaç var. Yukarıdan bakınca bu ümmetin seferberliği; biraz aşağıda ülkelerin seferberliği, daha aşağıda halkın, derneklerin, vakıfların, cemaatlerin, partilerin, tarikatların, aşiretlerin, ailelerin ve nihayet bireylerin seferberliği.

Bu seferberliğin merkezinde öfke değil bilinç, slogan değil bilgi, hamaset değil çalışma, günü kurtaran çıkışlar değil uzun vadeli hazırlık olmalı. İyi niyet tek başına yetmez; bilgiyle, disiplinle, liyakatle ve kurumsal birikimle birleşmesi gerekir.

Herkesin Yapabileceği Bir Şey Var

Savaş anında eli silah tutan herkes cepheye koşar. Bugün de eli kalem tutan, eli tornavida tutan, taş üstüne taş koyabilen, topluma ve insanlığa faydası dokunabilecek herkesin ortaya koyacağı bir seferberlik gerekiyor. Eli kalem tutan yazmalı, araştırmalı, düşünce üretmeli. Eli tornavida tutan üretmeli, onarmalı, geliştirmeli. Bilim insanı araştırmasını insanlığın yararına çevirmeli. Öğretmen düşünen, sorgulayan, sorumluluk alan nesiller yetiştirmeli. Girişimci üretim kapasitesini artırmalı, esnaf işini hakkıyla yapmalı, çiftçi toprağın verimini yükseltmeli. Gazeteci hakikati aramalı, akademisyen bilgisini toplumun ihtiyaçlarıyla buluşturmalı, sivil toplum insanların enerjisini kalıcı ve faydalı işlere yöneltmeli. Kadınlar, gençler, yaşlılar; herkes imkânı ve yeteneği ölçüsünde bu büyük çabanın parçası olmalı.

Burada seferberlikten kastım, insanların hayatını tek bir merkezin emrine vermek ya da toplumu sürekli olağanüstü hâl psikolojisinde yaşatmak değil. Tersine, bireylerin kabiliyetlerini geliştirebildiği, özgürce düşünebildiği, adil şartlarda çalışıp emeğinin karşılığını alabildiği bir düzen kurmak. Seferberlik, herkesten aynı işi yapmasını istemek değil; herkesin yapabileceği en iyi işi yapabileceği bir düzen oluşturmaktır.

Refahın Anlamını Yeniden Düşünmek

Seferberlik, refahı hiçe saymak değil onu yeniden tanımlamaktır; ama yan gelip yatma, keyif sürme zamanı değil. Çalışma düzenimizi, eğitimimizi ve önceliklerimizi buna göre yeniden kurmalıyız. Batı dünyasında gelişmişliğin yüksekliği sayesinde ulaşılan tüketim odaklı refah hayallerini de gözden geçirmek zorundayız. Nitekim Almanya'da iş dünyası yetkilileri, mevcut çalışma saatleri ve bu sistem üzerine kurulu üretim altyapısıyla uzun süre refahı koruyamayacaklarını ifade edip devletten adım atmasını bekliyorlar.

İnsanların daha iyi yaşamak istemesi elbette doğal. Mesele refahın kendisi değil, nasıl üretildiği. Üretim gücünü kaybederken tüketimini artıran, teknolojisini başkasından satın alan, temel ihtiyaçlarında dışa bağımlı olan bir toplum, kendini refah içinde sansa bile kırılgandır.

Çin'in uzun vadeli sanayi politikaları, altyapı yatırımları ve teknoloji çabaları bu açıdan incelenmeye değer. Elbette Çin modelinin her unsuru başka toplumlara aktarılamaz; alınacak ders, kalkınmanın tesadüfe bırakılmaması; planlama, eğitim ve kararlı yatırımla desteklenmesidir. İslam dünyası tüketen değil üreten, başkasının teknolojisini bekleyen değil kendisininkini geliştiren bir yapıya yönelmek zorunda.

Köylerden Üniversitelere: Her Yer Bir Yeniden Doğuş Alanı

Bu dönüşümde hiçbir alan önemsiz değil. Köyler tarımsal verimliliğin ve gıda güvenliğinin merkezi olmalı. Kentler yalnızca beton yığını değil, nitelikli üretimin, kültürün ve dayanışmanın merkezi olmalı. Okullar ezberleyen değil düşünen, sorgulayan, problem çözen insanlar yetiştirmeli. Üniversiteler diploma dağıtan kurumlar olmaktan çıkıp bilimsel araştırmanın ve bağımsız düşüncenin yuvası olmalı. Fabrikalar yalnızca kâr üretmemeli; bilgi ve becerinin biriktiği, yeni teknolojilerin geliştiği yerler olmalı. Sanat insanın ufkunu genişletmeli, medya toplumun dikkatini magazine ve gündelik çekişmelere hapsetmek yerine dünyayı anlama imkânı sunmalı. Tribünler bile yalnızca öfkenin değil, gençlerin enerjisini ve ortak sorumluluk duygusunu besleyen bir kültürün parçası olmalı.

Bunun için önce zihinsel bir değişim lazım: Başkalarının ne yapmadığına bakıp öfkelenmekten, bizim ne yapabileceğimizi düşünmeye geçmek. Dışarıdan bir kurtarıcı beklemekten kendi kapasitemizi inşa etmeye yönelmek. Başarısızlıklarımızı yalnızca düşmanın gücüyle açıklamak yerine kendi eksiklerimizle yüzleşmek. Bu, sorumluluğu mağdurların üzerine yıkmak değildir; işgali ve zulmü mazur göstermek hiç değildir. Haksızlık karşısında etkili olabilmenin şartlarını oluşturmak için gerekli bir muhasebedir.

Önce Yöneticiler, Sonra Bütün Toplum

Böyle bir dönüşüm kendiliğinden olmaz. Devlet yöneticileri, akil adamlar, kanaat önderleri, bilim ve sanat insanları, iş dünyası, akademi ve ilmî-dinî merkezler öncülük etmeli; önce kendilerinden başlamalı. Topluma yalnızca öğüt vermekle kalmayıp kendi hayatlarında, kurumlarında ve kararlarında örnek olmalılar. Adaleti savunan yönetim önce kendi kararlarında adil olmalı. Gençleri çalışmaya çağıran toplum, gençlerin önündeki engelleri kaldırmalı. Kadınların ve gençlerin potansiyelinden yararlanmak isteyen ülke, onların eğitimine, güvenliğine, özgürlüğüne ve ekonomik hayata katılımına yatırım yapmalı.

Bu zihinsel dönüşümün önemli bir ayağı, devlet kapısının bir geçim kapısı olarak görülmesinden vazgeçmektir.

Kamu görevi, güvenceli bir maaşa ve kendini güvenceye alan bir koltuğa giden yol değil; topluma karşı taşınan bir emanettir. Gençlerin en parlak zihinleri hayallerini "bir şekilde devlet kapısında iş bulmak" etrafında kurdukça üretim, girişimcilik ve bilim yoksullaşır. Devlet, insanlara iş veren bir kapı olmaktan çok, insanların üretebileceği şartları hazırlayan bir yapı olmalıdır.

Bunun yanında, başta gençler ve kadınlar olmak üzere, yoğun bir bilinçlendirme çalışması başlamalı. İslam dünyasının tarihini, bugünkü gerçeklerini, geriliğinin nedenlerini, dünya sisteminin nasıl işlediğini ve geleceğe dair imkânlarını kavrayan nesiller yetiştirmeliyiz. Çünkü dünyada yalnızca haklı olmak yetmiyor; haklılığı koruyacak, savunacak ve kalıcı sonuca çevirecek bilgiye, güce, kurumsal yapıya ve toplumsal dayanışmaya da ihtiyaç var.

Kaybedecek Zaman Yok

İslam dünyasının önünde kolay bir yol yok. Savaşların, işgallerin ve bağımlılıkların birdenbire sona ermesini beklemek gerçekçi değil. Ama şartların ağırlığı, kendi geleceğimizi inşa etmeyi engellemez; hazırlığı daha da acil kılar.

Bugün Gazze'ye üzülürken yarının Gazze'lerini önleyebilecek bir güç inşa etmek zorundayız. Lübnan'ın, Suriye'nin, Irak'ın, Sudan'ın yıkımını izlerken yalnızca yardım göndermeyi değil, bu toplumların yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak bilgi ve üretim kapasitesini geliştirmeyi de düşünmeliyiz. Filistin için adalet isterken kendi toplumlarımızda da adaletin, liyakatin ve hukukun üstünlüğünün yerleşmesi için çalışmalıyız.

Bir ümmetin yeniden ayağa kalkışı yalnızca cephelerdeki zaferle ölçülmez. Çocuklarını nasıl yetiştirdiğiyle, gençlerine hangi imkânları sunduğuyla, bilim insanlarının ne ürettiğiyle, fabrikalarının ne geliştirdiğiyle, ekonomisinin ne kadar bağımsız olduğuyla, kurumlarının ne kadar adil işlediğiyle ve toplumunun ne ölçüde dayanışma içinde olduğuyla ölçülür.

Belki bugün her cephede sonuç alacak durumda değiliz. Belki imkânlarımız sınırlı, yaralarımız derin, yolumuz uzun. Ama bugünkü yetersizliklerimizi yarının kaderi yapmak zorunda değiliz. Çünkü bir ümmetin kaderi yalnızca kendisine yapılanlarla değil, yapılanlar karşısında neyi başarabildiğiyle de şekillenir.

Ve bunun için kaybedecek bir anımız yok.

Hadis-i şerif:

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün sahabileriyle yürürken yol kenarında oturan ve elindeki çubukla/çöple toprağı karıştıran bir adama selam verir. Dönüşte ise aynı adam hiçbir şey yapmadan bomboş oturmaktadır ve Hz. Peygamber bu defa ona selam vermez.
Sahabiler hikmetini sorduklarında Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Giderken elindeki çubukla da olsa toprağı karıştırıyor, meşgul oluyordu; boş durmuyordu. O yüzden selam verdim. Dönüşte ise hiçbir şey yapmadan tamamen boş oturduğu için selam vermedim.”


Web linki: https://www.haberfikir.com/
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar