Kadir BÜYÜKKAYA

BİR YANIM SÜLEYMANİYE, BİR YANIM HALEPÇE 12. BÖLÜM


Kadir BÜYÜKKAYA
11 Mart 2015 Çarşamba 20:37

BİR YANIM SÜLEYMANİYE, BİR YANIM HALEPÇE...

12. BÖLÜM

 

 

Ertesi gün kahvaltı sırasında nereye gideceğimizi konuşurken, Çınur Hanım, “Bugün sizi Emna Sûreka’ya götüreceğim” dedi. Elimde olmadan heyecanlanıyorum. Emna Sûreka ismine yabancı değildim. Saddam Husseyin döneminde binlerce Kürdün hiçbir yargılanmaya tabi tutulmadan gelişi güzel infaz edildiği bu askeri karargâhla ile ilgili daha önceleri Güneyli arkadaşlardan birçok şey duymuştum. Hakkında binbir hikâyenin anlatıldığı, insana korku veren bu işkence merkezini merak ediyordum. Binlerce Kürdün tutuklandığı, işkenceden geçirildiği, katledildiği, “özgürlükten sonra” müzeye dönüştürülen bu korkunç zindanı Süleymaniye’ye gelir gelmez ziyaret etmek istemiştim aslında ve bu yöndeki düşüncelerimi mihmandarlarımla da paylaşmıştım.

 

Emna Sûreka’ya gitmek için öğleden sonra evden çıkıyoruz. Zulmün kalesi olarak adlandırılan ve hiçbir gücün yıkamayacağına inanılan bu yere giderken Çınur Hanım ve kardeşi Kurdo bize eşlik edeceklerdi.  Kaleyle ilgili birçok ayrıntılı bilgiyi Çınur Hanım’dan alıyorum. Çınur Hanım’ın anlattığına göre Emna Sûreka Süleymaniye’nin tam ortasında, Saddam’ın en iyi korunan askeri karargâhlarından birisiymiş. Soruşturma için bu karargâha alınan hiçbir Kürdün buradan sağ çıktığına şimdiye kadar hiç kimse tanık olmamış. Bu binanın kapısından sağ giren birisi diğer kapıdan mutlaka ölü olarak çıkarmış ve üstelik cesedinin akıbeti de muammammış.

 

Be nedenle, bu binada gözaltına alınan siyasi bir Kürdün yakınları daha ilk günden itibaren bütün umutlarını yitirir ve gidip evinde yasını tutarmış.

 

Kısa süren bir araba yolculuğundan sonra çevresi yüksek ve kalın duvarlarla çevrili Emna Sûreka binasının kapısına varıyoruz. Kurdo arabayı uygun bir yere park ederken bizler de binanın ana kapısına doğru ilerliyoruz. İçeriye adım atar atmaz kendimizi başka bir dünyanın içinde buluyoruz. Bahçesinde  birçok eski savaş aracının bulunduğu dört katlı binanın duvarları ağır silahların namlularından çıkan mermilerle delik deşik olmuştu. Çerçeveleri yerinde olmayan dar pencerelerin sağı solu is ve dumandan simsiyah kesilmişti. Birkaç bölümden oluşan bu yıkık ve virane binanın dış görüntüsü insana ürküntü veriyordu. Öyle ki dıştan binaya bakan birisi  zamanında içerde nelerin yaşandığını az çok tahmin edebilirdi. 1970 yılı başlarında inşa edilen ve insana ürküntü veren bu askeri karargâh Saddam Husseyin zamanında Süleymaniye’nin en büyük askeri cezaevi ünvanına sahipmiş. İstihbarat merkezi olarak da kullanılmış olan bu merkezde insanlara akıl almaz işkenceler yapılmış. Sayısız siyasi tutuklunun acımasızca katledildiği bu binanın kapısından içeriye girdiğimizde duvarlara sinen kan ve barut kokusu genzimizi yakıyor. Şoförümüz Kurdo’nun önerisiyle önce yukardaki katlara çıkıyoruz. Saddam zamanında askeri ve istihbarat amaçlı kullanılan irili ufaklı çok sayıdaki odalar şimdi bölge insanının kültürel zenginliklerinin sergilendiği bir müzeye dönüştürülmüş. Halı ve kilim tezgâhları, doğal boya tekniğinde kullanılan tekneler, bakır işletmeciliği, süs ve takı sanatı ile ilgili el zanaatı tezgâhları ve daha birçok tarihi eser bu odalarda yaşanan vahşetin üstünü örtmeye kâfi gelmiyordu yine de. Baskı ve zulme ev sahipliği yapan bu odalar bütün çabalara rağmen burada yaşananları gizlemeye ve unutmaya güç yetiremiyordu. Yapılan bir takım düzenlemeler geçmişte yaşanılanları unutturmaya kâfi gelmemişti.

 

Üst katları gezdikten sonra alt katta iniyoruz. Merdivenlerden inerken rehberimiz Kurdo biraz sonra göreceğimiz görüntüler karşısında korkuya kapılmamamızı salık veriyor.

 

Aşağıya inen merdivenlerin bitiminde bileğinden merdiven demirlerine zincirlenmiş bir erkek tutuklu heykeliyle karşılaşıyoruz. Mumdan yapılan bu heykelin yüz çizgilerinden bu zindanda yaşananları okumak pek zor değil. Üstünde taşıdığı ve parça parça olmuş giysilerinden onun daha yeni işkenceden çıktığını anlamak fazla zor değil. Demirlere zincirlenen bu siyasi tutuklunun kim olduğunu ve akıbetinin ne olduğunu merak ederek yolumuza devam ediyoruz.

 

Önü demir parmaklıklarla örülen birbirine bitişik birçok hücrenin önünden geçiyoruz. Hücreler hiçbir yerden ışık almıyor. Zamanında birçok siyasi tutuklunun konulduğu bu hücrelerin içi toz, küf ve nem kokuyor. Tutukluların uyumak için beton zeminde üstlerine örttükleri ince battaniyeler, su ve yemek kapları ve daha birçok eski malzeme rastgele hücrelere saçılmış. Ortalığa saçılan malzemeler geçmişten günümüze önemli mesajlar taşıyor.

 

Hücrelerden birinin tam ortasında bal mumundan yapılmış bir erkek tutuklunun heykeli duruyor. Hücrenin tavanına yakınbir yerde duran küçük bir pencereden hücrenin ortasına ışık hüzmeleri düşüyor. Uzun saçları ve asil duruşuyla hücrenin tam ortasında dimdik duran bu tutuklu, küçücük pencerenin hizasından gökyüzünün maviliğine gözlerini dikmiş, geleceğe ve özgürlüğe dair hayallere dalmış gibiydi. Tutulduğu hücrede idam edileceği günü bekleyen bu tutuklunun bakışlarında esaretin ve çaresizliğin bütün tonlarını görmek mümkündü. Fakat buna rağmen gözlerinde ışıldayan yaşam ve gelecek umudu onun özgürlüğe olan inancını karartmaya yetmiyordu. Çınur Hanım yüzünü ışığa çeviren bu tutuklunun tanınmış bir şair olduğunu, yıllarca tek başına bu hücrede zincire vurulduktan sonra ağır işkenceler altında katledildiğini anlatırken üzüntüden sesi çatallaşıyor.

 

Yan hücrede insanı tepeden tırnağa üzüntüye boğan başka bir heykel ile karşılaşıyoruz. Heykel bir kadına ait. Kadının bir eli kalın bir zincirle duvara zincirlenmiş, diğer eliyle de küçük bir kızın elini tutmuştu. Üstü başı perişan durumda olan bu kadının bu zindan ortamında neler yaşadığını tahmin etmek fazla zor değil. Kadının elinden tuttuğu kız çocuğu onun yırtık eteğine sımsıkı yapışmış. Küçük çocuğun gözlerinde büyük bir korku okunuyor. Çocuğun gözlerinden çevreye yayılan korku heykele ruh vermişti. Dokunulduğunda çocuk ve annesi nerede ise dile gelecek ve başlarından geçen ne kadar musibet varsa hepsini bir bir anlatacaklardı. Kadını ve yavrusunu içim burkularak uzun uzun inceliyorum.

 

Yanımdakilerin aktardıklarına göre hücreye heykeli dikilen bu kadının başından insanı insanlığından utandıracak kadar çok dramatik hadiseler geçmişti. Kadının başından geçenleri duymak ve dinlemek için insanın bütün insani duygularını bir kenara bırakması gerekiyordu. Baştan sona dram olan bu inanılmaz hikâyeyi sonuna kadar dinleyebilmek için insanın taş kadar duyarsız olması gerekirdi. Anlatılanlara göre iki kardeşi ve birçok yakın akrabası dağlarda Peşmerge olan bu kadın genç yaşta Baasçılar tarafından tutuklanıp bu zindana kapatılmış. Serbest bırakılmanın karşılığında ise iki kardeşinin dağdan inmeleri ve teslim olmaları şartı koşulmuş. Saddam’a teslim olmayı onurlarına yediremeyen kardeşler dağdan inmeyi kabul etmeyince kadın zindanda rehin olarak tutulmaya devam edilmiş.

 

Zindanda kaldığı süre içinde kadına ağır işkenceler yapılmış, yetmemiş işkencecilerin tecavüzüne uğramış ve tecavüz sonucu hamile kalarak zindanda iki kız çocuğu dünyaya getirmiş. 1991 Mart ayının ilk haftasında Saddam rejimine karşı gerçekleştirilen halk ayaklanması sırasında bu zindan ve askeri karargâh ele geçirildiğinde başından duyulmadık felaketler geçen bu kadın, iki çocuğu ile birlikte özgürlüğüne kavuşmuş. Kavuşmuş kavuşmasına ama dışarda onu bekleyen akıbeti yazıya dökmek için insanın taş yürekli olması gerekiyor. Anlatılanlara ve söylenenlere inanmak için insanın insanlığa olan tüm inancını yitirmesi gerekiyor. İnsan denen canlı türünün kendi cinsine karşı bu denli hayvanlaşması, bu denli canavarlaşması akıllara sığmıyor. ‘‘İnsan türünün hayvanlaşması” dediğimde hayvan türüne büyük bir haksızlık yaptığımı biliyorum. Çünkü iyi biliyorum ki hiçbir hayvan türü kendi cinsine karşı bu denli canavarlaşamaz. Hayvanın hayvana reva görmediği bu canavarlığı ne yazık ki Saddam’ın cellâtları bir Kürt kadınına reva görebilmişlerdi. Bu konuyla ilgili bazı bilgileri bu yazının ilerleyen sayfalarında sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

 

Kadın ve kız çocuklarının durumundan o kadar etkileniyorum ki bütün vücudum ve ellerim buz kesiyor, beynim uyuşuyor adeta. Bu uyuşukluktan kurtulmak için başka hücrelere doğru ilerliyoruz.

 

Az ilerde geniş bir hücrenin önünde duruyoruz. Karşılaştığımız manzaradan duyulan dehşet hiçbir insan yüreğinin kaldıramayacağı kadar büyüktü. Üç işkenceci tarafından falakaya yatırılan siyasi bir tutuklu acımasızca dövülüyordu. Falakaya yatırılan kişinin ayakları iki kişi tarafından havaya kaldırılmış, bir başkası da elindeki kalın sopayla ayak tabanlarına acımasızca darbeler indiriyordu. Elindeki kalın sopayı havaya kaldıran işkenceci o kadar acımasız ve o kadar insanlıktan uzaklaşmıştı ki boyun damarları kopacak kadar belirgindi. Sanatını icra eden heykeltıraş, heykeli yaptığında o işkence sahnesiyle o kadar bütünleşmişti ki ortaya gerçeğinden ayırt edilmeyecek kadar canlı bir manzara çıkmıştı. İşkencecilerin yüzünde beliren acımasızlık ve işkence kurbanı tutuklunun yüzüne yayılan o dayanılmaz acı kendisini o kadar net ortaya koyuyordu ki şaşırmadan edemiyor insan.

 

Koridorun sonunda bulunan bir hücrede kollarından Filistin askısına alınan bir başka tutuklunun vahim durumu karşısında çıldırmamak elde değil. Askıya alınan tutuklunun ayak parmaklarına iki kablo bağlanmıştı. Kablonun diğer iki ucu çıplak bir manyetoya bağlanmıştı. Bir kol yardımıyla tutuklulara elektrik veren bu işkence aygıtına kitap ve filmlerde yeterince aşinaydık. Manyetonun yerleştiği masanın altında bir de ses kayıt cihazı yerleştirilmişti. Bu cihaz sayesinde ağır işkencelere dayanamayan tutukluların konuşmaları kayıt altına alınıyor ve sonra da onlara karşı kullanılıyormuş. Hücrelerin beton duvarlarında çokça yazılar vardı. Kimi tutuklular sert cisimlerle duvarlara yazılar yazarken bazıları ise tırnaklarıyla notlar düşmüştü. Silinmeye yüz tutmuş yazıları okumakta zorlanıyorum. Çınur Hanım ve Kurdo bazı yazıların okumasında bana yardımcı oluyorlar. Tutuklular bütün özlemlerini ve son sözlerini sloganlara yükleyerek onları hücrelerin duvarına nakşetmişlerdi.

 

Alt katlarda bulunan ve iç içe geçen hücreleri dolaşarak kendimizi dışarıya zor atıyoruz. Dışarı çıktığımızda kendimi o karanlık hücrelerde işkence görmüş tutuklulardan daha beter halde buluyorum. Omuzlarıma büyük bir ağırlık çöküyor. Uzun süreli bir açlık grevinden çıkmış gibi kendimi yorgun ve bitkin hissediyorum. Zindan binasından çıkarak binanın tam karşısında bulunan başka bir binaya yöneliyoruz. Girdiğimiz bu bina Saddam Husseyin’in Kürtlere uyguladığı anfal (soykırım) anısına açılan bir müzeydi. Müzenin açılışına Talabani’in eşi Héro Talabani önayak olmuş. Müzenin kapanmasına çok az bir zaman kaldığından ortalık fazla kalabalık değildi. Kapıdaki görevli yabancı olduğumuzu tahmin etmiş olacak ki bizimle yakından ilgileniyor. Çınur Hanım kendisini tanıtıyor. Diyarbakır’dan geldiğimizi öğrenen görevli bizimle biraz daha yakından ilgileniyor.

 

Eski bir Peşmerge olan müze görevlisi Kak Nebez’i tanıyor. Görevlinin eşliğinde müzeyi dolaşıyoruz. Müzenin duvarları ve tabanı bir baştan bir başa küçük ayna parçacıklarıyla kaplanmıştı. Tavanda ve duvarlara binlerce küçük lamba monte edilmişti. Görevliden aldığımız bilgiye göre tavanda ve duvarlarda tam tamına yüz seksen iki bin ayna parçası yerleştirilmişti ve bu sayı soykırım sırasında yerinden yurdundan sürülen ve daha sonra katledilen insanların sayısını işaret ediyordu. Ayna parçacıklarının kullanılması ise insanlığın kendisiyle yüzleşmesini sağlamak içindi.  Müzenin içindeki duvarlara ve tavana monte edilen dört bin beş yüz küçük lamba ise Saddam zamanında Kürdün başına yıkılan ve haritadan silinen köylerin sayısını simgeliyordu.

 

Müzeyi gezerken karşılaştığım bir manzara beni oldukça etkiliyor. Saddam zamanında baskına uğrayan bir Kürdün evi resmedilmişti. Saddam’ın hıncına uğrayan bir evin hali içler acısıydı. Ortalığa savrulan öteberiler, devrilen kap kacaklar. Elindeki otomatik silahla ev halkına terör estiren askerler. Büyüklerin arkasına sığınan ve korku dolu gözlerle etrafa bakınan küçük çocuklar. Odanın bir köşesinde başına gelecekleri düşünen çaresiz kadınlar. Yüzlerinde oluşan kalın çizgilerle tarihe tanıklık eden yaşlılar. Sergilenen her şey Saddam’ın zulmüne ışıldak tutuyordu. Bu manzaraları görünce on iki eylül döneminde yaşananları ve insanlarımızın başına getirilen o insanlık dışı vahşeti hatırlamadan edemiyorum.

 

Müze görevlisine teşekkür ederek müzeden dışarıya çıkıyoruz. Etrafta bulunan savaş araçlarını inceleyerek onları tek tek gözden geçiriyorum. Binaların harap durumuna, havan mermilerinin duvarlarda açtıkları gediklere ve ağır silahlardan geriye kalan kurşun izlerine bakılırsa bu alanda korkunç çatışmalar yaşanmış. Çınur Hanım ve Kurdo’dan aldığım bilgilere göre 1991’in Mart ayında Süleymaniye halkı silahlanarak Saddam Husseyin’e karşı ayaklandığında,  önce bu askeri kışlanın üstüne yürümüş. Birçok siyasi tutuklunun bulunduğu bu cezaevini ele geçirmek ve içeride esir tutulan siyasi tutsakları özgürlüklerine kavuşturmak asıl hedef olsa da, başka bir gaye ise yıllardan beri halka kan kusturan ve bu askeri karargâhta direnmeye çalışan işkenceci generallerin kaçmasına izin vermemekmiş.

 

Mart ayının ilk haftasında başlayan bu ayaklanma sırasında Süleymaniye halkı elindeki imkânları seferber ederek Emna Sûreka üzerine yürüdüğünde başka alanlarda bulunan Peşmerge güçleri henüz Süleymaniye’ye ulaşmamışlardı. Baasçılar karargâhta bulunan ağır silahları devreye sokarak var güçleriyle halkın üzerine kurşun yağdırmışlar. Halk can korkusuna kapılan ve elindeki bütün silahları devreye sokan cellâtların çetin karşı koyuşuyla karşılaşmış. Baasçılar ellerinde bulundurdukları tank, top ve benzer silahlarla halka saldırarak kendileri için bir çıkış yolu bulmaya çalışmışlar. Fakat bütün bunlara rağmen halk zindan çevresinden bir adım geri atmamış ve direnmeye devam etmiş. Halk en fazla Baasçıların uçaksavar atışlarından etkilenmiş. 7 Mart 1991 tarihinde başlayan kuşatma yaşanan ağır kayıplara rağmen dört gün boyunca devam etmiş. Halk bölgeyi terk etmemiş.

 

Dördüncü gün peşmerge güçleri halkın imdadına yetişmiş. Peşmergenin gelişiyle Emna Sûreka etrafında süren çarpışmalar daha da şiddetlenmiş. Deneyimli Peşmergeler ve halk, genarallerin etrafındaki çemberi her geçen saat biraz daha daraltmışlar. İçerde bulunan tutukluların can güvenliğine öncelik verildiğinden çatışmalar gereğinden fazla devam etmiş. Generallerin imdadına gelen iki savaş helikopteri Peşmergelerin yoğun uçaksavar ateşi altında çareyi kaçmakta bulmuş ve etkili olamamışlar.

 

Ellerinde bulundurdukları silah üstünlüğüne ve savaş tekniğine rağmen halk ve Peşmerge dayanışması karşısında dayanamayacağını anlayan eli kanlı generaller ve onların suç ortağı birçok asker yeraltı tünellerini kullanarak gizli sığınaklara çekilmeye başlamışlar. Bunu fırsat bilen Kürt güçleri hemen zindana yönelmişler. Zindan kapıları kırılıp içerdekiler birer birer dışarıya çıkarılmış. Salıverilen tutukluların sevinç çığlıkları ortalığı çınlatmış. Özgürlüğe susamış insanlar yüreklerinden kopan zafer naralarıyla birbirine sarılmışlar. Sevinç gözyaşları sel olup akmış. Yaşananlara inanmak istemeyen tutuklular ve halktan bazı insanlar ağlama krizine girmişler. Yıllardan beri içerde esir tutulan tutuklulardan bazıları gün yüzüne çıkar çıkmaz geçici körlükle yüz yüze kalmışlar. Yaşananlar karşısında şaşkınlık geçiren tutuklulardan bazıları fenalık geçirmiş.

 

Serbest kalan tutuklular arasında tecavüz sonucu hamile kalan ve zindanda iki çocuk dünyaya getiren kadın da vardır. Elinden tuttuğu iki çocuğuyla zindan kapısından özgürlüğe yürüyen kadın karmaşık duygular içerisinde, ne üzülebiliyor ne de tam olarak sevinebiliyormuş. Tutulduğu zindanda romanlara konu olacak ilginç sorunlarla karşılaşan bu kadını karşılayacaklar arasında iki Peşmerge kardeş de vardır. Tutuklanmasına sebep oldukları kız kardeşleriyle yüz yüze gelmek onlar için hiçte kolay olmayacaktır.

 

Bir kadın düşünün. Salt iki kardeşi Peşmerge olduğu için Saddam rejimi tarafından tutuklansın, uzun yıllar zindanda tutulsun. Tecavüze uğrasın, sonra da ikiz kız çocuğu dünyaya getirsin. Annelik işte! Onları bağrına basmak zorunda kalıyor ve zindan koşullarında onları sahiplenerek büyütüyor. Çocuklar onun istemi dışında işkenceciler ve tecavüzcüler tarafından onun rahmine yerleştirilse de sonuçta onları dokuz ay karnında taşıyan ve sonrasında dünyaya getiren kendisiydi.

 

Dünyaya getirdiği iki suçsuz çocuğuyla birlikte zindan kapısından dışarıya adım atan talihsiz kadın kimsenin deşifre edemeyeceği bir bakışla çevresine bakınıyor. Elinde iki çocukla zindan kapısında bir kadın gördüklerinde kimse buna bir anlam veremiyor. Halk ve Peşmerge karşı karşıya kaldıkları manzara karşısında donup kalıyorlar. Sonraları çevredekilerden birisi karşı karşıya bulundukları bu hazin manzaranın sırrını çözerek bunu yanındakilerle paylaşıyor. Kadın elinden tuttuğu iki çocuğuyla birlikte biriken kalabalığı yararak ilerliyor. Zindandan çıkanların gözleri yakınlarını arıyordu. İşkencecilerin gazabına uğrayan bahtsız kadının da öyle.

 

İki Peşmerge kardeşin gözleri zindanın kapısında biriken tutuklular arasından çıkacak olan kız kardeşlerini arıyor.

 

Kadın az sonra iki çocuğuyla kalabalıktan sıyrılıyor. İki kardeş tutukluların bulunduğu alana doğru hareketleniyorlar. Çok geçmeden iki kardeş kız kardeşleriyle yüz yüze, göz göze geliyorlar. Ve o an kızıl kıyamet kopuyor. Kız kardeşlerinin elinden tuttuğu iki kız çocuğu iki kardeşin beynine, yüreğine birer balyoz gibi iniyor, oldukları yerde öylece donakalıyorlar. Kız kardeş iki çocuğuyla karşısında duran iki kardeşine öylece bakınıyor. İşte tam bu sırada kardeşlerden birisi korkunç bir sinir krizine giriyor. Dünyası başına yıkılan kardeşlerden birisi içine yuvarlandığı o korkunç ruh haliyle kendisine daha fazla hâkim olamıyor ve elindeki kaleşnikof silahıyla iki günahsız çocuğu çevredekilerin şaşkın bakışları arasında tarayıp öldürüyor.

 

Bu olayı duyduğumda içimden inanmak gelmemişti. Başka insanlardan benzer şeyler duyunca günlerce kendime gelemedim. Hatta bir İnternet sitesinde bu olayla ilgili çok hüzünlü bir yazı okuduğumda oturup ağladım. Kürtler arasında konuşulan bu hadisenin karanlıkta kalan yönleri var mıdır? Abartma payı nedir? Bu meselenin gizli kalan yanları, büyütülmüş yanları var mıdır? Bütün bunları yerli yerine oturtacak durumda değilim. Bu meseleyi araştırıyorum. Benden başkaları da araştırmalıdır. Ben Emna Sûreka’e yaptığım bu ziyaretimle, bu vahim hadisenin ipucunu yakaladım. Eğer bu hadise ile ilgili anlatılan her şey doğruysa -ki ben bunun doğru olacağına inanıyorum- bundan sonrası eli kalem tutan araştırmacılarımıza, akademisyenlerimize ve edebiyatçılarımızın gayretlerine kalmış bir şeydir. Çünkü Saddam Husseyin rejiminin mantığından beslenen ve Kürtlere düşmanlık etmede sınır tanımayan işkencecilerin böylesi şeylerden kaçınmayacağını gayet iyi biliyorum.

 

Konumuzda dönersek;

 

Zindanda esir tutulan tutuklular dışarı çıkarılıp emniyetli alanlara aktarılınca halk ve Peşmerge güçleri yarıda kalan işlerini bitirmeye koyulmuşlar. Askeri karargâhın altında bulunan gizli sığınakların varlığından haberdar olan Peşmergeler işkencecileri inlerinden çıkarmak için binayı ateşe vermişler. Ateşten çevreye yayılan duman kütlesinin tünellere dolmasıyla birlikte Kürdün kanına susayan işkenceciler kapana kıstırılmış fareler misali elleri başlarının üstünde birer ikişer dışarıya çıkan bol yıldızlı generaller ve onların hizmetindeki özel timler, bütün yalvarmalarına ve yakarmalarına rağmen kendilerini halkın gazabından kurtaramamışlar. Tünelden kendini dışarı atan asker ve generaller halkın kin ve öfkesi karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlar. Peşmerge güçlerinin halkı sağduyuya davet etmeleri durumu değiştirmeye yetmemiş. Dünyanın bütün zulmünü Kürde reva gören, bütün musibetleri Kürdün başına musallat eden, küçük - büyük herkesin yaşamını cehenneme çeviren ve yaşama dair her şeyi onlara zehir eden zalimler halkın öfkesi karşısında yerle bir edilmişler.

 

Tutulduğu zindanda işkencecilerden iki çocuk dünyaya getiren Kürt bacının kardeşleri ve yakınları ele geçirdikleri generallere merhamet etmeyi çok lüks görmüşler. Kürdün pençesini ensesinde hisseden ve ecel terleri döken cellâtlar sümük salya içinde Kürdün merhametine sığınmak istese de bu durum yaşanan acılar yüzünden yüreği kuruyan Kürdün yüreğini yumuşatmaya kâfi gelmemiş. Hayatta kalmak uğruna Kürdün merhametine sığınan Baasçı generallerin sarf ettikleri hiçbir söz Kürdün nasır bağlayan yüreğine söz geçirmeye yetmemiş. İnsana zulüm etmeyi bir yaşam biçimi olarak benimseyen Baasçı cellâtlar yaptıklarının bedelini kendi canlarıyla ödemek zorunda kalmışlar.

 

Ziyaret ettiğim Emna Sûreka müzesinde bütün bu olup bitenleri duyunca ne diyeceğimi bilemiyorum. İşkence altında kendisine tecavüz eden celatlardan iki çocuk dünyaya getiren o kadının kardeşlerinden birisi ben olsaydım ve onun başına bu işi getiren cellatlar benim elime düşmüş olsaydı o an ben ne yapardım, en yakınları Emna Sûreka cehenneminde katledilenler arasında benim kardeşlerim olmuş olsaydı ve ben bu muzaffer günde işkencecilerle yüzleşseydim nasıl hareket ederdim, babası işkence altında öldürülmüş bir yetim çocuk olsaydım ve babamın katilleriyle karşı karşıya gelseydim nasıl bir duyguya kapılır ve neler yapardım? Bu ve buna benzer birçok soruyu peş peşe kendime yönelttiğimde görüyorum ki bu tür şeylerin altından kalkmak o kadar kolay değil. Kolay değil, çünkü bu cehennem ortamında yaşananları bizzat kendim yaşamamıştım. Bu yüzden de zulme maruz kalmış insanlar adına şu veya bu yargıya varmak ne benim ve ne de başkasının işi olabilirdi.

 

Tutulduğu zindanda işkencecilerin tecavüzüne uğrayan ve yıllar sonra elinde tecavüz sonucu dünyaya getirdiği iki çocukla özgürlüğüne kavuşan talihsiz kadının ve onun bu perişan haline tanık olanların ruhunda kopan fırtınaların gücünü hangi ruh bilimcisi, hangi pedagog, hangi psikiyatrist ve hangi psikolog ölçebilirdi. İnsan aklının anlamakta zorlandığı bu vahşetin altına imza atanların alacakları cezalarla ilgili hangi ceza hukuku, hangi vicdan, hangi ahlâk ve hangi mantık söz söyleme hakkını kendinde bulabilirdi? Bütün bu soruların yanıtını ararken bu işin içinden çıkamayacağımı anlıyor ve içimde büyüyen büyük bir hüzünle susuyorum.

 

Fakat bu insanlık trajedisi karşısında mutlaka bir şeyler söylememiz gerekecekse, o da keşke ne Saddam Husseyin ne onun gibi insanlıktan uzaklaşan başka zalimler, zulüm ve baskının bu kadarını Kürtlere lâyık görmeseydi ve ne de Kürtler bu denli intikam arzusuyla yanıp tutuşmamış olsalardı. Ay ve yıldızlara merdiven dayayan günümüz insanı için bütün insanları barış içinde bir arada yaşatmak çok mu zordur acaba? Yeni dünyaların buluşu için koşturan günümüz insanı için, insanı savaşlardan uzak yaşatmak çok mu zordur? Günümüz insanı hayal gibi görünen bu sıradan istemi gerçekleştirecek güç ve kudretten gerçekten yoksun mudur? Aslında bütün bu söylenenlerin gerçekleşmesi imkân dâhilindedir. Fakat ne var ki insanlar bencil egolarının tatmini uğruna insanları bu yaşamdan mahrum ediyorlar. Sıradan bir çabayla insanlara armağan edilecek bu yaşam biçimi çeşitli gerekçelerle hep erteleniyor. Keşke diyorum, keşke insanlar barış ve kardeşliği bencil duygularına kurban etmemiş olsalar ve insanlık bunca esarete mahkûm edilmese. Keşke birçok şeyi keşkelerle kurtarabilebilsek.

 

Emna Sûreka’dan ayrılıyoruz. Aklım fikrim öz dayıları tarafından kurşuna dizilen o iki küçük çocukta kalıyor. Onlar işkence altında tecavüze uğrayan bir kadının anne rahmine istem dışı düşmüşlerdi. Onların dünyaya gelmelerine vesile olanlar Baasçı cellâtlar ve onlara emir verenlerdi. Kurşunlara hedef olan o iki çocuk Kürt soyuna düşman olan ve her türlü vahşeti meslek haline getiren işkenceci cellâtların suçsuz çocuklarıydı. Bunun yanında onlar aynı zamanda özgürlük uğruna dağları mesken edinen kardeşleri yüzünden zindana tıkılan bir Kürt ananın tecavüz sonucu dünyaya getirdiği bir kadının da öz çocuklarıydı. Yani onlar her şeyden habersiz dünyaya gelen birer masum çocuktu. İşkenceci zalimlerden tecavüz sonucu dünyaya gelse de, onlar bir anne için yine de günahsızdılar. Çünkü onları dokuz ay karnında taşıyan ve kanıyla besleyen kendisiydi. Karnında taşıdığı o çocukların cellâtlardan olması bu gerçeği değiştirmiyordu. Dedim ya onlar, o kadın için suçsuz birer çocuktu.

 

Eve dönüyoruz. Akşam boyunca Emna Sûreka’da gördüklerimizi sohbet konusu ediyoruz. Emna Sûreka’nın müzeye dönüştürülmesini çok anlamlı buluyorum. İnsanların tarihte yaşananlarla yüzleşmesi çok önemliydi. İnsanın insana reva gördüğü uygulamalardan kaynaklanan ayıpların saklanması veya izlerinin ortadan kaldırılması doğru olmamalıydı. Böyle olmamış olsaydı dünyanın dört bir yanında ve özellikle Avrupa’nın birçok ülkesinde savaşın, toplama kamplarının, zindan ve işkencenin insan yaşamı üzerindeki etkilerini gelecek kuşaklara ulaştırmak nasıl mümkün olacaktı? Dünyanın dört bir yanında açılan onca müzenin varlığını nasıl ve neyle açıklayacaktık? Bütün bunları düşünürken Diyarbakır’da askeri cezaevi aklıma geliyor. 12 Eylül döneminde insan mezbahanesine çevrilen ve onlarca insanın işkenceyle katledildiği bu utanılası mekânın, cezaevinin müzeye dönüştürülmesi sağlanmalıydı. Emna Sûreka müzesini gezdikten sonra Kürtlerin Diyarbakır zindanını neden müzeye dönüştürmek istediklerini ve bu istemlerinde neden bu denli ısrar ettiklerini biraz daha iyi anlıyorum.

 

İnsanların ve toplumların ayıplarından kurtulmaları, işledikleri suçları gizleyerek değil, onlarla açık bir şekilde yüzleşmekle ancak mümkün olabilir. Bu yüzden de insanlık onurunun hedef tahtasına konulduğu Diyarbakır Cezaevi müzeye dönüştürülmeli ve o mekânda insan soyuna karşı işlenen bütün suçlar ve bu suçları işleyenler herkes tarafından bilinmelidir. Bilinmelidir ki bir daha hiç kimse kendisini tanrı yerine koyup insanların canına kastetmesin. İşlenen suçlar bilinmeli ki diktatörlüğe özenenler kendisini her şeyin üstünde görüp, altından kalkamayacağı büyük suçlara bulaşmaya cesaret etmesinler.

 

Kak Nebezlerle Diyarbakır zindanında yaşananlarla ve özellikle Necmettin Abinin katledilmesiyle ilgili birçok şeyi konuşuyoruz. Anlattıklarımızdan etkilenerek hüzne boğuluyoruz.

 

Devam edecek...

 

 

Kadir Büyükkaya / Hollanda

k.buyukkaya@hotmail.com


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık