KONUK YAZAR

KONUK YAZAR

[email protected]

Arif Kingir ile Filistin İzlenimleri 2

04 Kasım 2022 - 13:14

Arif Kingir ile Filistin İzlenimleri
Söyleşi: Ömer Karakuş, Halil Naryaprağı

Türkiye’de Müslüman Kürt halkına bakış açıları böyle ise Filistin’deki sol yapılanmalara nasıl bakıyorlar. Mesela FHKC’ye ve öteki sol, sosyalist Filistinli yapılanmalara bakış açıları nasıl, İsrail sömürgeciliğine karşı savaşmalarına rağmen bu örgütlere bakış açıları da olumsuz mu?

O kadarını bilmiyorum. El Fetih’e olumsuz, ideolojik bir bakış açıları yok Filistinlilerin. Sadece yönetimin başarısızlığıyla alakalı bir bakış açıları var. El-Fetih de sadece Marksistleri barındırmıyor bünyesinde. İngiliz gazeteci ve Ortadoğu uzmanı “David Hirst’in Silah ve Zeytin Dalı” kitabını hatırlarsınız. David Hirst der ki; El-Fetih nedir, ya da FKÖ nedir? “Çok farklı ideolojilere sahip örgütlerin bir araya geldiği bir üst kuruluş” olarak tanımlanabilir FKÖ. Öte yandan El-Fetih’in bir nevi kökeninde de İhvân-ı Müslimîn vardı. Yani Yasir Arafat da İhvan kültüründen gelen birisiydi. Yasir Arafat ulusalcı bir Filistinli ama İhvân-ı Müslimîn kökenlidir. İhvân-ı Müslimîn’de nasyonalist, milliyetçi, Arapçı bir damar da söz konusu zaten. Arap dünyasında farkına varmadığınız bir durum söz konusu. İslamcıları dâhil olmak üzere hepsinde ciddi bir Arap milliyetçiliği var. Yasir Arafat da o damardan gelen birisi, İhvân-ı Müslimîn’in içinden kopup gelen birisi.

Deniz Gezmiş de Filistin’de bulunmuştu bir dönem.

Özellikle eski kuşaklardan birçok kişiye ev sahipliği yapmıştır Filistin. Filistin Kurtuluş Örgütü FKÖ, birçok örgütün oluşturmuş olduğu bir üst çatıdır. Bir şemsiye yapıdır. FKÖ içinde Marksistler, İslamcılar, ulusalcılar var. Anlatabiliyor muyum yani herkes orada bir araya gelerek bir çatı yapı kurmuş.
Mesela Filistin Halk Kurtuluş Cephesi FHKC’nin lideri olan George Habaş hem bir Hristiyan hem bir Marksist olarak FKÖ’nün yönetim kurulu üyesiydi. Filistin’de ortak bir yapı var. Yasir Arafat onun en üstünde. Yasir Arafat da köken olarak İhvan cemaatinden kopup gelen birisi. Eski kod adı Ebu-Ammar. Yani budur. Ben mesela gittim. El-Fetih’in karargâhını da gördüm. Küçücük bir bina Ramallah’ta, sade bir bina. Dediler ki burası El-Fetih’in merkezi, karargâhı. Koca El-Fetih örgütünün karargâhı. Biraz da biz bence çok büyütüyoruz gözümüzde.

Yaser Arafat da aslen Kudüslü ya da Gazzeli, doğum yeri ihtilaflı. İhvandan yetişme sonra o Kudüs müftüsü Emin El-Hüseyni var. Akrabalar. Sürece dâhil olduğu zaman akrabalığını da gizliyor ki prestijini kaybetmesin çünkü Hüseyni uzun süre Hitler’in yanında kalır. Yahudilere karşı birtakım beklentileri var. Tabii o sırada Arafat öğrenci birliği teşkilatı derken FKÖ’nün liderliğine kadar yükselir.
Peki, Arif Bey Filistinlilerin geleceğe dair tahayyülleri nelerdir?

Gelecek konusunda hiç konuşmadık ama hakikaten orada bir mücadele, direniş var; ama bir şeyin farkına vardım. Gelinen süreçte azınlık konuma düştüler. Bir yandan da İsrail devletine halen karşılar. Bütün siyasi, ekonomik, kültürel askeri her şeylerini, üstünlüklerini İsraillilere kaptırdılar. Topraklar her gün eksiliyor. Bugünkü tablo kendiliğinden oluşmadı. İsraillilerin bir mücadelesi söz konusu oldu. Müthiş bir çapa sergilediler. Bunun en güzel örneği, unutulmuş İbrani dilini adamlar son yüz yılda doğu Avrupa’da kullanılan “Aşkenazilerin Yidiş dilinin” yanı sıra tekrardan inşa ettiler. Konuşulan bir dil olarak yazıl dili haline getirdiler. Tarihe ölü dil olarak geçmişti adamlar yeniden inşa ettiler. İkincisi bugün son yüzyılda; İsrail, dünya çapında Yahudi kökenli sayısız edebiyatçı, filozof, bilim adamı yetiştirdi. Bilişim dünyasında iyiler.

Yahudiler niye başarılı olmuş? Literatürü karıştırdığınız zaman Türkiye’de neredeyse İsrail üzerine çalışan insanlar ilahiyat kökenli. Siyaset biliminde neredeyse çok az tez ve doktora çalışması var. Türkiye’de en çok konuşulan konulardan biri Filistin olmasına rağmen. Filistin’in siyaseti, ekonomisi vb. bunlarla ilgili çalışmalar yok. Daha çok nedir ilahiyat boyutuyla ilgili akademik çalışmalar var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu bizim zaafımız. Avrupa’ya gönderdiğimiz öğrencilerimiz de mesela basit örnek vereyim: Konun üzerine çalışmak istiyorsun diyorlar ki, git, sen kendi köyün üzerine çalış. Yani adam gittiğin ülkenin tarihini, sosyolojisini vb. çalışmana izin vermiyor. Bizim maalesef akademi ve bilim dünyamız halen batı dünyasının tahakkümü altında, onların yönlendirmesiyle birtakım çalışmalarda bulunuyoruz. Ve maalesef biz de kapasitemiz kadar çalışıyoruz.

Batının tahakkümünün yanı sıra bir de şöyle bir olay var. Mesela Türkiye öğrenciyi fonlayıp gönderiyor. İngiltere’ye gidiyor, Türkiye parayı veriyor. Devlet öğrenciyi ne için gönderiyor. Buradaki amaç orada bir nüve elde etmektir. Adamlar, Türkiye’nin fonladığı öğrenciye diyor ki, git Zonguldak’ı çalış, kendi köyünü çalış diyorlar. Öğrenciler de çalışıp getiriyor ve orada kendi arşivlerini oluşturuyorlar. Yani çok enteresan kendi paranla bile kendisine çalıştırtıyor. Daha yeni yeni bunun farkına vardılar bizimkiler. Diyorlar ki aaa! Biz bu öğrencileri dışarı gönderiyoruz bizim öğrenciler niye orayı çalışmıyorlar da gelip Türkiye’yi çalışıyorlar? Tabii bizim öğrencilerin de hesabına geliyor bu durum: Burası güzel, rahat, kaynak problemi yok. Orası biraz daha zor olacak, dolayısıyla devlet yani sistemi finanse edenler bile bunun farkında değiller, daha yeni yeni farkına vardılar.

Filistin’i gezdiğin zaman Yahudi yerleşim yerlerini görüyorsun. Adam öyle bir yerleşim yeri kuruyor ki diyorsun ki helal olsun bu adamlara. Yani her şeyleri ile mükemmel yerleşim birimleri yapıyorlar. Lüks evler, işyerleri, iş imkânları, bir kent mimarisi anlayışı da var. Onu oturtuyor. Şimdi düşün oraları gezdiğinde diyorsun ki ta Almanya’daki adam buralara gelip nasıl intibak sağlar, bu coğrafyaya: ama oradaki imkânları gördüğünüz zaman tamam diyorsunuz. Adamlar çalışıyorlar, üretiyorlar, ekonomide de bir şeyler yapıyorlar. Bu açıdan da çok ciddi bir üretimleri söz konusu. Hoşuma giden bir şey var. Bir genç ile tanıştım. Çok hoşuma gitti. Diyarbakırlıydı. Beraber tatlı yemiştik. Epey konuştuk. Dedim “Sen nerelisin?” dedi “Diyarbakırlı”. “Ne yapıyorsun burada?” diye sordum. Dedi ki “İbrani Üniversitesi’nde doktora yapıyorum”. “Nasıl geldin?” dedim. Dedi “Üniversiteyi Edirne’de okuyordum.” İşletme fakültesini okumuş. “Edirne’de okurken dediler ki Yunan devleti burs veriyor”. “Fakülteyi bitirdiğim zaman, müracaat ettim. Bursu kazandım. Kabul ettiler Atina’ya yüksek lisansa. Oradan da yurt dışı için müracaat ettim. Endonezya’ya gittim. 1,5 yıl Endonezya’da kaldım.

Endonezya dilini öğrendim. Sonra Endonezya dilini öğrenince Yunan hükümetine müracaat ettim. Beni tekrar aldılar getirdiler. İbrani üniversitesinde şu anda post doktora yapıyorum. Ve benim bursumu Yunan hükümeti ödüyor” dedi. “Hangi dilleri biliyorsun?” diye sordum; “İbraniceyi, Yunancayı, Arapçayı, Endonezceyi, İngilizceyi öğrendim. Şu anda İbranice üzerine çalışıyorum” dedi. Aferin sana dedim. Adama hayran kaldım. Orada İbrani üniversitesi biliyorsunuz dünya çapında bir üniversite. Türkiye’de bir grup genç var. Orada gidip çalışanlar. Şeyhe de söyledim. Dedim sizin yapabileceğiniz en güzel şey şu bunu yapın. İsrail hükümeti pek izin vermiyormuş ama böyle Avrupa’dan gelenlere izin veriyormuş yapabiliyorsanız dedim. “Siz davayı devam ettirmek istiyorsanız İslam dünyasından. Farklı ülkelerden gençleri getirin burada üniversite okutturun, mastır yaptırın, doktora yaptırın, burs verin. Bakın bunlar sizin dışarda doğal elçileriniz olacak”. Yani bunun farkında değiller Filistinliler. Tabii yapısal olarak İsrail, Filistin’e dışardan okumaya gelenleri engellemeye de çalışıyor.


Filistinlilerin kendi üniversiteleri var mı?

Evet, Filistinlilerin kendi üniversiteleri var. Kudüs’te, Beytullahim’de, Ramallah’ta üniversiteler var. Bir şey daha eklemek istiyorum. Filistinlilerin ve Yahudilerin bizdeki gibi dil saplantıları yok. Siz nereye giderseniz gidin. Her yerde sokak levhaları, trafik levhaları, yön gösteren levhaların hepsi iki dilde. İbranice ve Arapça alt alta hem İbranice hem Arapça yazar. Çok rahat bir şekilde bir Arap kendisini orada Arapça ifade edebiliyor, takıntıları yok. İngilizce de levhalarda yer alıyor.

İsrail devletinde Yahudi Şeriatı toplumsal ve kamusal olarak ne kadar ön planda?

Basit bir örnek vermek istiyorum. Mesela çok dindar olan İsraillilerin mahallesine girdiğin zaman büyük panolar halinde şu ifade yazılır. Lütfen sokaklarımızda, mahallemizde, dinin ve ahlakın kurallarına uygun hareket edin ve tesettürlü giyinin, bunu kimse de yadırgamıyor. Aşırı Yahudilerin olduğu mahallelere farklı şekilde girdiğiniz zaman Yahudiler tepki gösteriyorlar. İkinci bir husus bunu hem Ölü Deniz kıyısında hem de Yafa’da bütün plajlarda haremlik selamlık var. Dindar Yahudiler haremlik selamlık hususunda hassaslar. Bir de karışık yerler var. Siz gidiyorsunuz istediğiniz yerde denize girebiliyorsunuz, kimse size müdahale etmiyor. Dindarlar burada duramaz diye bir şey de yok; ama dindarlar da siz niye bu tarafa giriyorsunuz diye müdahale etmiyor. Eriha’da Ölü Deniz kıyısında otellere gittik, suya girdim. Haremlik selamlıklar ayrı. Arka tarafta oteller var ama hiçbir otelin özel bir plajı yok. Siz çok lüks bir otelin önünde plaja girebiliyorsunuz. Yani denize girmek için herhangi bir otele müşteri olmanız gerekmiyor. Yani dinlenme yerleri var, banklar var, gölgelikler var. İsrail devletinin kendi insanına kıymet verdiğini hayatın birçok alanında görebiliyorsunuz. Bir şişe içme suyu Türkiye parasıyla 15 lira, ama Kudüs’ün birçok yerinde plajlarda vs. tatlı su muslukları var. Düğmeye basınca şırıl şırıl fışkırıyor. İstediğiniz kadar içebiliyorsunuz. Yani plajlarda hem yıkanacak su, hem içecek su mevcut. Tatlı su ücretsiz. Hem orada hem Lut Gölü’nün plajlarında bütün plajlarda haremlik selamlık bölümleri var. Dindar Yahudiler rahat denize girsin diye. Çünkü onlarda da tesettür önemli. Mesela ilginçtir. Dindar Yahudilerde şöyle bir pratik var: Kadınlar evleninceye kadar baş açık geziyorlar. Evlendikten sonra da örtünmek zorundalar. Örtünmek istemeyen kadınlar kafalarını kazıtıyorlar peruk takıyorlar böyle bir dini gelenekleri var.

Yahudiler Müslümanlar gibi domuz konusunda hassaslar. Peki, içki konusunda da aynı hassasiyet var mı?

İçenler var ama meyve suyu çok yaygın. Hem Araplarda hem İsraillilerde korkunç bir meyve suyu kültürü var. İyi tüketiyorlar. Helal gıda noktasında İsrail’de yaşayan Müslümanlar çok rahatlar. Müslümanlar istedikleri yerde yemek yiyebiliyorlar. Et konusunda kaygılanmıyorlar çünkü İsraillilerin helal mantığı ile Müslümanların helal mantığı aynı. Ve bu hususta İsrailliler çok hassaslar. Türkiye’deki bir Müslümandan daha rahatlar mesela bizde Trakya bölgesinde bile sayısız domuz çiftlikleri var. Türkiye dışarıya domuz eti ihraç etmeyen nadir ülkelerden birisi. Türkiye’deki bu kadar domuz eti nereye gidiyor? Domuz eti ucuz olduğu için işletmelerde büyük oranda tüketilmektedir. Otellerin birçoğunda tüketiliyor. Ve insanlar bunun farkında değiller. Kasapların çoğunda tüketilen etlerden Türkiye’deki Müslümanlar emin değiller. Yani helal gıda konusunda İsrail belki de dünyada Müslümanların en rahat ettiği ülke. Avrupa’ya gittiğiniz zaman et yememeye özen gösterirsiniz; ama İsrail’de Müslümanların böyle bir derdi yok. Yahudilerin helal gıda mantalitesi İslam ile aynı.

İsrail’e olan ön yargılarımız ve düşmanlığımız oradaki siyasal ve sosyal yapıyı görmemizi engelliyor o zaman

Bence biz iki şeyi karıştırıyoruz. Siyonizm ile Yahudiliği karıştırıyoruz. İkisi çok farklı kavramlar. Bizde Siyonizm’i anlatırken belki de bu işe parmak basan tek adam Merhum Roger Garaudy’dir. İslamcılar bile halen bunun farkında değiller. Yahudi Siyonizm’ini esas besleyen Hristiyan Siyonizm’idir. Biz Hristiyan Siyonizm’ini bilmeden Yahudi Siyonizm’ini konuşuyoruz. Bugün İsrail’deki Yahudi Siyonizm’inin, terörünün bütün desteği, kaynağı her şeyi Hristiyan Siyonizm’idir. Yani Evangelist düşünce. Bence İslamcıların özellikle üzerinde durması gereken Hristiyan Siyonizm’iydi. Roger Garaudy, merhum ölmeden önce Fransa’da ve Avrupa’da korkunç bir linçe uğradı. Kitapları yasaklandı. Sebebi Hristiyan Siyonizm’inden söz etmesidir. Dikkat edin! Yahudi Siyonizm’inden söz edenlere kimse bir şey yapmıyor ve kimse de Hristiyan Siyonizm’inden konuşmuyor.
Cehennem Vadisi’nde bir tarafı öyle Yahudi Mezarlığı öbür tarafında da Müslüman Mezarlığı var. Mezarlar bir milyon dolardan başlıyor. Yahudi Mezarlığı. Evangelistler ve Yahudiler geliyormuş oraya bir milyon dolar. Diyorlar ki 20 milyon dolara kadar var yani. Niye böyle pahalı olduğunu sordum. Kitab-ı Mukaddes’e göre sırat köprüsü Mescid-i Aksa’nın bulunduğu alanda kurulacak. Doğu Kudüs’te. Zeytin Dağı’ndan, orası Zeytin Dağı’nın etekleri zaten oradan Aksa’nın bulunduğu yere sırat köprüsü kurulacak ve mezarı oraya yakın olanlar o köprüden sorgusuz sualsiz direk cennete girecek. Hatta ilginç bir şey: Kabalaya göre iki köprü kurulacak; birisi metal demirden, diğeri ahşap. Metal olan köprü ateşin sıcaklığına dayanamayacak ve oradan geçenler pat pat cehenneme dökülecek ama mezarı burada yakın olanlar genelde ahşap olanı tercih ettikleri için hiçbir şey olmadan karşıya geçecekler.

İsrail hükümeti şimdi Kudüs civarında çok katlı yerin altında mezarlar yapıyor çünkü Kudüs’te gömülmek, sırata yakın olmak onlar için önemli. Bunun bir de tarihsel boyutu İstanbul Yahudileri. Onlar daha çok Balat tarafında da var. Mesela öldükleri zaman Anadolu yakasındaki o Beykoz tarafındaki Yahudi mezarlıklarını gömülmek isteniyor. Çünkü Kudüs’e daha yakın. Boğazın öbür tarafı Kudüs’e daha yakın. Yani dediğiniz mezarlıkların çoğu da boştur zaten dolu değil. 20 milyon 30 milyon dolara cennete bilet almış oluyorsunuz. Yani demek istediğim Evangelistlerin destek olmasının sebebi o. Evangelistlere göre; Tanrı Krallığının yeniden kurulması lazım. İsa’nın yeryüzüne gelip Tanrı Krallığını kurabilmesi için Filistin’de mutlak kaosun çıkması lazım. Kaos olmadan orada bir savaş olmadan İsa (as) gelmeyecek. Bu yüzden Yahudiler ile Müslümanlar arasında korkunç bir savaşı tetiklemenin hesabındalar. Ve bu tetiklemenin sonucunda da Evangelistlerin Yahudilere yönelik korkunç bir desteği var.

Peki, Evangelistler bu savaşın çıkmasında niye hep İsraillilere destek veriyorlar. Müslümanlara niçin destek vermiyorlar?

Onu Müslümanlara sormak lazım. Yani böyle bir anlayış var. Roger Garaudy bunu bildiği için özellikle Hristiyan Siyonizm’inden söz ediyor. Allah rahmet eylesin.

Hristiyan Evangelizmini anlayabilmek için yeterli entelektüelimiz yok o zaman. Tabii bunun oluşmasında da Müslümanlara en yakın olanın Hristiyanlar, en şedit düşmanlar da Yahudilerdir anlayışı hâkim oldu hep. Maide suresi, 82. Ayette geçer. Bu düşünce de Hristiyan Evangelist düşünceyi arka plana itmemize neden oldu mu?

Garaudy bunu bildiği için korkunç bir lince uğradı. Bunları yazdığı için.

Politika ile uğraşanların haricinde bir halk olarak İsrail halkının Filistinlilere düşmanlığı söz konusu mu?

Bütünüyle bir düşmanlık söz konusu değil. Bazen ilişkiler çok iyi olabiliyor. Komşuluk, arkadaşlık, esnaflık ilişkileri olabiliyor. Herkes Siyonist de değil. İsrail’de yaşayan bütün Yahudiler Siyonist’tir mantığı çok doğru değil. Siyonist olmayan hatta İsrail devletine karşı olan çok dindar Yahudiler de var. Bir örnek vermek istiyorum. Bir fırından ekmek alıyordum. Şam kapısının karşı tarafında. Eve gidecektim. Antonyo diye biri vardı. Onunla tanıştım. Adam bana sarıldı, hoş geldin, nasılsın iyi misin dedi. Tokyo sinagogunun baş hahamı imiş ve kendisi İtalyan. Filistinlilerin fırınında çalışıyor işçi olarak. İbrani Üniversitesinde doktora yapıyor ve Siyonist değil. Siyonistlere çok tepkili ve Müslümanlarla çok iyi ilişkileri var. Aslında çok örnekler var. Prof. Yuval Noah Harari, Prof. Ilan Pappe gibi bu tarz insanlar Yahudi toplumu içinde çok fazla.

Kamusal hayatta anti-Siyonist Yahudilere ciddi bir baskı var mı?

Yok. Üniversiteler ciddi bir engel çıkarmıyorlar, çalışmalarını yapabiliyorlar. Düşünün adam çok şiddetli tepki gösteriyor ve İsrail devletinden de burs alabiliyormuş, çok enteresan. Bir Müslümanın yanında ücretli olarak çalışıyor. Ve çoğu zaman ücretsiz olarak yardıma gidiyormuş Müslüman fırıncıya. Fırında hamur keserken biz oturduk muhabbet ettik. Siyonist değil ve Siyonizm’e de çok ciddi biçimde tepkili. O yüzden İsrail’deki bütün Yahudiler Siyonist’tir mantığı doğru bir yaklaşım değil.  Ultra Ortodoks dindar Yahudilerin ayrı mahalleleri var ama diğerleri karışık. Aşırı Yahudilerin de bir kısmı şuna karşılar. Yani “Bizim dinimize göre devlet olmak doğru değil.” O yüzden Yahudi devletinin kurulmasını istemiyorlar. Müslümanlarla birlikte eylem yapan dindar Yahudiler de var. Eylemlerin birinde Yahudi’nin biri slogan atıyor. “Osmanlı’yı istiyoruz, Osmanlı dönemindeki devleti istiyoruz, Siyonistler defolun gidin” diye. Bu Yahudi ile daha sonra bir röportaj yapıldı. Kalabalık bir Yahudi cemaatine müntesip bir Yahudi. Siyonizm’e karşılar, Siyonist Yahudi devleti diye bir şeyin olmayacağına inanıyorlar. Bunlara göre İsrail devleti dinin özünü bozuyor. İsrail devletin şiddetli bir şekilde tepki gösteriyorlar; ama İsrail devleti de bunların kendi devletinde yaşamasına pek de tepkili değil. Hatta bu muhalif dindar Yahudilere de devlet her türlü sosyal imkânları sağlamaktadır.

Filistin’de güvenliği kim sağlıyor?

Orada da polis var. Filistin’in Oslo Anlaşması ile birlikte Filistinlilere bazı yerler verilmiş. Duvarla çevrilen bölgeler bunlar. Filistin bölgesi üç ana bölgeye ayırılıyor. Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden bahsediyoruz. Gazze Şeridi’nde hiçbir İsrail gücü söz konusu değil, ciddi bir abluka altında ama içeride İsrail varlığı bulunmuyor. Ama Batı Şeria 3 bölgeye ayrılmış durumda. A bölgesi, B bölgesi, C bölgesi olarak. A bölgesinde siyasi, ekonomik ve güvenlik açısından otorite tamamen Filistinlilere aittir. Mahmut Abbas’ın liderliğindeki El-Fetih’in yönettiği bölgedir Batı Şeria. Gazze’yi seçim ile iktidara gelen Hamas yönetiyor. Ramallah buranın idari başkentidir. Bir de B bölgesi var. Mesela Nablus kenti. Şehir merkezinde Filistin yönetimine bağlı polisleri var. Nablus da dâhil şehir çevreleri B bölgeleri sayılıyor ve İsrail’in güvenlik kontrolü altında. Bir de C bölgesi var. Hiçbir statüsü yok. İsrail yönetimi özellikle C bölgesinde yeni Yahudi yerleşim bölgeleri açarak oraları hâkimiyeti altına almaya çalışıyor ve Filistinlilerin yaşadığı alanları daraltmaya çalışıyor. İsrail devleti direkt müdahale etmese de yerleşimcileri teşvik ederek zorla yerleştirmeye çalışıyor.

Bir örnek vermek istiyorum. Kudüs’ün yakınlarında bir yere gitmiştik. Sanırım Han El-Ahmer köyüydü. Dediler ki buralarda bedeviler var. Göçebe hayatı yaşarlar, hayvancılık yapıyorlar. C bölgesinde. İsrail sürekli buraları ele geçirmeye çalışıyor. Bedeviler de terk etmemeye çalışıyorlar. Dedim ki sebebi nedir? İsrail Kudüs’ü başkent yaptıktan sonra dünyada havaalanı olmayan tek başkent Kudüs. O yüzden buraya büyük bir hava limanı yapmak istiyorlar. Bedeviler de kovuldukça geri gelip yerleşiyorlar. Böyle bir sıkıntı var. Bir de Nebi Samuel’in çevresinde bir köy vardı. Barakalarda yaşıyorlardı. Hakikaten orayı gördüğümde üzüldüm. Büyük sıkıntılara katlanarak orada durmaya, var olmaya çalışıyorlar. Türkiye’den Sadakataşı derneğinden genç bir grup gelmişti.

Sadakataşı kimlerin?

Kim olduklarını bilmiyorum. Sanırım İHH’nın partneri bir kurum gibi duruyor. Hatta gelenlerden biri de şu bizim hükümette bakan seviyesindeki üst düzey bir yetkilinin yeğeniydi. Beraber de epey gezdik. Dedik ki TİKA’yı ön planda tutarak bu konuyla ilgili bir proje geliştirseniz çok iyi olur. TİKA’nın orada çalışmaları var ama bu son dönemde İsrail yönetimi epey kısıtlamış. TİKA oralarda bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ben gittiğimde eski tarihi eserleri restore ettiğini gördüm. Yaşlı bakım evine gittiğimde de bakım evi çok nezih temiz bir yerdi. Yirmi, yirmi beş tane sahipsiz, yaşlı yoksul kalıyordu. Dedim bunlar kimdir? Zekât fonu ile burayı ayakta tutmaya çalışıyoruz dediler. Kürt olduğunu söyleyen Filistinli görevli, ben de Kürt olduğumu söyleyince şaşırmıştı. Epey de fotoğraf çektik. Kalkıncaya kadar da bana emmioğlu dedi. “Ya ibni emmi” gelene gidene “Haza ibni emmi” benim amcaoğlum diye tanıtıyordu. Onlar beni gezdirirken dediler ki: bizim bu duvarları, bahçe düzenlemesini, şurayı, burayı TİKA yaptı. Yani TİKA’nın Afrika’ya ve Filistin’de ciddi çalışmaları var. Ha son zamanlarda biraz eleman azalttılar bu ekonomik sebeplerden dolayı. Mesela Yunus Emre Enstitüsü de öyle. Yurt dışında onları da azaltmışlar.

İsrail ve Türkiye yakınlaşmasının etkisi olabilir mi?

Hayır, ekonomik sebeplerden ötürü. Şimdi şöyle bir örnek söyleyeceğim. Mesela Yunus Emre Enstitüsü’nün kültür merkezi Kudüs’te var. İki tane öğretmenleri var. Fas’ta da öğretmenler vardı. Fas’taki öğretmenlerin hepsini çekmişler. Şöyle söyleyeceğim, TİKA teknik eleman istiyor. Yani bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama ekonomik sıkıntılar ciddi bir sorun. Türkiye bağlı çalışılan kurumlarda maaşların düşmesi de söz konusu. Maaşlarda dolar kurlarını sabitleyerek çalıştırıyorlar mesela. Kudüs gibi yerlerde ev kiraları ortalama bin doları buluyor. Kiralar pahalı. Otel ücretleri de pahalı. Pansiyonlar daha ekonomik. Filistin’e gidildiği zaman tanıdık bulunursa, Kudüs’e gidip gelenlerin hepsinin Ramallah ’ta evi var. Misafir olduğu zaman evi boşaltıp Ramallah’a gidiyorlar ki misafirin kalacak yeri olsun. O gün gelmiyorlar. Misafirlerine de diyorlar ki siz burada kalın. Böyle de bir durumdan söz ediyorlar.

Müslümanların birlikte yaşama kültürü peygamberimizin sünnetinden günümüze dek gelmiş aslında. Yahudiler ile iletişim ve ticaret ilişkileri o dönemlerde de olmuş.

Bizim unuttuğumuz bir şey var. Bunu kabul etmek lazım. Tarih boyunca son yüzyıla kadar Müslümanların şehirleri her zaman kozmopolitti. Yani Müslüman şehirlerin hepsinde her dinden, her mezhepten, her meşrepten, her kavimden insan kendini çok rahat bir şekilde ifade edebiliyordu.


İsraillilerin Avrupa’dan Filistin’e geliş serüvenleri nasıl oldu?

Nazi düşüncesine göre Yahudiler ve Çingeneler üretken bir millet değiller. Asalak bir topluluk. Nasıl ki Çingeneler dileniyorlarsa Yahudiler ise tefecilik yapıyorlar. Üretmedikleri için yok edilmesi gereken iki topluluk olarak algılanıyorlar. Naziler nasyonal düşüncelerle hareket ederek Yahudileri temizlik harekâtına girişiyorlar. Nasyonal sosyalizme göre asalak olanın yaşama hakkı yok. “Yahudiler, Dünya ve Para” kitabının yazarı ki kendisi de Yahudi’dir, Jacques Attali’ye göre tarih boyunca Yahudilerin yaptıkları tek iş var; ikrazatçılık yani tefecilik. En küçük adam bile mahallesinde tefecilik yapıyor. Tefecilik Nazi sosyalizmine göre asalaklıktır ve yok edilmeleri lazım. Temel mantıkları bu. Yahudiler bu temizlik harekâtından kaçmaya çalışıyorlar. Yakaladıklarını, Naziler öldürüyor o dönemde.
Müsaadenizle ben günümüzden tekrar devam edeceğim. Beri tarafta Yahudi mahalleleri de var. En büyük şehir Kudüs. Bir milyonu aşkın nüfusu var. 350 bini Filistinli. Tel Aviv, şehir merkezi 450 bin, Adıyaman’dan biraz büyük ama sanki İstanbul’dasın.

Tel Aviv’den mi bahsediyorsunuz?

Evet. Çok temiz mahalleler, lüks, temiz sokaklar, pırıl pırıl, hele o sahil boyu acayip! Sanki İzmir’desin. Plajlar, plaj voleybolu oynayanlar, alışveriş merkezleri vs. diyorsun ki ben seküler bir şehre geldim bir Avrupa şehrindeyim. İmkânım olsa gelir yaşarım. Bilsem ki emekli olduğum zaman kazanacağım parayla yaşayabileceğim orda, yaşarım. Yafa ’ya gittim. Yafa’da fotoğraflar çektim. Hemen eski Yafa’da Mahmudiye diye bir camiye girdim. Dedim ki burası cennet. Caminin bir avlusu var. Pırıl pırıl. Çok güzel. Dedim bir abdest alayım bu camide. 1700’lü yıllarda yapılmış. Lavaboya girdim. Tertemiz, tuvalet kâğıdına kadar.

Bahsettiğiniz yer İsrail tarafı mı?

Tabii tabii. Pratikte İsrail-Filistin diye bir şey yok. Bizim kafamızda kendi kendimize yaptığımız bir tasnifleme maalesef. Aslında Gazze Şeridi hariç tüm coğrafyaya İsrail hâkim. Batı Şeria ile geri kalan bölgeler arasında malum ayrım duvarı var. O duvardan da yine geçip gidebiliyorsun. Yani Filistin yönetiminin adı var ama kendisi yok gibi bir şey var. O Yafa’da sokaklar eski tarihi binalar olduğu gibi duruyor. Her taraf tarih ama pırıl pırıl, camiye girdim tertemiz. Caminin orada öyle kulübede bir adam oturuyordu. Birileri de restorasyon yapıyordu, çalışıyorlardı. Adam bize Arapça “Ente Turki?”, “Türk müsün?” dedi. Dedik “Neam!” Evet! Bu arada Kudüs’te ve başka yerlerde bizim gibiler için en büyük sıkıntı tuvalet, hepsi alafranga. Alaturka tuvalet yok.

Gazze haricindeki Filistinliler olaya nasıl yaklaşıyor. Gazze’yi destekleyemiyorlar mı?

Filistin yönetimi şu anda ikiye bölünmüş vaziyette. Gazze’de Hamas var. Bir de FKÖ’nün hâkim olduğu bölge var. Şimdi FKÖ seçim ile gelmiş değil. Oslo anlaşması sonrası gelmiş. İlk defa 2006’da seçimler yapıldı ve Hamas demokratik teamüller çerçevesinde iktidar oldu. Ama FKÖ de İsrail de Hamas’ın iktidarını tanımadı. Şimdi Batı Şeria’yı sözde elinde tutan FKÖ yönetimi bu tarafta seçim yapmamak için her türlü bahaneyi üretiyor. Mahmut Abbas diktatör gibi orada duruyor. Ve kesinlikle seçime gitmek istemiyor. Gerekçe olarak da şunu gösteriyor. Biz seçime gidersek İsrail Kudüs halkının oy vermesini istemiyor. Kudüs halkının da oy vermediği bir seçim geçerli değil diye seçim yapmak istemiyor çünkü biliyor ki ilk seçimde kaybedecek.

Hamas sadece Gazze’de mi örgütlü, demek istediğim. FKÖ’nün hâkimiyet alanlarında da yapılanmamış mı?

Hamas orada da var; ama seçimler olmayınca bir şey yapamıyor, ama Gazze’de Hamas iktidarda. Üzülerek belirtmek istiyorum ki, Gazze’den insanlarla da görüştüm. Şu söyleniyor: “Gazze’de Hamas, seçimler yeniden yapılsa kaybeder” diye düşünüyorlar. Sebebini sorduğum zaman. “İktidarın insanlarını kirlettiğini söylediler.” Bu durum Hamas’ı kökten kötülemez tabii. Ablukaya karşı direniş söz konusu ama Hamas iktidarının da bazı yanlışlıkları, yolsuzlukları söz konusu. İktidar Gazze’deki Müslümanları da kirletmiş. Bugün seçim olsa belki de Gazze’de seçimi kaybedebilirler ama Batı Şeria’da seçim olsa. Batı Şeria’da Hamas seçimi çok rahat kazanır diye düşünüyorlar.

Filistinlilerin Eğitim olanakları nedir?

Filistinlilerin kendi üniversiteleri var.  Kudüs’te de başka yerlerde de var; ama eğitim çok pahalı. İsrail devleti Filistin bölgesi için yurt dışından gelenlere pek de izin vermiyor.

Filistin diasporasında ciddi Filistinli öğrenciler var. Türkiye de dâhil. Bunlar geri dönüş yapıyorlar mı?

Arap dünyasının en eğitimli insanları Filistinliler. Hakikaten eğitim seviyeleri yüksek. Ülkelerine de geri dönüş yapıyorlar.

Filistin’deki Araplar ile Arap dünyasındaki Araplar birbirlerinden farklı mı?

Farktan çok şöyle bir şey söyleyeyim. Ulus devlet dediğimiz anlayış belki de ümmetin tepesine vurulmuş en büyük darbe. Yani Araplar da olaya ulus devlet mantığıyla bakıyor. Mısır kendini bir ulus, Suriye, Kuveyt, BAE kendilerini ayrı uluslar olarak görüyorlar. İster istemez Arap halklarını bölüyor. Bu ülkedeki Araplar kendilerini direnişin bir parçası olarak görmüyorlar. Baka ülkelerde yaşayan Araplar kendilerinin de esir alındığının farkında değil ki. Başta da söylemiştim. Aslında onlar özgür insanlar. Bizim özgürlüğe ihtiyacımız var. Müslümanların tüm camileri işgal altında ne yapabiliyoruz. Diyanetten habersiz bir hutbe okuyabilir misin? İşin hakikati bu yani. Bakın enteresan bir şey söyleyeceğim. Mesela Fas Ürdün pasaportu olanlara engel çıkarabiliyor. Arap ülkelerinin kendi arasındaki düşmanlıkları rekabetleri söz konusu. Suriye iç savaşında Suriye’ye her türlü silahı veren adamlar bir tane Suriyeliyi kendi ülkelerinde kabul etmediler. Körfezde, Bahreyn, BAE, Katar, Umman, Suudi Arabistan’da uzak doğudan Hindistan’dan, Pakistan’dan gelen milyonlarca köle insan var. Modern anlamda köle. Hiçbir hakları yok, çok ucuz çalıştırılıyorlar. Burada mülteci kampında çalışan Suriyeli bir arkadaş vardı. Dedim ne iş yapıyorsun? Dedi, hocam ben İmarat’ta, Birleşik Arap Emirlikleri’nde enerji mühendisi idim. Savaş başladığı gün beni sınır dışı ettiler dedi. Savaşla ilgisi olmadığı halde.

Bu anlamda Mülteciler konusunda Türkiye’yi takdir etmek lazım o zaman

Tabii. Bakın bugün Suriyeli mülteciler nerede. 2 milyon Suriyeli ekmeğe muhtaç Lübnan’da, Lübnan takribi 6 milyon nüfusu var zaten küçücük bir alan. Aynı şekilde Ürdün ve Türkiye milyonlarca Suriyeli mülteciyi aldı ama bakın Arabistan kaç Suriyeli mülteciyi aldı. En fakir ülkeler Suriyeli mültecileri kabul etti. Kaymağı yiyenler mülteci almaya yanaşmadı. İşte ulus devletin mantığı budur. Arap ülkeleri birbirlerine sıcak bakmıyorlar. Bugün Yemen’in başına gelenleri hepimiz biliyoruz işte.

İsrail vatandaşı olan ve Knesset’te temsil edilen Müslüman Araplar Filistin mücadelesine destek veriyorlar mı?

Tabii tabii. Bir örnek vereyim. Birkaç yıl önceydi. Knesset’te bir yasa çıkarılmak istendi. Aynen bizdeki gibi hoparlörden gürültü kirliliği yapıyor diye ezan yasağı getirilmeye çalışıldı. Bu yasa mecliste sunulduğu zaman Knesset’teki Müslüman milletvekilleri mecliste ezan okumaya başladı. Meclis kürsüsünde, Knesset’te. Parlamentoları bu şekilde. Hatta daha enteresan bir şey söyleyeyim. Biliyorsunuz Filistin’de FKÖ dışında İslamcıların iki temel örgütü var. Birisi Hamas, birisi İslami Cihat. El-Fetih FKÖ bünyesindedir. Bir de İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin kurduğu İslami bir hareket var. Filistin 1948 İslami Hareketi. Bu hareket siyasi arenaya katılma konusunda kuzey ve güney kanat olmak üzere ikiye ayrılmış durumda.  Yani bir kısmı siyasi parti kurmuş, siyasi mücadele yapıyor, bir kısmı da biz siyasi mücadeleye karşıyız deyip sivil toplum olarak varlığını sürdürüyor. Mesela parti kurup siyasal bir mücadele verme yöntemine karşı çıkanlardan biri de evine misafir olduğum Şeyh İkrime Sabri’dir; ama ilginç bir şey söyleyeyim: işte bu bahsettiği İslami hareketin siyasi kolu şu anda İsrail hükümet ortağı ve iktidarda, bayağı koalisyon hükümeti ortağı.

Bu nasıl olabiliyor, İsrail bunu nasıl kabul ediyor?

Bahsettiğim Filistin 1948 İslami Hareketi’nin güney kanadının siyasi ayağıdır. Birleşik Arap Listesi Partisi olarak İsrail’deki hükümet ortağıdır. Mansur Abbas liderliğindeki bu partinin 4 milletvekili var Knesset’te. İslami yapılanmaya rağmen İsrail’in böyle de siyasal bir iklimi var.

Belki size tuhaf gelecek, zorunuza gidecek ama şunu belirtmek isterim. İsrail kendi içerisinde demokrasisini oturtmuş vatandaş kabul ettiği herkese ister Müslüman ister Yahudi ister Hristiyan olsun devletin bütün imkânlarını sunuyor; işsizlik maaşı veriyor. İsterse vatandaşı olan bir Filistinli polis, asker olabiliyor. Seçime girip belediye başkanı, meclis üyesi, milletvekili olabiliyor. Belli oranda demokrasisini oturtmuş. Hatta ben geldiğim zaman şunun farkına vardım. Belki size çok radikal gelecek ama ben bu gerçeği de söylemek zorundayım. Vallahi onlar bizden çok özgürler. Hatta İkrime Sabri’ye de söyledim. Dedim ki “Üstat sizin özgürlüğünüze kavuşabilmeniz için ilk önce bizim özgür olmamız lazım.”  Şimdi Mescid-i Aksa’da cuma namazı kılıyorsunuz. İmama müdahalede bulunamıyorlar. İsrail imamları tayin etmez, hutbelerin içeriğine müdahalede bulunmuyor. Namazda müdahil olmuyor. Türkiye’de merkezi hutbelerin içerikleri dışında bir hutbe okunması mümkün müdür?

İsrail’in bahsettiğiniz demokrasisine rağmen İsrail, Gazze bölgesini abluka altına almış ve füzeler atıyor. Sizin belirttiğinize göre İsrail sınırlarında İsrail vatandaşı olan 2 milyona yakın Müslüman nüfusun mevcudiyeti söz konusu. Bu 2 milyon Müslüman Arap İsrail’i içselleştirip asimile mi oldular, direnişi kendi konforlarına feda mı ettiler?

Evet, İsrail’in ablukası söz konusu, dünyanın en büyük açık cezaevi Filistin’in o bölgeleri. Bunu kabul ediyorum. Tartışmaya kapalı zaten.  İsrail devleti içinde kalan bu Filistinliler de sürece müdahil oluyorlar. Bugün İsrail’e bağlı, Tarihi Filistin’de Lid (Lod) diye bir kent var. Tel Aviv ile Kudüs arasında. İsrail’in yönetimi altında. Geçen ramazan ayında olaylar başladığı zaman. Lid kenti için diyorlar ki mafya hâkim. Orada çok güçlü bir mafya var. Müslüman mafyası ve Yahudi mafyası var. Geçen sene o savaş esnasında Lid’deki Müslüman Arap mafya sokaklara girdi. Yahudilere ait arabaların hepsini yaktılar. Ben İsrail’i paklama derdinde değilim. Sadece oradaki siyasal yapının niteliğini anlatmaya çalışıyorum. İçinde bulunduğumuz konjonktürü anlatmaya çalışıyorum. Suudi Arabistan’da, Mısır’da, Türkiye’de, Tunus’ta, Irak’ta veya Ürdün’de bu ülkelerin mevcut vatandaşları Filistinlilerin onda bir oranında İsrail’e karşı gösterdikleri direniş gibi bir direniş gösterseler bu ülkelerdeki Müslüman devletler direnişçilerin kökünü kuruturlardı. Bakın Türkiye’de de siz Filistinlilerin göstermiş olduğu direnişin onda birini gösterseniz Kemalistler köklerinizi kuruturlardı.

Muhafazakârlar de kurutmazlar mıydı aynı durumda?

Muhafazakârlar da Kemalistlere destek olurdu; ama biz içinde bulunduğumuz durumun farkında değiliz. Ben Mescid-i Aksa İmamı üstat Şeyh İkrime’ye de dedim. Sizin özgürlüğünüze kavuşabilmeniz için bütün İslam ümmeti ülkelerinin özgür olması lazım. İstanbul, Kahire, Mekke, Medine özgürleşmeden veya Şam başka başkentler özgürleşmeden siz Filistinliler özgürleşemezsiniz. Hiç olmazsa Filistinliler içinde bulundukları esaretin farkındalar ama İslam toplumları içinde bulundukları esaretin farkında değiller. Bakın Aksa’da bir cuma namazına gittim. Hayatta unutamam, Aksa’nın yeri 144 dönüm. Ortada Kubbet’us- Sahra var. Kubbet’us- Sahra böyle dokuz on merdiven ile çıkıyorsun böyle geniş bir alan. Kadınlar cuma günü orayı ful dolduruyorlar. Aksa alanı tıklım tıklım doluyor. Filistin’in dört bir tarafından insanlar geliyor. Hayfa, Tel Aviv, Yafa, Akka’dan otobüsler ile geliyorlar. Sabahtan geliyorlar. Öğlen vakti orası tıklım tıklım oluyor ve namaza duruyorsunuz. Bir taraftan millet koşturuyor. Önünüzden aceleyle geçip abdest alıp hemen duruyorlar. Seccade de yok. Taşın üzerinde millet ayakkabı ile namaza duruyor. Çocuklar aramızda oynuyorlar, koşturuyorlar, kadınlar orada namaz kılıyor. Acayip müthiş bir kalabalık ve çok enteresan çok hoşuma gitmişti o. Cuma namazı kıldık. Bitirdik. Tabi bizdeki gibi sünnetler falan yok, yani o ritüellere de fazla uydukları da yok. Müezzinler sadece kamet getiriyorlar. Başka bir şeye müdahil olmuyorlar. Namaz bittikten sonra bir daha kamet getiriyorlar. Hemen millet saflara dizildi. Dedim ki ne oluyor. Dediler ki ikindi namazı kılacaklar. Kudüs’ün dışından gelenler seferi olduğu için onlar ikindi namazını kılıyorlar. Dedim ben de seferiyim bunlara uyayım. Yatsı namazı bitmeyene kadar orayı terk etmiyorlar; ama ibadet durumları çok farklı. Namazdan sonra baktım ki toparlanıyorlar muhabbet edenler, konuşanlar, Aksa’nın çevresi özellikle batı tarafı ve kuzeyine yakında epey dükkânlar var. Oraya gittiğiniz zaman sanki Mardin ya da eski Halil‘ur- Rahman’nın çevresi gibi, tarihi binalar, taş, dehlizlerden geçiyorsunuz, dükkânlar açık. Bütün esnaf açık, alışveriş yapıyorlar. Adamlar bir haftalık alışverişlerini yapıyorlar. Akşam yatsı namazını kıldıktan sonra herkes evine dönüyor; ama cuma günü tam bir şenlik havası hâkim. Cuma günüydü namazdan sonra Türkiye’den Sadakataşı yardım kuruluşu var. Onlar gelmişlerdi. Dedik ki hayırdır. Dediler ki ciddi bir insani yardım ile geldik. İşte burada yoksul olanlara dağıtacağız vs. İyi, ben de bugün size takılayım dedim. Maksat onlarla birlikte mahalleleri gezmiş olayım. Tamam, hocam gel dediler. Gittik epey malzeme alınmıştı. Onları dağıttık. İkindi namazından sonra biraz malzememiz arttı. Camii imamı geldi. Dedik “Bunlar arttı.” İmam “Siz bırakın, ben dağıtırım” dedi. Zaten caminin avlusunda dağıtıyordu. “Liste belli, zaten bazı aileler de gelmemiş, gelirlerse ben onlara veririm” dedi.

Akşamdan sora biz epey bir malzeme indirdik. Kudüs ve Filistin eski müftüsü Şeyh Sabri dedi ki “Malzemeleri nereden aldınız”? Arkadaşlar “El-Halil’den aldık” dedi. “Keşke buradan Kudüs’ten alsaydınız” dedi. Arkadaş da döndü dedi ki. “Orada daha ucuzdu daha fazla malzeme almak istedik” hakikaten Kudüs çok pahalı. Basit bir şey söyleyeyim. Bizim çocukların, Mescidi Aksa’nın 750 adım kadar ilerisinde evleri vardı. Evlerinde kalıyordum yani evleri orada. İki oda bir salon mutfak banyo. Bin dolar ödüyorlar kiraya. Yani Kudüs hakikaten çok pahalı bir yer. Arkadaş “biz malzemeleri El Halil’den aldık deyince keşke buradan alsaydınız”. Dedi ki: “Bakın unutuyorsunuz, az olsun ama alışverişinizi bir daha geldiğinizde Kudüs’ten yapın” dedi. Dedi ki “Kudüs halkı ticaretle geçiniyor”. Ve “bu esnaf Kudüs’ün bekçisi. Siz dışardan alışveriş yaparsanız esnaf bir müddet sonra burayı terk eder, çünkü İsrail in bir politikası var”. O politikaya şahit olmazsanız o bekçilerin ne yaptığını anlayamazsınız. Adamın küçük bir dükkânı var. Geliyorlar esnafa diyorlar ki “Burayı bize sat.” Onlar orayı böyle adım adım almaya, fethetmeye çalışıyor, adım adım. İsrail devleti ısrarla Kudüs’ün çevresindeki esnafın orayı terk edip gitmelerini istiyor. Mesela bir şey daha öğrendim orada. O küçük evler, eski taş yapılar mesela onun en güzel örneğini. Mardin’in o küçük evleri var ya, o şekil taş evler, Kudüs’ün etrafını gezdiğin zaman kendini eski Urfa’da, Mardin’de ya da Diyarbakır’ın Suriçi’nde görüyorsun. O taş evlerde, iki odalı evlerde oturuyorlar. Hatta Şam kapısının yan tarafında Selahaddin Eyyubi’nin evini gördüm. Fotoğrafını çektim, evin içine girdim. İki odalı, böyle merdivenden çıkıyorsun, bir iki oda da üstünde, bir aile oturuyor. Dediler ki, burası Selahaddin Eyyubi’nin evi hayret ettim. Dedim dur ya bunun bir fotoğrafını çekeyim. Kendim de önünde durdum fotoğraf çektim. Zaten altından sokak geçiyor. Üstte ev gayet basit ve sade.

Bir ara bir direniş vardı, Mescid-i Aksa ’da bir bayan vardı, ailesi ile kalıyordu sanırsam?

O aile ama esas sahibi vakıfmış. Vakıf kiralıyormuş yani vakıf orayı da yönetiyor. O ailelerin hepsinin, büyük çoğunluğunun Beytullahim’de veya Ramallah’ta evleri var, villaları var bilmem neleri var; ama Kudüs yalnız kalmasın diye oralarda değil, gelip buralarda kalıyorlar. Oraları terk etmiyorlar.

İsrail stratejik olarak baskı kurmadan rızaya dair burada böyle bir politika izliyor; ama bazı yerlerde de silah zoruyla yapmıyor mu?

Rıza ve baskı politikalarını birazdan anlatacağım. Mesela bu esnaflara diyor ki “burayı bana sat sana bir milyon dolar vereyim”. Adam diyor ki “satmıyorum”. Bir hafta sonra geliyorlar. Adama biraz daha baskı yapıyorlar olmadı dövüyorlar. “Sat sana 5 milyon dolar vereyim” diyorlar. 20 milyon dolara kadar çıkmışlar adam direniyor, ben “satmıyorum” diyor. 20 milyon dolar küçücük bir alana. Şimdi siz bunu görmezseniz oradaki Filistinli esnafın direnişini anlayamazsınız. Yani müthiş bir şey. O yüzden Şeyh İkrime diyordu ki alışverişlerinizi burada yapın. Ben o zaman anladım. Cuma’dan sonra niye o esnafın tıklım tıklım dolduğunu. Dedim ki ne oluyor. Dediler ki “bütün Filistin halkı buraya gelip haftalık alışverişlerini buradan yapıp giderler”. Alışverişlerini Nablus’a El Halil’e götürüyorlar. Alışveriş bile direnişin bir parçası haline gelmiş çünkü diyor Filistinli ben buradan alışveriş yapmazsam bu esnaf bir müddet sonra burayı terk edip gider. Orada Kudüs’ün bekçileri diye anılan aileler var. Her şeye rağmen orada duruyorlar. Şimdi buna şahit olunca diyorsun ki ya hakikaten oradaki direniş müthiş. Şimdi senin soruna cevap vereceğim. Oslo anlaşması ile birlikte Filistinlilerin elindeki toprakları üçe bölmüşler A bölgesi, B bölgesi C Bölgesi. A Bölgesi her türlü yönetimin Filistin’e ait olan yerler. İç dış, güvenlik vs. hepsi Filistin’e ait olan yerlerdir. B bölgesi, iç güvenliğin Filistin yönetimine ait olduğu, dış güvenliğin İsrail in elinde olduğu yerler. Mesela Nablus bunlardan birisi, Kudüs’ün çevresinde böyle yerler var. C bölgesi denilen yerler de Oslo anlaşması aslında tümüyle bir ihanet anlaşması, belgesi özellikle Filistin halkının elini kolunu bağlayan da Oslo anlaşması. Yaser Arafat döneminde imzalanmış. C bölgesi hiçbir statüsü olmayan yerler. Tapu belgelerinin bile hükümsüz olduğu yerler. İsrail hiçbir şekilde kabul etmiyor. Bir yığın problemleri var. Yerleşimciler geliyorlar özellikle C bölgesinde senin evine oturup burası benim diyorlar. Devlet destekli bir sömürgeleştirme var. Kudüs’ün kuzeyinde beş kilometre kuzeyinde Nebi Samuel ’in mezarı var. Nebi Samuel, Kur’an’daki meşhur Talut-Calut kıssasında geçen Talut’u kral ilan eden peygamberdir. Halk geldi dedi ki bize de bir kral. Nebi Samuel halkın gelip kral istedikleri o peygamber işte. Onun mezarının bulunduğu yere gitmiştik bir akşam namazı vakti. Dedik ki hem namaz kılalım hem de görelim buraları. Ve Nebi Samuel Camisi duruyor. Sapa sağlam ama etrafında müthiş kazılar var. Arkeolojik kazılar için her tarafı kazıyorlar.  Yeni şeyler çıkarıyorlar. İsrail bu kazıları yapıyor ve tamamen Tevrat rivayetine uydurmaya çalışıyor. Yanında barakalarda yaşayan Filistinli aileleri gördük. Bunlar niye barakalarda yaşıyor diye sorduk. Dediler ki burası Kudüs’ün bir bölgesi mahallesi olmasına rağmen Oslo anlaşmasında burayı Kudüs e dâhil etmemişler, Ramallah’a, Batı Şeria’ya dâhil. Ama Kudüs’ün sınırları arasında. İsrail bunları vatandaş olarak kabul etmiyor. O yüzden ev yapmalarına izin vermiyor, barakalarda yaşıyorlar, hayvancılık yapıyorlar. O Nebi Samuel’e gelenlere turistik bir şeyler satıyorlar, ama burayı da terk etmiyorlar. Israrla buralarda kalıyorlar. Bunların çocuklarını okula da almıyorlar, Kudüs’e gidemiyorlar. İsrail vatandaşı veya Kudüs kimliği sahibi olmadıkları için bırakmıyorlar. Çocuklar ne yapıyorlar. Her gün bizim buradaki taşımalı eğitim gibi bir otobüs geliyor. Çocukları otobüse bindiriyorlar. Ta Ramallah’a 15-20 km öteye gidiyorlar, akşam geri geliyorlar. Fakat adamlar orayı bir türlü terk etmek istemiyorlar. Biz barakalarda yaşarız ama burayı terk etmeyiz diyorlar. Sanırsam sorunuza cevap buldunuz. Yani böyle bir sosyolojik ve siyasal bir yapı var.

67’den önce, Kudüs Ürdün’ün bir parçası ama Yahudiler 67 savaşında işgal etmişler her ne kadar Ürdün’ün gözükse de tümünde İsrail’in yasaları geçerli ve egemenliği söz konuşu. Ama Mescid-i Aksa’nın yönetimi, camilerin yönetimi ve her şeyiyle vakıf idaresinin elinde. Orada bir vakıf var. Kudüs İslami Vakıflar İdaresi, bu İsrail ile Ürdün arasından 1994’te yapılan barış anlaşması gereği Ürdün’e bağlı. Vakıf yönetiminin elinde zekât fonundan kaynaklı bir para var. İmamları onlar atar, tamiratı onlar yapar, güvenliği onlar sağlar. Dışarda yine İsrailli polisler var. Zaman zaman müdahale ederler ama içerideki güvenlik tamamıyla vakfa ait.

Son olarak söylemek istediğiniz bir husus var mı?

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Filistin’de görüştüğüm Filistinliler: “Bizi yalnız bırakmayın ve buraya gelin; siz geldikçe bizim direnişimiz daha da güçlenecek.” diyorlar. Ben de oraya gidip durumu yerinde görünce dedim ki hakikaten Müslümanların Kudüs’e gitmesi gerekiyormuş. O Kudüs’ün çevresindeki esnafın, yerleşik halkın orayı terk etmemesi için bizim oraya gitmemiz gerekiyor. Biz oraya gitmezsek onlar yalnız kaldıkça orayı terk etmek zorunda kalacaklar. İmkânı olan bütün insanlara özelde de Müslümanların Filistin’e muhakkak seyahat etmelerini tavsiye ediyorum. Filistin’i yalnız bırakmayalım.

 

Bu yazı 241 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum