• Reklam
Prof. Dr. Yılmaz Emre

Prof. Dr. Yılmaz Emre

[email protected]

Bayram ve Düşündürdükleri         

13 Mayıs 2021 - 00:45 - Güncelleme: 13 Mayıs 2021 - 00:47

                     
Bayramı ramazan  ayından  sonra hep  bir ödül olarak düşündüm. Daha körpecik bir çocuk iken bunu hissettim ve yaşadım. Bir ay süren ramazan ayı;  sabır, irade, siga ve merhamet duygularının  sınandığı  bir süreçtir. Yeterli bir arınma  için  harcanan bereketli bir zaman aralığı.. Bu süreç ve zaman aralığının  sonunda  verilen mükafatlandırma  şölenidir bayram. İletişim mekanizmasının sadece gazetelerde olduğu dönemlerde lokal kutlamalar daha anlamlı kılıyordu bayramları..

Çocuk  ruhumdaki o ayrıcalıklı günleri düşündükçe özlem  duymamak mümkün değildir. Arkamızda  bıraktığımız  yılların ardında  şimdilerde o günleri anımsarken buruklaşmamak insanın kontrolünde olamuyor. Fistanla başlayan, daha  sonra  pijama benzeri kumaştan yapılan altlı-üstlü giyisiler ve nihayette kumaştan dikilen askılı pantolonlar bayramlıklarımızdı.

Her bayram  beklentilerimizdi bunlar.. Kız kardeşlerimizin bayramlıklarını  mahallemizin terzisi “Elmas Abla” dikerdi. Elmas  Abla gayr-i müslimdi. Ancak bizler gibi yaşayan kendi halinde bir aileye mensuptu. Kocası “Nalbant Museğdi”. Gözleri büyük, güleç yüzlü ve altın dişleri hemen dikkat çekerdi. Bayramdan önce birkaç kez evlerine gider, kardeşlerimize diktiği elbiselerin  provalarını ve  daha  sonra el dikiş makinasını çalıştırmasını hayranlıkla izlerdik. Bayram geceleri kardeşlerimin bayramlık elbiseleri hazır olurdu.

Özellikle kış aylarına denk gelen bayramlarda fitilli kadife takım elbiseler bayramlık olarak dikilirdi. O takım elbiseler için de bu kez ben provalara giderdim. Terzimiz yemenciler çarşısındaki “Terzi Necati” adlı esnaftı. Babamın  iyi bir arkadaşı ve dostuydu. Elbisem hazır olduğu zaman içimi tarifsiz bir sevinç kaplardı. Bayram gecesi elime yakılan  kınadan dolayı hareketlerimin kısıtlı olmasına  rağmen baş ucuma koymadan kendimi alamazdım. Hele o gece evimize sinen “Külünçe” kokusu bizi başka  alemlere götürürdü. O sevinç ve heyecanı şimdiki çocuklar niye duymaz diye kendime  sorarım. Yoksa o çocuklar beyaz atlara  binip bir yerlere mi gittiler? Hele o bayram sabahları…Namazdan sonra eve  geldiğimizde hazırlanan karacadağ pirinç pilavı ile  koruk ekşiliğndeki  “sığma” yı  heyecan ve iştahla kaşıklamamız adeta bir aylık açlığın intikamı gibi gelirdi. Üç gün tam bir özgürlük  ve bereket  yaşardık.

Dedem, babam ve dayımdan gelen harçlıklar bizi abad ederdi. Bayram üzeri dükkandaki iş hareketliliğinden biz de nasibimizi alırdık. Zira çıraklık gibi bir pozisyonumuz vardı. Buradan gelen harçlıklar da  önemli bir meblağa tekabül ederdi. Yani bir yığın  bakır 10 kuruşluklar, sarı ve bayaz  25 kuruşluklarımız  olurdu. Yemek bitimini müteakiben  büyüklerimizi ziyaret ettikten sonra, bayram yerine giderdik.  Lezgo’nun Parkının arkasındaki binanın bulunduğu alan en önemli bayram alanıydı. Leyl-i beşikler  kurulur, pamuklu ve elmalı şeker  ile cici-bici tatlısı tablalarda yerini alırdı. Yine esnaf çocuklara  hitap eden seyyar  sergiler  açardı. Etraftan mantar veya çat-pat tabancalarının sesi  gelirdi. Dedim ya  bir şölen halinde bayramlar kutlanırdı. Sonra elimizdeki parayla şans oyunları oynardık. Ceviz taneleri  arasına para koyarak duvar diplerinde açılan  küçük çukurlara atarak dışarıya  düşen “ koz”ların tek olmamasına  çalışırdık. Ayrıca  düz bir alanda  madeni para dikerek bilya  oyunu oynardık. Çoğu bilyalar taş, mermer veya  demirden olurdu. “Tekü gülle  teflef” cümlesi hala aklımda.. İlk günün akşamından  sonra yavaş yavaş bayram heyecanı kayıp olurdu. Bu  kayıp oluşları yaş ilerledikçe daha  fazla hissettim. Hatta  bazen hissedilmez hale geldi. Bazen gurbette bayramlar işkence  halini alıyordu. O zaman anladım ki bayramlar sevdiklerimle ve  ailemle daha anlamlı ve güzeldi. Bir şarkının dizelerinde anlam bulan  şu mısralar gerçeği  ne kadar güzel anlatmış:


Bugün bayram
Erken kalkın çocuklar
Giyelim en güzel giysileri
Elimizde taze kır çiçekleri
Üzmeyelim bugün annemiz”


Biz böyle  bayram anılarımızla  yanarken birkaç günden beri Filistin’de  insanlar alev alev yanıyor. Bu bayrama da  hüzün ve matemle giriyoruz. İşlenen insan hakları suçları bizi derinden üzüyor. Coğrafyamızda  olup- bitenler  ister istemez  bizi  hayıflanmalara  maruz bırakıyor. Emperyal devletlerin  oyunları bitmiyor. Her zaman maşalar  buluyorlar. Cahit Zarifoğlu’nun şu  “Bayram  Tebriği “  ne kadar anlam kazanıyor bugünkü  durumda:

“Büyüklerin ellerinden
Küçüklerin gözlerinden
Suriye’nin toprağından
Bosna’nın bayrağından
Ebu Zer in yalnızlığından
Bilal-i Habeşi’nin ilk ezanından
Tarık bin Ziyad’ın kılıcından
Filistinli Cafer’in haykırışından
Gazze’nin gözyaşından öpüyoruz…
İyi bayramlar meleklerin şehri Gazze.
İyi bayramlar utancımız,açlığımız Afrika.
İyi bayramlar Ömer Muhtar’ın soylu çocukları.
İyi bayramlar acının, ölümün başkenti Hama.
İyi bayramlar Recep onbaşı,Salih uzman,er Mehmet.
İyi bayramlar kırılganlıklar,üzüntüler
İyi bayramlar ey Hüzün…”

Bu yazımda  ramazandan sonra, bayramı tanımlamaya  çalıştım. Küçük  anılarla çocukluk günlerime  gittim.  Mütevazi ailemle, komşularımla ve geleneklerimle  yeniden bir hasb-ı hal ettim. Pandeminin verdiği olumsuz   ortamda  bir de  Ortadoğu’da  kanayan yaranın tekraren verdiği taze acıyla  önce hayıflandım ve  sonra  o mazlum insanlara  dua ettim. Sonra da Karakoç’un dizeleri geldi aklıma;

“Yaza dönsün kışınız, bayramlar bayram olsun
Dert görmesin başınız, bayramlar bayram olsun
Otlar/dikenler dolsun Nemrut'ların çanına
Kolay gelsin işiniz, bayramlar bayram olsun.”

Bu yazı 271 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum