• Reklam
Prof. Dr. Yılmaz Emre

Prof. Dr. Yılmaz Emre

[email protected]

Gönlü Bizde Kalanlar V Müdürümüz ve Öğretmenimiz: Hakkı Uygun

20 Aralık 2020 - 17:31




Çocukluk ne güzeldi. Zaman çabuk geçmiyordu. Adeta mevsimsel olarak değişen uzun geceler gibiydi. Hele yaz mevsimi… Sıcağa rağmen özgürlüğün ve buluşmanın mevsimi gibi gelirdi bana… Tıpkı bayramların göreceli telaşları gibi... Özellikle başka şehirlerde yaşayan kişiler aile/ akrabaların ziyaret için yaz mevsimini tercih ederlerdi. Çünkü yaz periyodunda okullar tatil olur ve varsa çalışanlar yıllık izinlerini seyahat için kullanırlardı. Zaten yaz bir fırsattı gurbete yaşayanlar için…Bugün gibi değildi.. Yani misafir gelmesin diye kimse bayramlarda otellere kaçmazdı. Hasret gidermek yaz mevsiminde olurdu…Bazen Babama ait dükkanın önünde bir kürsüde oturur ve o daracık Şeytan Küçesinde geleni-gideni seyrederdim. Sabahları telaş içinde dükkanlarını açmaya gidenleri, tarlalarından taze acur, karpuz, kavunları satmak için getirenleri, bir an önce Kale Boğazındaki dükkanlardan yoğurt,ayran ihtiyaçlarını gidermek için sokağı arşınlayanları, beyaz mısır eşeğinin üzerinde nalbant dükkanına giden komşumuz Gavur Museğ ve yeni açılan dükkânlara çay dağıtımını yapan Kahveci Mıço’nun “taze çay” nidalarını görür vr duyardım...İkindi sonrası çarşı bekçileri nöbete başlardı. Havanın kararmaya başladığı sıralarda bu kez”daraba” sesleri duyulmaya başlar ve esnaf yavaş yavaş dükkânlarını kapatırdı. Bazı dükkânların önü alttan-üstten monteli sonra ortaya yerleştirilen bir diğer parça ile kapatılan modüler bir güvenlik sistemiyle dükkanlarının ön kısmını sağlam bir şekilde kapatır ve asma kilitle bunu sağlamlaştırırlardı. Her dükkânın asma kilidi o bölgede görevli olan bekçi tarafından elle kontrol edilirdi. Sonra sokak yalnızlaşır ve karanlığa gömülürdü tekrar gün ağarıncaya kadar…


Gelelim yine yaz mevsimine ve sokağın hareketliliğine..O hareketlilik içinde özellikle dışarıda okuyan ve kendini hayatın zorlu koşullarına hazırlayan kimseler daha fazla dikkatimi çekerdi.. Hele filmlerde gördüğüm o güzel İstanbul’da okuyan veya orada yaşamlarını sürdürenlere karşı oluşan bir imrenme duygumu hiçbir zaman yadsıyamam. O zaman diliminde müşterilerimizin hem sayısında ve hem de kalitesinde bariz artışlar olurdu. Berber dükkanında konuşulan konular da farklılaşırdı. Diğer mevsimlerde bahsi geçen Babamın birçok arkadaşı dükkana gelir, büyük şehirlerde yaşadıkları renkli, maceralı ve farklı yaşamlarını heyecanla anlatırlardı. Ben de kulak misafiri olurdum. Bunlardan biri de Şevket UYGUN’du. Babam ona Şevket Kirve diye hitap ederdi..Yakışıklı ve düzgün giyimli, konuşmalarıyla   ve saygın davranışlarıyla farklı bir yapısı vardı. Tercüman Gazetesinde foto muhabiri olarak görev yapıyordu. Özellikle sanat çevresiyle yakın ilgisi vardı. Babamın Şevket Kirveyle ilgili sürekli anlattığı güzel hatıraları vardı. Hele ilk kez gittiği İstanbul’da Şevket Kirvenin onu gezdirmesi ile ilgili anlattıkları cümle cümle aklımdadır. Çünkü binlerce kez dinlemiştim.


Bu aile ile olan dostluğumuz sadece Şevket Uygun’la sınırlı değildi. Babamın iki Hafız dostu vardı: biri hafız Halil Uygun diğeri de Kadri isminde daha genç biriydi. Babamın bu zatlarla ilişkileri çok iyiydi. Kendi aralarında konuşur, şakalaşır ve sonrada yüksek volümlü gülerlerdi. Ben zaten gülen ve neşeli insanlara o masum çocukluk günlerimde şahit oldum. Arkadaşlıklara, dostluklara, muhabbete ve vefaya ne kadar önem atfedilirdi. Yaşım büyüdükçe o günlerden kalan her şeyin erozyona uğradığını gördüm.


Daha sonra bu dostluğu sağlamlaştırmak için Hafız Halil Amca ile Kirvelik bağı kuruldu. Kirveliğin bir akrabalık bağı olduğunu anlatmaya gerek yok. Bu bağı, insanların biribirine olan muhabbet, ilgi ve alakası doğururdu. Yani adeta yakınlaşmanın bir tescili ve kaydıydı. Simdi ne durumda bilmiyorum. Belki buna bazı çok bilmişler “feodal ilişki” tanımı getirebilirler. Ancak kanımca “üst düzey” bir yakınlık ve akrabalık bağıydı.


 


Öğrendiğim kadarıyla Hakkı Uygun Hocamızın Dedesi Ali, tahsildar olarak Urfa’dan ilçemize tayin olmuştur. Görevi icabı birçok köyü ziyaret edermiş. Eşi Zelha ile birlikte İlçemizi sevmiş ve yerleşmişler. Hakkı Hocamız Hafız Halil ismindeki neşeli, kadirşinas ve güzel bir insanın evladıdır. Annesinin adı Zülfünaz’dır. 1945 yılında ilçemizde yaşama gözlerini açmış. Hatırladığım kadariyla Ali Fettahlıgil’in evinin bulunduğu sokak’ta geniş avlulu ve büyük kapılı bir evde oturuyorlardı. İki erkek ve bir kız kardeşi vardı. Aldığım bilgilere göre evlerine yakın olan Gazipaşa İlkokulu ve Siverek Orta Okulunda okuduktan sonra, lisenin olmayışından dolayı tahsil için İstanbul’a gitmiş ve lise eğitimini 1962-1965 yılları arasında Pertevniyal Lisesinde tamamlamıştır. Daha sonra da Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Fransız Filolojisini okuyarak öğretmen olmaya hak kazanmıştır. Aslında kendisini bu öğrencilik döneminden hatırlamaktayım. Yazları tatil için geldiği Siverek’te hem kirve oluşumuz ve hem de yüksek tahsil öğrencisi olarak dikkatimi çekerdi. İlçemizde askerlikten izine gelen veya dışarıda yaşayanlar tatile geldiklerinde akrabaları, kirveleri ve arkadaşları mutlaka evlerinde kendilerini yemekli olarak ağırlardı. Bu çerçevede Kirvemiz de tatile geldiğinde Babam mutlaka bir öğle yemeğine ailece davet ederdi. Telaşla hazırlıklar yapılırdı. Bizi de heyecan sarardı.. Evimizdeki Sierra marka radyodan öğle ajansını dinledikten sonra başlayan Türk sanat Musikisi sanatçılarının okuduğu parçalardan Necip Mirkelâmoğlu'na ait olan, Rast makamında Semaî usûlündeki şarkıyı ( Gül ağacı değilem,her gelene eğilem) babam keyifle dinlerken sonra misafirlerimiz gelir ve o daracık odada başta Hafiz Halil Amca ve Hakkı Hocamız olmak üzere neşe ve huzur içinde yemeklerimizi yer ve daha sonra büyüklerimiz sohbet ederdi. Hakkı Hocamızın o dönemde düzgün giyinen ve ağırbaşlılığı ile dikkat çeken bir sima olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Zaman hızlı geçmiş 1969 yılında üniversiteyi bitirmiş ve kendi isteği ile Siverek Lisesine atanmıştır. Orta Okul ‘da iken Müdür yardımcısı, Lise’de öğrenci iken ise Müdür olduğunu biliyorum. Orta Okul’da yaptığımız yaramazlıklara sinirlenip hışımla sınıfa girişlerini hala imaj olarak anımsarım. Tüm o bize kızan öğretmenlerimizin davranışlarını baba ve idareci olduktan sonra daha iyi anladım. Hakkı Hocamız görevini hassasiyet içinde yapan bir idareci olduğunu diğer öğretmenlerimden de duydum. Ki Siverek’te o yıllarda idareci olmak her babayiğidin harcı değildi. O kadar dışarıdan müdahale ediliyordu ki anlatamam..Derin bir ideolojik kamplaşma vardı. Biz militan öğretmenlere akıl erdiremiyorduk..Ancak Hakkı Hocamız suhuletle idare etmeye çalışıyordu..Nihayet 1977 yılında belki yorularak, belki de “yeter artık” diyerek İzmir Karataş Lisesine atandı. Yıllar hızla geçiyordu, binlerce öğrenciye öğretmenlik yaparak 1996 yılında emekli oldu. Bu arada Dokuz Eylül üniversitesinin açtığı Profesyonel Turist Rehberliği sınavını kazanarak, gerekli eğitimleri aldı ve uzun yıllar boyunca Balıkesir/Örende’ki Fransız Tatil Köyünde kokartlı rehberlik yaptı. Bu süreçte hem güzel Ülkesini gezme ve hem de yabancılara tanıtma fırsatını yakaladı. Aldığı eğitimin gereği olarak binlerce öğrencinin duasını aldıktan sonra, bu kez sahip olduğu dil avantajı ve genel tarih bilgileriyle turizm/kültür alanında hizmet ederek ; farklı bir vefa örneği sergilemiştir.


Ne ki yaşam? Her şey bitmeye ve sonlanmaya mahkum. Mes’ele Allah’ın ihsan ettiği ömrü insanlara ve ülkesine hizmet etmek noktasında yararlı bir şekilde kullanmak değil mi ? Kanımca yaşam profiliyle bunları yapmıştır. Şimdilerde gönül huzuru içinde Kışın İzmir’de Yazları da Ayvalık’ta ikamet ediyor.


Kendisine ve aile efradına sağlık, esenlik ve huzur diliyorum.

Bu yazı 7682 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum