Mustafa Karadağlı

NERDE HATA YAPIYORLAR?


Mustafa Karadağlı
7 Mart 2014 Cuma 14:42

Bu bakir coğrafyanın yazılmaya değer ve tahlil etmeye muhtaç o kadar çok hikayesi var ki yazmaya ömür yetmez. Kendimce ilginç bulduğum ve dünya görüşüm doğrultusunda doğru-yanlış birçok olayla karşılaştım. Kimisini kaleme almaya zamanım yetti; kimisini ise ardiye olarak kullanmayı tercih ettim.

Mezrabotan’ın, insanı celbettiren arabesk bir kültürü vardır. Zazalar’ının, Kürmançlar’ının, Araplar’ının ve yerli Türk Kültürünün toprağından yapılmış eşsiz bir mozaik.

Tümünün bildiği ve birbirine karıştırmadığı bir hayat tarzıdır bu. Aynı topraktan beslenir, lakin meyvesi farklı kokan bir kültür. İşte bu özelliktir ki bu coğrafya, paylaşılmayan eşsiz bir hazinedir hep.

Kadim bir dostum, yanıma çay içmek için geleceğini söylüyor telefonda. Telaşlı ve çekingen… Hayırdır inşallah!

Karacadağ, kara bıyıklı, beyaz çefyeli, cigarası kaba, ruhu ince ve dilşad insanlar yurdu. İlkbaharda koyunlarının sütünden kenger akan, çeltik tarlalarında beriwanları umut kokan… Her söylediği cemaate uymalı büyüklerinin doğru veya yanlış.... İsmet Özel’ce; ne derler diye hep bağıran, kahrolası bir putu barındırsın … Karacadağ, kendisine tevdi edilen bu mirası, kanatlarında Kafdağı’na taşımalı. Evet, taşımalı ki sönmemiş volkanik bir kültür olduğunu haykırsın yeniden tüm cihana…

Ahmet Arif’ce; savrulsun karacadağ, savrulsun zozan…

Giyinişleri, konuşmaları, sigaraları, arabaları, evlenmeleri, çocuk sayıları… Hep “ne diyecekler” içindir. “ne derler?” …“Ne diyecekler?” Onur ve mücadele…

Ve meramlar anlatılır:

-“Hocam bizim amcaoğlu bir kız kaçırmış! Yardımcı olmamız lazım. İlgi alanım değil amma, ilgiyle dinliyorum. Bizimkiler, bilirsiniz çöp işiyle uğraşıyor istanbul’da. Orda çalışırken bir kızla tanışmış amcaoğlu. Ve köye kaçmışlar. Ailesi şikâyetçi ve kızın yaşı tutmuyor.”

-“Allah için bize bir akıl ver.”

-“Önce Allah rızası var mı yok mu ona bakacağız” Bana amcasının oğlunun hikâyesini anlatıyor: Karacadağ’da köhne bir evde, fakir oğlu fakir bir köyde mutluluğu arıyormuş. Evli ve bir düzine çocuğu varmış. Bunların karnını doyuramadığı için gurbet ele varmış. İyi kötü çocuklarına nafakalık bir şeyler yolluyormuş İstanbul’dan. Ve fırsatını buldu mu yılda bir kez köye gelirmiş. Dolayısıyla boş yok. Her yıl bir nüfus artışı devam ediyormuş. Çocuklar köyde, baba büyükşehirde. İyi kötü ailecilik oynuyorlarmış işte… Bir Pazar kolaçanında tanışmışlar Zeynep’le Ahmet. Zeynep, henüz 16 yaşında. Ailenin son çocuğu. Karacadağ’la ortak kaderleri varmış memleketlerinin. Sibirya soğuklarının yaşandığı Doğu illerinden birinden yeni bir hayat için toptan taşınmışlar İstanbul’a. Çocuklar okutulmuş. Kimisi lisans, kimisi ilkokul. Zeynep beşinci sınıftan terk.

Ailenin küçükleri en sevgilisi olur ailenin hep. Aile dindar bir aile. Kızın zekasını görünce, bir yatılı kuran kursuna vermişler, hafızlık için. Okumuş hafız olmuş. Dedim ya, hafta sonu tatilinde bir Pazar alışverişinde tanışmış Ahmet’le. Derken aşık olmuş. Herşey rağmen Karacadağlı Ahmet’ten vazgeçememiş.

Ahmet ısrarla her sözün başında, “vallahi ben evli olduğumu söyledim ha!” Demeyi ihmal etmiyor. Doğallığı ve mutlu olmasını bilmesi takdire şayan...

Oturup konuşmuşlar. Allahın emri peygamberin kavliyle, kaçmaya karar vermişler. Ahmet çöp arabasını, Zeynep’te hafızlık eğitimini geride bırakıp bir gündüz aydınlığında elveda demişler istanbul’a.

Tabiî ki sıkıntılar ve şikayetler peşlerini bırakmamış ve halen devam ediyor. Ben kısa keseyim. Metropol hayatına elveda diyen bu aşıkların, şimdi İslami bir kimlik vurgusunun öne çıktığı minik bir kerimeleri var.

* Üniversiteden çok kıymetli bir hocam anlattı:

Nazif Hoca üniversitede bir ilahiyat profesörü. Eşi eğitimli lakin kamu kurumunda çalışmıyor. Kendini çocuklarına ve eşine yardıma adamış. Doktora, dil ve bilgisayar işlerinde eşinin gönüllü asistanı. Gel zaman, git zaman, tamam orda kal zaman!

Çocuklar büyümüş, her biri ayrı bir şehrin yolunu tutmuş. Evde yalnız ikisi kalmış. Hoca prof olunca dersleri daha da artmış. Her şeyi akademik kariyer… Konferanslar, dersler bilimsel çalışmalar…Yenge hanımda kendini dini sohbetlere adamış. Apartmanın tüm çocuklarına kuran öğretmiş. Ailelere danışmalık yapıyormuş. Fakat karı koca nerdeyse birbirini görmüyorlarmış. Sabah şoförü Nazif Hocayı alıyor, akşam bırakıyormuş.

Günlerden bir gün, hoca derse gireceği sırada önemli bir ders notunun olmadığını hatırlamış. Şoföre ulaşamamış. Atlamış başka bir arabaya evin yolunu tutmuş. Kapıda her zamanki taksicisiyle karşılaşmış. Şaşırmış!

Çekmiş silahını taksiciyi vurmuş. Eşi komşulara kaçmış. Onu vuramamış. Tutuklanmış Nazif Hoca. Kayınpederi olayı duymuş, kızını alıp gitmiş.

Babası kızına demiş:

- Kızım bu yaşta ayıp olmadı mı? Nazif gibi bir hocaya ve senin gibi birine.

Kızı tek kelime etmiş:

-Bana bir gün olsun, seni seviyorum demedi! Ama onun şoförü ise her zaman en güzel sözleriyle karşıladı beni. Yalan olduğunu biliyordum ama yine de inanmak istiyordum. O gün sabaha yakın babasının evinde banyoda asılı bulmuşlar kadını…

Nazif Hoca bu olayı, cezaevinde görevli bir psikolog arkadaşa anlatmış.

* Samed Hoca, bir öğrenci yurdunda hafız yetiştiriyor. Sohbet ediyoruz.

-Hocam nasıl gidiyor çalışmalar?

-Çok iyileri ve ihlaslıları var. Lakin öyleleri var ki aileleri olmazsa bir gün dahi burada durmazlar. En ufak bir serbestlikte kaçıyorlar. Ya bilardo salonlarına ya da internet cafelerde gayri İslami işlerle uğraşıyorlar. Nerde hata yapıyoruz anlamıyorum? Bu tür vakalar artık sıradan bir iş. Birçok kıymetli okuyucum, bir camiayı karalamak, akılları bulandırmak için bu yazıyı klavyeye aldığımı düşünebilir. Rivayet olunur ki; Lokman Hekim’e sordular: Bu güzel ahlakı nasıl elde ettin? O büyük zat demiş ki; kötü huylulardan. Her huysuzluğun karşısında doğru olanı yaptım demiş. Bizimkisini de bu kabilden saymanız temennisiyle… Anlattığım bu üç vakaada kimler suçlu sizce? Kanımca, iki farklı cevap çıkacak ortaya. Birincisi: E, zaten bu örümcek kafalılar hep böyle. Ne bekleyebilirdiniz ki?

İkincisi: Bu lokal bir olaydır. İslami bir yaşantı var amma, bunlar islamın teorik ve pratik kısmını bilmeden, İslami bir hayata zorlamışlar ailelerini…

Kelamını ve kalemini sevdiğim usta şair Muhammed İkbal derki: Kaçın Müslümanlardan, İslama sığının!

Ve yine usta İngiliz müzisyen Yusuf İslam, derki; şayet islamı tanımadan önce Müslümanları tanısaydım belki Müslüman olmazdım.

Sanırım bu iki cümle hastalığı tahlil etmede yeterli bir done.

Kendini bir davaya adamış birçok insanda bu sorun var. Başkasını irşad etmeye çalışırken kendi çocuklarını ve ailesini ihmal. Dünyayı aydınlatayım derken, kendi dünyasını karartma…

Hatırlarsanız, Mehmet Kutlular Hocamızın bir kerimesi, bir uyuşturucu şebekesinin ağında telef olmuştu.

Baskı ile hafız olmaya zorlanan, ergen psikolojisini bilmeden ve bataklıkların çekim merkezinden kurtulmanın çözümünü üretemeyen muallimler ve bir yıldırım hızıyla gelişen teknoloji çağındaki çocukları, iyi insan yetiştirmeyen bir metodla eğitmeye çalışmak telafisi imkansız bir netice veriyor işte.

İhmal ettiklerimize sarf etmediğimiz sevgi kokulu sözcükleri, cömertçe öğrencilerimize, komşularımıza ve arkadaşlarımıza sarf edebiliyoruz ne yazık ki. Yoklayın bir hafızanızı; en son ne zaman eşinize seni seviyorum dediniz. Oğlunuza-kızınıza en son ne zaman dersleri dışında hal-hatır sordunuz?

Bundan birkaç yıl önce psikolog bir anne ve psikiyatr bir babanın biricik kızı, annesini bıçaklayarak öldürmüştü. Bu aile, akademik olarak prof unvanına sahipti. Babası diyordu ki; “ben kızımı gayet bilimsel ve modern bir eğitime tabi tutarak yetiştirdim, olanları anlamıyorum.” Ki bu prof aileye sorunlu çocuklar ve aileler, terapi eğitimi için haftalar öncesinden randevular alarak ve büyük meblağlar ödeyerek terapi oluyorlardı.

İletişimin bu denli hızlı olduğu bir çağda kişilerin de gelişim yönünden hızlı olmaları tabiî ki kaçınılmaz.

Sanırım hepimiz gün içinde fark ediyoruzdur. Hepimiz erdemden bahseder, dünyanın gidişatının iyi olmadığını anlatırız.

Kuran bu minval üzerine şu ayeti beyan eder:

Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Bakara Suresi, 44)

Bu ayette asıl önemli olan, kişinin başkalarına hatırlattığı konulara kendisinin de dikkat etmesi ve onlara kendi tavırlarıyla ve ahlakıyla örnek olabilme vurgusudur. Çünkü kişi yapılan bir tavrın yanlış olduğunu biliyor ve bundan rahatsızlık duyuyorsa, bu durumda kendisi de bu yanlıştan kurtulmakla ve doğru olanı uygulamakla sorumludur. Aksi takdirde başkalarına yaptığı uyarılar dünyada da ahirette de kendi aleyhinde olacak bir tavır olarak karşısına çıkabilir. Bir hatayı, başkasını uyaracak kadar iyi teşhis edebilen bir kişinin, aynı hatayı kendi nefsinde ve ailesinde teşhis edememesi gibi bir durum mümkün değildir. Kişinin kendindeki hatayı görmezlikten gelmesi, pişkinlik ve samimiyetsizlik içinde olduğunu gösterir. Doğru konuşmayan birinin insanları doğruluğa; riyakar birinin insanları samimiyete, namaz kılmayan birinin insanları namaza davet etmesi büyük bir samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük örneğidir bence.

Ayetin sonunda, “yine de akıllanmayacak mısınız” şeklindeki uyarı taşı gediğine yerleştirip bize sükutu bu yazı için ise noktayı gerektirir.

Selam ve muhabbetle…


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
#
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık